Eski model arabanın motoru içine biriktirdiği çığlıkları gittiği yola kusuyordu. Sürücü koltuğundaki Ferid, bozuk yollarda direksiyon hakimiyetini korumaya çalışıyordu. Yanında beyaz gömleğiyle oturan Piruz oflayıp puflayıp sağ aynadan arabanın arkasından gelen egzoz dumanını görmeye çalışıyordu:
“Çıkan şu kirli dumana bakın. Ferid nereden buldun bu külüstürü, havayı leş etti!”
“Sen bu külüstüre ateşin başında dua et Piruz! O olmasa dağ tepe yürüyerek giderdin.”
Piruz tam cevap verecekken arkada elinde kırılmasından korktuğu şişesi ile onları dinleyen Efraim söze girdi:
“İsa aşkına ikiniz de bağırmayın artık! Piruz senin bu kutsal hava sevdan yüzünden Ferid bizi arabadan atacak ki atmazsa da biraz daha sallanırsak Mardin’den getirdiğim şaraplar kırılacak. Bugün çarşamba perhiz günü içemiyorum yarın da içemezsem kendime gelemem.”
Ferid, Efraim’e karşı çıkıyordu. Onu kendinden eden şey bu şarap idi, bunu hep söylüyordu. Defalarca anlatsa da bunu yaparken kalbini kırmamaya özen gösteriyor ve nezaketten ayrılmıyordu. Nihayetinde ruhların birliğine inanıyor ve dünyadaki tüm kalplerin aynı yaratıcıya bağlı olduğunu biliyordu.
Piruz içinden “İyi düşünce, iyi söz, iyi eylem.” diyerek kendini sakinleştiriyordu. Zira öfke kötüydü. Ferid ise gösterge panelindeki saate bakıp gülümsedi. Tam olarak on sekiz dakika geçmişti bu bozuk yola gireli. Bir dakika sonra bu bozuk yoldan ana yola çıkacağına inanıyordu. Çünkü Ferid’in inanışına göre on dokuz kutsaldı. Ve Tanrı onlara yardım edecekti:
“Merak etmeyin arkadaşlar, bir dakika sonra buradan kurtulacağız, ana yol girişini bulacağız. Tam tamına on dokuz dakika olacak.”
Piruz, Ferid’in bu kutsal gördüğü sayılara göz devirmemek için kendisi zor tuttu:
“Bu yol nasıl ana yola çıksın Ferid? Kalmışız dağın başında kurt çakalla top oynuyor, biri içemeyeceği şarabın derdinde diğeri yolumuzu kaybetmişken on dokuz dakikalık kehanet uyduruyor. Artık havayı daha fazla kirletmek istemiyorum.”
Efraim kucağındaki şişeleri daha sıkı tutarak başını öne doğru uzattı:
“Kurt, çakal mı? Piruz ağzından yel alsın. Ferid umarım şu kehanetin tutar da yola bir an önce çıkarız. Şaraplar bir yana artık içim dışıma çıktı.”
Ferid tam söze girecekken araba büyük bir sarsıntıyla durdu. Tam da on dokuzuncu saniyenin ortalarında. Külüstür, Ferid'in umut ettiği ana yola çıkmak yerine ıssızsız dağ düzlüğünün tam ortasında stop etti. Etrafı sağır edici, muazzam bir sessizlik kapladı. Üçü de ağzını açmadı.
Bir müddet arabada bekledikten sonra gökyüzünün kızıllaştığını fark ettiklerinde üçü de ibadet vakitlerinin geldiklerini anlamıştı.
Piruz arabadan ilk inen oldu. Gömleğini düzeltip yüzünü batmaya yakın olan güneşe doğru döndü. Ellerini açıp Tanrı’ya yalvarmaya başladı. Duasına her zaman yaptığı gibi bu iki arkadaşını da eklemişti. “... Ey yüce aydınlık, Ferid’i kutsal saydığı on dokuzdan kurtar. Efraim’i insanın dünyaya günahkar doğduğu fikrinden arındır. Onlara senin her ruhu temiz ve masum yarattığını hissettir. Onlar doğruyu bilmiyor, onları doğru yola ilet…” diye dua etti.
Ferid arabadan indi. Yönünü güneye, Akka’ya, çevirdi. Gözlerini kapattı. Yalvarmaya başladı. “... Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Yüce Tanrım, Efraim’i o bilincini bulandıran şarabın esaretinden kurtar, Piruz’u cesetleri akbabalara yem ettikleri Sessizlik Kuleleri'nden ve ateşi kutsama inanışından kurtar. Onlar doğruyu bilmiyor, onları doğru yola ilet...”
Arabanın arka kapısından kucağında şişeleriyle usulca süzülen Efraim ise düzlüğün ortasında durup gökyüzündeki kızıllığa baktı. Şişeleri çimenlerin üzerine bıraktı, derin bir nefes alıp göğsündeki haçı çıkardı. Gözlerini yumup bildiği en eski Aramice duaları mırıldanırken, aklı yine yanındaki iki dosta kaydı: "İsa Mesih, sen Ferid'in 'ruhlar birliği' safsatasından vazgeçip kiliseye dönmesini sağla. Kendisini Mesih ilan eden sahte rehberlerin peşinden gitmeyi bıraksın. İsa'nın tüm insanlığı kurtaran o eşsiz fedakarlığını görsün. Piruz'un da o her akşam güneşe bakıp yaptığı duaları bırakıp senin nurunla nurlanmasına izin ver. Onlar doğruyu bilmiyorlar, sen onları doğru yola ilet…”
Bu uçsuz bucaksız dağ başında üç farklı inancın temsilcisi yan yana durmuş kendi lisanlarınca "Tanrı bunlara akıl fikir versin, doğru yolu göstersin," diye birbirinin arkasından gizli gizli dualar ediyordu. Ama gelgelelim, üçünün de dualarında bahsettiği doğru yol şimdilik onları bu dağ başındaki kimsesiz düzlüğün tam ortasında, birbirine muhtaç ve yan yana bırakmıştı.
İbadetlerini bitirdiklerinde sessiz yoldan gelen tekerlek sesleri üçünün de aynı yöne dönmesine sebep oldu. Yanlarına yaklaşan arabanın farı tam gözlerine vurduğu için hafiften yüzlerini başka tarafa çevirmişlerdi. Gözleri ışığa alışınca arabanın askeri bir araç olduğunu anladılar. Arabadan inen asker yüzlerine şüpheyle bakıp sordu:
“Hayırdır beyler, bu saatte dağ başında ne yapıyorsunuz?”
Ferid yolda kaldıklarını anlatınca asker hafifçe güldü:
“Yolu fena şaşırmışsınız. Burası eski devriye yolu. Ana yol tam aksi istikamette kalıyor. Beş dakika daha gitseniz uçuruma çıkardınız, iyi ki burada durmuşsunuz.”
Üç arkadaş birbirine bakıp Ferid’in omzuna kollarını atıp kendi aralarında hem Ferid’in on dokuz saniye kehanetine güldüler hem de kurtuluşlarına sevindiler.