Gece Yarısı Çorbası

Melek Öztürk

Mutfaktaki ocağın mavi alevi, tezgahın üzerindeki eski pirinç şamdanın gölgesini duvara upuzun düşürüyordu. Reyhan, karanlık köşeleri sevmezdi; ev dediğin aydınlık olmalıydı, tek bir gölge bile kalmayana dek. Çorbanın kaynamasını beklerken parmaklarıyla masanın üzerindeki mum lekelerini kazıdı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu gece dürüst davranamayacak kadar yorgundu ama yalan söylemek de onun harcı değildi. "Sadece susacağım," diye mırıldandı alevin çıtırtısına bakarak.

Kapı anahtarının kilitte dönme sesi duyulduğunda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Barış girdi içeri, arkasından da Aram. Barış’ın montundan taze toprak ve ıslak yaprak kokusu yayıldı mutfağa. Bahçedeki fidanları budamaktan geliyordu, elleri hala çamurluydu ama yüzünde o her zamanki, dünyayı iyileştirebileceğine inanan sakin tebessüm vardı. Dokuz kollu eski askılığa montunu asarken, "Yolda bir kedi bulduk," dedi, sesi yumuşacıktı. "Aram arka bahçedeki kulübeye battaniye serdi onun için. Herkese yer var bu dünyada, değil mi?"

Aram, Barış’ın arkasından mutfağa süzüldü. Ceketini çıkarmadı bile. Masanın kenarına, sanki oraya ait değilmiş ama gitmeye de kıyamıyormuş gibi eğreti oturdu. Boynundaki zincirin ucunda sallanan mavi taşlı gümüş kolye, lambanın ışığında parladı. Aram’ın parmakları hep gümüş tozu kokardı, o kadim atölyeden kalma bir alışkanlık.

Sabırlı adamdı; günlerce tek bir gümüş teli bükerek koca bir hayatı nakşedebilirdi o küçük yüzüklere. Ama bu gece gözlerinde o eski, Mezopotamya ovalarının hüznü vardı. "Bizim oradaki kilisenin bahçesindeki asmalar bu yıl erken kurumuş," dedi, sesi bin yıllık bir kederi taşır gibi derinden geliyordu. "Dedemin şarap yaptığı o eski sarnıç da su almıyor artık. Zaman her şeyi unutturuyor Reyhan."

Reyhan derin bir nefes alıp çorbayı ocaktan indirdi. Kepçeyi tencerenin kenarına vururken çıkan ses mutfaktaki o ağır havayı biraz dağıttı. Kaseleri masaya bırakırken Aram’ın yüzüne baktı uzun uzun.

"Zaman bir şeyi unutturmuyor," dedi, sesi düz ve yorgundu. "Sadece biz bakmayı bırakıyoruz. Ya da karanlıkta kalıyor, göremiyoruz." Masadaki mum lekelerinden birini tırnağıyla sertçe kazıdı. "Işığı açık tuttuğun sürece orada duruyor her şey. Kurusa da duruyor."

Barış, çamurlu ellerini birbirine sürterek masaya yaklaştı, sandalyeyi gıcırdatarak çekti. Reyhan’ın gerginliğini, Aram’ın o uzaklara dalan gözlerini fark etmişti. Ortamı yumuşatmak ister gibi ekmeğin ucundan büyük bir parça kopardı, ikiye bölüp birini Aram’ın kasesinin yanına koydu.

"Kurursa yeniden dikeriz asmayı," dedi ekmeği çiğnerken. "Toprak orada duruyor sonuçta. Bir yolunu bulur, yine yeşerir. Hem bak, bahçedeki kedi bile kendine bir yer buldu bir gecede."

Aram hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o eski sis dağılmadı. Gümüş kolyesini parmaklarının arasında sıkıştırıp bıraktı. Kaşığı çorbaya daldırırken, "Kolaydı öyle," diye mırıldandı kendi kendine.

Reyhan da oturdu masaya. Kimse konuşmadı bir daha. Mutfakta sadece dışarıdan gelen rüzgarın camı titretmesi ve kaşık sesleri kaldı. Üçü de kendi dünyasının eşiğinde duruyordu ama ocağın sıcaklığı ve çorbanın buğusu hepsinin yüzüne aynı şekilde vuruyordu.