Kâğıtsızlar

Acımın Bacası Tüttüğünde - Alime Büşra Hamzayev

Acımın Bacası Tüttüğünde

Alime Büşra Hamzayev

Henüz bir hafta oldu onu kaybedeli. Ellerimin arasından kaydı gitti. Toprağa nasıl teslim ettim onu, onun yüzüne en son nasıl dokundum? Boğazımdaki düğümleri çözen sevdiceğim boğazıma bir bir yeni düğümler koydu. Ellerim boşandı. Dizlerimin bağı koptu, o son nefesini verirken. Gözyaşlarım sicim sicim önce yanaklarımdan sonra göğsüme doğru âdeta kılcal damarlar gibi bütün vücuduma doğru işledi. İşlerken sanki tenimin içerisinden kaynar sular geçiyordu. Yanıyordum. Nefes aldıkça daralıyordum. Bedenim bana bir zindan olmuştu. Nasıl olacaktı bilmiyorum. Bu ruhumu bunaltan acıyı tarif bile edemiyordum. Kalbim öyle çarpıyordu ki çarpıntının gözlerimin titremesiyle birleştiğini hissediyordum. Bu beden ruhuma dar geliyordu sanki. Ben bu acıyı yaşamalımıydım? Bu acıyı herkes benim gibi mi hissediyordu? Ben neden idrak edemiyordum, neden her insan gibi kabullenip hayatıma kaldığım yerden devam edemiyordum?

İşte her şey böyle başladı. Kendimi yırttım göğsümü parçaladım ve sonunda yollarda buldum birbaşımı. Yürüdükçe yol aldıkça biraz olsun nefes alabiliyordum. Biraz olsun duruluyordum. İnsanlar bana nereye gittiğimi soruyorlardı. İlk başlarda cevap veremiyordum. Otobüs nereye, yol nereye, kervan nereye, ben oraya diyordum. Dağlar aştım, derelerden geçtim. Sıradan bir insanı ferahlatacak ne varsa beni boğuyordu. Dedim: ya ölmeliyim, ya öle öle yeniden dirilmeli. Mevlana’nın dediği şey de bu muydu? Hamdım, yandım, piştim. Yanmak buysa pişmek ne demekti? Bedeni unutup ruha mı ulaşmalıydım, bilmiyorum.

Kâh göçebe kervanlarla göçtüm kâh yalın ayak ayaklarımda taşların acısını hissederek süründüm. Yeri geldi trene bindim çuf çuf sesiyle çocukluğuma gittim. Yeri geldi otobüs camlarından hayatımın seyrini izledim. Yeri geldi otostopla kamyon şoförünün dertlerini dinledim. Dinledim, dinledim, dinledim de bir kendimi dinleyemedim. Ben gittikçe benden sıyrılacak, düğümlerim çözülecek sandım. Fakat ne biraz acım hafifledi ne düğümlerim çözüldü. Yolda gördüklerim, bana onu hatırlatan her şey acımı daha da harladı. Gel zaman git zaman İran’ın çöllerine vardım. Yezd şehrinin ortasında buldum kendimi. Ayaklarım sarı çöl kumlarının içinde alev alev yanıyordu. Takâtim kalmamıştı. Fakat yüzüme vuran ellerime dokunan çöl kumları etrafımda dans etmeye başladı sanki o an. Etrafımda süzülüyorlardı. Yüzüme vuran çöl rüzgarı sıcaklık değil biraz olsun dinginlik hissettirmişti. Biraz daha yürüdüm çölde. İleride upuzun iki kule gördüm. Etrafında şahinlerin fink attığı kargaların şahinlerden sıra kapmaya çalıştığı iki sessiz kule. Korku filmi gibiydi, gördüklerime anlam veremedim. Hatta öyle ki kendimi halüsinasyon görüyor sandım. Ayaklarımın hızlandığını hissettim. Fakat bu benim kontrolümde olmuyordu sanki. İlerledikçe bir köye geldiğimi fark ettim. Çöl sarısı tek katlı toprak evler vardı. İçlerinden geçtim, kimse beni görmüyordu sanki. Hepsini bir bir izledim. Vakit öğle vaktiydi ve sanki ibadete hazırlanıyorlardı. Bir yanda abdest alanlar vardı bir yanda kıyafetini düzeltenler. Bir yanda da sokaklarda koşturan çocuklar. Yaşam devam ediyordu burada. İlerledikçe uzakta bir aydınlık görüyordum. Yaklaştıkça bunun bir ateş olduğunu fark ettim. Sıcaklığı hissediliyordu. Fakat bu ateş bir evin içerisindeydi. Bu ev köyün tepesinde büyükçe durduğundan uzaktan da görünüyordu. Kapısı penceresi yoktu. Eve iyice yaklaştım kimsecikleri göremedim. Merakımdan kafamı içeri doğru uzattım. Uzaktan gördüğüm ateş tam karşımdaydı ve devasa görünüyordu. Derken sağ tarafımdan birinin geldiğini hissettim. “Korkma, kül etmez!” diye seslendi beyaz giysili adam. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Benim yabancı olduğumu anlamıştı. Bana diğer odayı göstererek otur dedi. Geçtim oturdum. Ne yaşadığıma dair bir fikrim yoktu. Beyaz giysisinin içinde sakalları göğsüne inen bu adamın gözleri, dışarıdaki çöl güneşinden daha parlak, ama bir o kadar da serindi. Adı Darius’muş. Bana, ne bir tas su uzattı ne de “Neyin var?” diye sordu. Sadece yüzümdeki, ellerimdeki o hırpalanmış, yanmış izleri süzdü. Bakışlarında acıma yoktu. Sanki asırlardır bu odada oturmuş, benim gibi binlerce yolcuyu beklemiş gibi bir aşinalık vardı. “Dışarıdaki kuleleri gördün,” dedi, sesi ocağın çıtırtısına karışırken. “Korktun. Ölümü, et yiyen kuşların kanatlarında görmek ürküttü seni.” Yutkundum. Boğazımdaki düğümler sızladı. “Onlar…” diyebildim sadece, gerisi gelmedi. Sevdiceğimin son nefesini verişi, ellerimin arasından kayıp gidişi yine gözlerimin önüne geldi. Göğsüm daraldı.

Darius, aramızda yanan o büyük ateşe baktı. “Biz,” dedi, “bedeni toprağa gömüp onu kirletmeyiz. Suya bırakıp onu bulandırmayız. Ateşe atıp lekelemeyiz. Bunlar kutsaldır, hayat verir. Beden gider, ruh kalır. Sen bir haftadır yollardasın ama arkanda bıraktığın o bedeni hâlâ zincirlerin gibi yanında taşıyorsun. Bu yüzden yanıyorsun.” Gözlerimden süzülen yaşlar bu sefer çölün sıcağında kuruyuverdi. “İçimdeki yangını söndüremiyorum,” dedim. “Nefes aldıkça boğuluyorum. Bu acı beni yok edecek. Herkes gibi hayatıma devam etmek istiyorum.” Darius hafifçe gülümsedi, yüzündeki çizgiler derinleşti. “Sana ilk girdiğinde ne dedim? Korkma, kül etmez. Ateş, karanlığı yok etmek için vardır. Senin içindeki bu büyük yangın, aslında ona duyduğun o devasa sevginin ışığı. Ama sen o ışığı alıp bir öfkeye, bir karanlığa dönüştürüyorsun. Kaderi suçluyor, hayata küsüyorsun. Karanlığa hizmet etme. Yalanın ve isyanın karanlığı ruhunu karartmasın. Sevdiğin o güzel ruhun yolunu aydınlatmak istiyorsan iyi düşünceleri besle içindeki bu ateşle. İyi sözler fısılda çöl rüzgarına. Ve iyi eylemlerle devam et yoluna.”

Ayağa kalktı, ocağın kenarından küçük, kilden yapılmış, içi boş küçük bir kap aldı. İçine ocaktaki ateşin küllerinden değil temiz, el değmemiş beyaz bir parça tütsü reçinesi koydu. Bana uzattı. “Bu yolculuk senin içindeki iyi ve kötünün savaşıdır,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Şimdi batıya git. Dağların ardında, taşların ve zeytinlerin kadim şarkısını söyleyen bir adam var. Adı Efrayim. O taşların sabrını bilir. Bu elindeki sönmüş gibi duran ama özünde kokuyu saklayan reçineyi ona götür. O sana bu acıyı ruhunun neresine yerleştirmen gerektiğini söyleyecektir.” Kili elime aldım. Darius'un odasından çıkarken, içimdeki o körüklenen yangın ilk defa biraz olsun dinmişti. Daha doğrusu yanmaya devam etse de beni o kadar yakmıyordu. Dairus, bilge miydi? Annem küçükken Hızır a.s.’dan bahsederdi. İnsanların dar zamanlarında ya da şaşaladıklarında onlara yol göstermek, zihinlerinde şimşek çakmak için ansızın karşılarına çıktığını söylerdi. Dairuz, Hızır aleyhisselam mıydı? Ben ne yaşamıştım? Bu elimde tuttuğum toprak kap da neydi?

Kapıdan usulca çıktım. Arkamdan o sönmeyen ateşin aydınlığını hissediyordum. Bir anda son kez Dairus’a bakmak istedim. Başımı çevirdiğimde Dairusu alevlerin arasında dua ederken gördüm ve “Urvanō paitidatå, ashaonām urvanō vahishtem ahūm khwāthravantem gāme.” diye bir şeyler okuduğunu duydum. O an çok etkilendim, gerçekten rüya gibiydi. Bembeyaz elbisesi göğsüne inen sakalları ve avuçlarını yukarıda birleştirerek alevlerin ışığında ettiği dua, belki başka bir dindi fakat aynı ilahi gücü hissediyordum.

Yezd’in o kuru, sarı labirentlerinden çıkıp batıya doğru günlerce yol aldım. Yol uzadıkça, Darius’un avucuma bıraktığı o küçük kil kap göğsümün üzerinde, kalbimin tam üstünde durdu. İlginçtir, o kap oradayken soluk alıp verişlerimdeki o keskin batma hissi azalmıştı. Acı oradaydı, biliyordum ama sanki vahşi bir hayvan olmaktan çıkmış benimle birlikte yürüyen sessiz bir gölgeye dönüşmüştü. Bütün anılarıma eşlik ediyordu. Yolları geçtikçe, görüklerimle sevdiceğimi anımsıyordum. Bu kez anımsadıkça yanmıyordum. Anımsadıkça mütebessim oluyordum. Sevdiceğimin bana okuduğu şiirler aklıma geliyordu. Sen benim gözlerimsin, ben senin kalbin. Biz aynı toprağın, aynı gökyüzünün çocuklarıyız; Ben senin sesinim, sen benim nefesimsin. Bunu gözlerime bakarak okurdu her gün iş dönüşü. Yanaklarımı avuçlarına alırdı. Gözleri titrerdi sevgiden hissederdim. Ben yorulsam hemen oturturdu beni. Ellerimden tutar sımsıkı, “sakın yorma kendini bu işler bu dünyaya ait hepsi geçer gider” derdi. Dışarıda geziyor olsak hızlıca tutardı belimden döndürürdü ellerini ellerimle uzatıp “Sana diyeceklerim söylemekle bitmez. Yıllardır görmediğim bir gökyüzü gibisin, bilsen ne kadar seviyorum seni.” derdi. Derdi de ben ne zaman ne yapacağını adım gibi bilirdim ta ki o güne kadar. O gün bir daha nefes alamayacağını nereden bilebilirdim.

Sonunda dağların yeşile, toprağın bereketli bir kahverengiye döndüğü, havası zeytin ve defne kokan o kadim şehre, Hatay’a vardım. Burası Yezd’e hiç benzemiyordu. Sokaklarında kilise çanlarının sesleri, ezan seslerine karışıyor, Asi Nehri şehrin ortasından usulca akıyordu. Ben kalabalığa karışmak istemedim. Ayaklarım beni yine şehrin yukarısına, dağın yamacındaki o dik, sarp kayalıkların arasına saklanmış eski bir taş manastıra doğru götürdü. Manastırın bahçesine girdiğimde, etrafı asırlık zeytin ağaçları sarmıştı. Bir köşede üzerinde kaba kumaştan yapılmış gri, sade bir hırka olan saçları sakalları birbirine karışmış bir adam oturuyordu. Önündeki masada zamanın yıprattığı, kenarları sararmış, ceylan derisi eski el yazması bir kitabı büyük bir dikkatle âdeta bir bebeği incitmekten korkar gibi davranarak onarıyordu. Yaklaştığımı duyunca başını kaldırdı. Gözlerinde Hatay’ın o asırlık taş duvarlarının sükuneti, yüzyılların yorgunluğu vardı. “Uzak sönmeyen bir ateşin kokusunu taşıyorsun,” dedi sesi çok derinden, tok bir fısıltı gibi gelerek. “Darius seni buralara kadar yormuş olmalı.” Elim kendiliğinden koynumdaki kil kaba gitti. Çıkarıp masanın üzerine o kadim kitabın yanına bıraktım. Efrayim kaba dokunmadı. Sadece bakışlarını kaba sabitledi, sonra bana döndü: “Gözlerindeki bu sis…” dedi, “birini toprakla örttüğünde kalır insanın yüzünde. Haklısın insan her şeye alışır da o son dokunuşun, o süzülen son nefesin ağırlığına alışamaz. Taş taş üstünde kalır da insanın kalbi kalbini kaybedince un ufak olur.”

Masadaki kapağı açtı, Darius'un koyduğu o beyaz, sert reçine parçasını parmaklarının arasına aldı. “Ama bak,” dedi manastırın taş duvarlarını göstererek. “Bu taşlar kaç deprem gördü, kaç ölüm, kaç yas gördü. Hepsi acıyı içine çekti, sustu ve yerinde durdu. Acıyı yok edemezsin yabancı. Acı, bu reçine gibidir. Serttir, canını yakar, baktıkça sana kaybını hatırlatır. Ama onu doğru yere yerleştirirsen…” Masanın hemen yanındaki küçük, pirinçten yapılmış zincirli bir buhurdanlığı aldı. İçine közlenmiş küçük bir kömür bıraktı ve Darius’un reçinesini o ateşin üzerine bıraktı. Saniyeler içinde manastırın o serin, taş odasını asırlık, hüzünlü ama insanı antik ruha boğan o tanıdık tütsü kokusu kapladı. “Onu yok etmeye çalışma,” dedi Efrayim gözlerime bakarak. “Onu ruhunun en kuytu köşesine kutsal bir emanet gibi yerleştir. Bırak acın orada tütsün. O tüttükçe sen sevdiğini nefesinle yaşatacaksın. Sabretmek, unutmak değildir. Sabretmek, acıyı bir duaya dönüştürmektir.”

Darius’un getirdiği reçine, közün üzerinde yavaş yavaş dumanlar salarken, Efrayim usulca ayağa kalktı. Yüzünü manastırın doğuya bakan dar penceresine güneşin ilk sızdığı o çatlağa doğru döndü. Sağ elinin üç parmağını birleştirip alnına, göğsüne ve omuzlarına götürdü ve bir anda o kaba gri hırkasının içinde bükülerek dizlerinin üzerine çöktü. Başını manastırın asırlık, soğuk taşına koydu. O odada saniyelerce çıt çıkmadı. Sadece buhurdanlığın zincir sesi… Ardından dudaklarından, daha önce hiç duymadığım ama tınısı içimdeki tüm telleri titreten, âdeta bir ağıt gibi yükselen o kelimeler döküldü: “Mshiho d-nohem meete, nehmeh l-onon…” Kelimeleri anlamıyordum. Dilini bilmiyordum. Ama o seste öyle bir hüzün öyle bir köklülük ve teslimiyet vardı ki Yezd’in çölünde canımı yakan o yangın Hatay’ın bu dağ manastırında Efrayim’in secdesinde bir nehir olup gözlerimden tekrar akmaya başladı. Anladım ki dünyanın neresine gidersem gideyim acının dili birdi. Efrayim bilmediğim bir dilde benim sevdiceğimin ruhu için taşlara yalvarıyordu.

Başımı manastırın o soğuk ve gri taşlarına doğru kaldırdım. Yaşlar yanaklarımdan bütün vücuduma doğru akıyordu. Kubbe gibi olan tavanın ortasını tütsünün dumanları doldurmuş, dumanların arasından güneş huzmeleri sızmıştı. Ellerimi kaldırdım başımdan yanlara doğru, dumanlar ellerime değiyor huzmeler parmaklarımın arasından geçiyordu sanki. “Allah’ım” dedim “içime ferahlık ver. Bana yol göster.” Aynı odada aynı tanrıya mı yalvarıyorduk? Tamamen farklı serzenişlerle. Farklı yollarla. Artık buradan da ayrılma vaktim gelmiştir. Manastırından ayrılırken cebimde ne bir kap vardı ne de somut bir emanet ama göğsümün içindeki o koca yangın, Hatay’ın asırlık taşlarında tüten o buhurla birlikte yatışmış, yerini dingin, sızılı ama ağırbaşlı bir kabullenişe bırakmıştı. Tamamen geçti diyemezdim geçer miydi onu da bilmiyorum fakat biraz dinmiş, teselli olmuştum. Ayaklarım beni bu defa güneye, deniz kokusunun havayı doldurduğu, dalgaların surlarını dövdüğü o kadim liman kentine, Yafa’ya getirdi. Buraya gelirken öyle zor anlar yaşadım ki… Sevdiceğimi anımsatacak anlar olduğunda göğsüm göğüs krizi geçiriyordu sanki. Yani aniden bir şey oluyor ve durduramıyordum. Heyecan gibiydi, ölüyorum sanmıştım ilk yaşadığımda ama bu ölmek değildi. Oturup zihnimi dindirdiğimde sakinleşiyordu. Ellerimi manastırdaki gibi öğe kaldırıp yalvarıyordum tanrıya. “Kalbimi ferahlat” diye. Sahiden de ferahlıyordum.

Yafa’nın sokakları Yezd’in ıssızlığına da Hatay’ın dağ sükunetine de benzemiyordu. Burası dünyanın yollarının kesiştiği bir deniz kapısıydı sanki. Rıhtımda her dilden şarkılar yükselirken martılar gökyüzünde ortak bir dilde çığlık atıyordu sanki. Ben limanın yukarısına denize nazır, yamaçtaki o büyük botanik bahçesine doğru yürüdüm. Bahçe dünyanın dört bir yanından getirilmiş, daha önce adını bile duymadığım rengarenk çiçeklerle doluydu. Kimi beyaz kimi sarı kimi kıpkırmızıydı ama hepsi aynı topraktan besleniyor aynı denizin esintisiyle sallanıyordu. Bahçenin en üst katında bembeyaz bir yapı vardı. Çok büyük değildi. Birbirinin aynısı fakat bir sürü kapısı vardı. Birinden içeri girerken kulağıma bir çok dilde bir şeyler çalındı. Şaşırdım. Etrafıma bakındım her grup farklı kitaplar okuyordu sanki, nağmeli bir şekilde. Biraz daha ilerlediğimde Efrayim’in duasını duydum, bu bir İncildi. Biraz daha ilerledim ve Kur’an okuduklarını duydum. Bir kapının yanında keten beyaz elbiseli uzun saçlı bir kadın gördüm, göz göze geldik. Benim şaşkınlığımı fark etmiş olmalı ki yüzünde dünyanın tüm sabahlarını barındıran aydınlık bir tebessümle bana doğru birkaç adım attı. Gözleri ardımda bıraktığım o hırçın dalgalardan daha derin ama bir o kadar da sakindi. Adı Bahiyyih’miş. “Şaşırma yolcu,” dedi, sesi kulağıma odalardan taşan o karmaşık ama ahenkli nağmelerin bir devamı gibi geldi. “Farklı dillerde, farklı kitaplarda okunan hepsi aynı kelamdır. Kulaklar kapıları ayırt eder ama kalpler tek bir sesi duyar.”

Yezd’deki o sönmeyen harlı ateşi, Hatay’ın o loş, tütsü kokulu taş manastırındaki secdeyi ve yolda göğsümün kriz geçirir gibi daraldığı o amansız anları anlattım ona. “Ben sevdiceğimi kaybettim.” dedim. “Onun yokluğuyla yollara düştüm. Her durakta başka bir inancın başka bir felsefenin koynunda buldum kendimi. Kafam darmadağın. Bu duyduklarım, bu gördüklerim nedir?” Bahiyyih, bahçedeki rengarenk çiçekleri ve ardından ufukta gökyüzüyle birleşen o uçsuz bucaksız Akdeniz’i işaret etti: “Yezd'de gördüğün o temiz ateş ruhunun arınmasıydı,” dedi yumuşakça. “Efrayim'in taşlara fısıldadığı o asırlık sadakat ise sabrındı. Şimdi buradasın, nehirlerin denize döküldüğü yerde. Bak şu bahçeye; sarı gül, kırmızı güle 'sen benden değilsin' diyor mu? Hepsi aynı topraktan beslenip aynı güneşe yüzünü dönüyor. İnsanlık da böyledir. Bizler tek bir ağacın dalları, tek bir denizin damlalarıyız. Sevdiceğin yok olmadı; o Darius’un temiz düşüncesinde, Efrayim’in yanan tütsüsünde ve bu odalarda yükselen ortak duaların içinde yaşıyor.”

Elimi usulca kalbimin üzerine koydum. Göğsümün o eski, canımı yakan daralması biraz sakinleşmişti. Bahiyyih gözlerini o bembeyaz yapının göğe uzanan kubbesine doğru çevirdi. Belli bir ibadet şekli yoktu. Duruşu, bakışı, insana dokunuşu ibadetin ta kendisiydi. Kendi içsel tefekküründen süzülen o evrensel duayı mırıldandı: “Allahumma ya mubahiya'l-kulub... Kalpleri birleştir, ruhları aydınlat. Bütün insanlığı tek bir aile kıl. Bırak acılar erisin, sevgi dünyayı sarsın. Bu dünyadan göçen o güzel ruhu da senin o sonsuz, sınırsız sevgi bahçende ağırla…”

Bahçeden esen deniz rüzgarı yüzümü yalayıp geçerken içimde bir düğümün daha çözüldüğünü hissettim. Anladım ki, acının da duanın da dili birdi. Yola göğsü parçalanmış bir enkaz olarak çıkmıştım. Yezd'in ateşiyle yıkanmış, Hatay'ın taşıyla doğrulmuş ve Yafa'nın bu evrensel bahçesinde tüm insanlıkla bütünleşmiştim. Sevdiceğimin anısı artık içimde beni boğan bir zindan değil tüm dünyayı sevmeme vesile olan kutsal bir emanet olmalıydı. Arkamı döndüm, surları döven dalgaların sesine karışan o çok dilli duaları heybeme koyarak kendime dönmek üzere ilk adımımı attım. Yalın ayak yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. İnsanlar çarpıyordu yürürken hissetmiyordum. Bir o yana bir bu yana savruluyordum. Hayal meyal görüyordum, siyah giyimli fötr şapkalı lüleli insanlar, başında takkeli amcalar, tesettürlü kızlar… İnsan sellerinden geçiyordum. Derken bir yere vardım. O kadar bitkindim ki bir zeytin ağacının altında taş zemine kıvrıldım ve oracıkta uyuyakaldım.

Gözlerimi açtığımda Yafa'nın o gürültülü insan seli yoktu. Üzerinde uyuduğum taş zemin alabildiğine genişlemiş gökyüzü daha önce hiç görmediğim kadar parlak, lacivert ve yıldızlarla bezeli bir kadifeye dönüşmüştü. Havada ne çölün sıcağı ne dağın sisi vardı. Sadece tarifi imkânsız, insanı tüy gibi hafifleten bir gül kokusu yayılıyordu. Başımı kaldırdığımda az önce gölgesine sığındığım zeytin ağacının devasa bir nurdan gövdeye dönüştüğünü gördüm. Oracıkta gökyüzüne açılan kapıları olan nurdan bir merdiven duruyordu. Merdivene doğru yürüdüm. Adımlarım taşlara değmiyordu sanki, uçuyor gibiydim. Merdivenlerin ilk basamağında yüzünü tam olarak seçemediğim ama bakışındaki o sonsuz şefkati iliklerime kadar hissettiğim biri duruyordu. Üzerinde buluttan daha beyaz bir hırka vardı. Bana doğru baktı. Gözlerindeki o bakış yollarda parçalanan göğsümü tek bir anda iyileştirecek kadar derin ve merhametliydi. Sesini duymadım, ama kalbimin tam ortasında o en zarif, en şifalı fısıltı yankılandı: “Hüzünlenme ey yolcu," diyordu o ses. "İçindeki yangını da taşlara döktüğün gözyaşlarını da o kalbini sıkıştıran krizleri de gören biri var. Sen bu dünyada gurbettesin. Ölüm bir ayrılık değil asıl yurda, en sevgiliye doğru atılan sessiz bir adımdır.” O anda kapılardan biri aralandı ve sevdiceğimi gördüm orada. Elleri, ayakları sapsağlam ve yüzü tertemizdi. Yüzünde sıcacık tebessümüyle bana el salladı. Tam elimi o beyaz yelekli adama uzattığım an irkildim. Gözlerimi açtığımda güneş doğmuş, gözlerime vurmuştu bile. Başımı çevirdiğimde karşımda o muhteşem altın rengi kubbenin parıldıyordu. Ezan sesi yankılanıyor, insanlar namaz için koşuşturuyorlardı. Başımı kaldırdım bir el uzandı, hiç tanımadığım biri tebessümle beni camiye davet etti. Onunla gidip abdest aldım. Örtündüm ve cemaatle namaza durdum.