Yakupswagen Ya Da Kayıp Cennet

Yakup Karahan

Allah gecinden versin emrihak vâki olduğunda, ruhsatı ilahiyle cennete girebilirsem bir oyuncak âleminde yaşamak isterim. Sırat köprüsünden kaydırak gibi kayayım. Köşkümü legolarla ben inşa edeyim. Sütten ırmaklardansa, önümde bat-çıklı, üst geçitli raylarda tükenmez pilli trenler revan olsun. Huri ve gılmanları su tabancasıyla ıslatayım. Hatta Faruk’la Selim de orada olsunlar, uzaktan kumandalı arabalarımızı kapıştıralım. Ne bileyim bütün cehennem ahalisinin tasolarını üteyim. Firdevs bağındaki tarhları bisikletimle turlayayım. Yaşını başını almış bir adam olarak kendi cennetimi böyle tasavvur etmemde bi mahzur var mı? Bir oyun ve eğlence diyarı tabir edilen dünyada oyuncaksız geçen çocukluğumu cennette ikmal etmek istiyorum belki.

Soranlara çamurdan fırın, ev, kamyon yaparak avunduğum çocukluğumu ya da ahirette nimet olarak oyuncak istediğimi anlatmadım elbette. İnsanlar akülü rencıra binen bir adamın oyuncaksız büyümesiyle de oyuncağa sahip olmak için ahirete irtihalini beklemesiyle de alakadar olmazlardı.

“Oğlum sahibindende Kılio aramıyor muydun? Bu nereden çıktı?” dedi Pideci Çakır.

Kılio’yla kendimi yolun, seyrüseferin bi parçası, akülü arabamla direksiyonumun efendisi saydığımı söylemedim Çakır Ustaya. Fırının sıcağı önünde merdaneyle hamur açarken çok sinirli ve ağzı bozuk biri oluyordu.

“Faruk’a selam söyle abi,” dedim. “Ne zaman gelecek seferden belli mi?” Maksadım araya ustanın evlat hasretini sokuşturup, meselenin seyrini idare etmekti. Faruk, Çakır Usta”nın biricik evladıydı, hava yollarında kıdemli ikinci pilottu ve çocukken, cennete dair hayallerimde bana ufuk kazandıran, ilham veren bir oyuncak envanterine sahipti.

Usta’nın sunturlu cevabından anladığım kadarıyla içindeki hasret duygusu hatır bilmezliğe karşı öfkeye tebdil olunmuştu. Faruk bir yıldan fazladır baba ocağına uğramıyordu çünkü. Helikopter şovunu saymazsak tabi: İşlerinin yoğun olduğu bir zaman, kullandığı helikopterle yolu memlekete düşmüştü. Mahalle semalarında, uzun çamları yere eğen alçak irtifalı bir tur atmak suretiyle selam çakarak yoluna devam etmişti.

Reklamcı Orhan’a ısmarladığım “yakupswagen” yazılı folyoları teslim alırken üç beş çocuk arabanın etrafını aldı.

“Abi nolur bi tur binelim, izin ver.”

“Şunları yapıştırayım, bakarız.”

Ufaklıklardan biri, dayımın kiracısının oğlu, tok gözlerle arabayı süzüyordu keçeli ragleyle çıkartmanın üstünden geçerken. Her pazar babasıyla birlikte otomobillerini yıkayıp sildikten sonra baba kucağında direksiyon sallıyordu bu velet.

“Sıra sende hadi,” dediğimde istifini bozmadı. Hadi ben neysem de maaşımın üstüne yarı maaş kadar da borcuna girdiğim arabama öyle müstehziyane bakışı…

Loş atölyedeki büyük makinelerin arasında zor bela seçilen Orhan abiye seslendim.

“Abi bir de arkaya ‘baba parası değil alın teri’ yazabilir miyiz?”

Siparişimin ölçüsünü mü beğenmedi, manasını mı ters kavradı, yoksa ters gününde miydi bilmem, yepyeni küfürlerin yakasını açıverdi. Oğlu Selim de böyle ağız dolusu söverdi Orhan abinin. Bir de zorbaydı. Çamurdan mamul, haliyle tekerleksiz arabalarımı ezer, sürekli yere düşen uçurtmalarımı yırtardı. Onun da diyekast araba koleksiyonu vardı ve şimdilerde Tayvan’da ya da Tayland’da aşçı olarak çalışıyordu.

Orhan abiye folyolar için teşekkür ettikten sonra arabayı evin bahçesine çektim. Bir iki palet daha bulup garajını tamamlayana kadar ceviz ağacının izbe gölgesinde durmaya devam edecekti mecbur. Masraftan kısmak için kahveye çıkmıyordum artık akşamları. Tasarruf için Dürümcü Musti’ye de akşam servisine bir müddet ara verelim dedim. Karınca kararınca nevaleyi evde düzmek daha makuldü. Sabahtan yarım ekmek kalmıştı, iki tane yumurta kırdım, üstüne bir tutam isot ektim, yumurtayı ekmeğin arasına serdikten sonra yarım da domates dilimledim. Açlığın geleceğe yönelik terbiyeyle ilişkisi malum ama doymanın insanı bugünde tuttuğu bir gerçek. Divanın altından körüklü kartonları çektim. Konteyner planlarını da kestikten sonra şilebimi birleştirmeye başlayacaktım. Maket bıçağını evvelsi geceden çektiğim çizgilerin üzerinden geçirmeye başladım.

Renklendirme için bi çare bulmalı. Dikkat eeett. İdim. El işi kâğıtları eğreti duruyor. Uçak sesi yakın geliyor. Planör sanki bu. Tam da aklımdan planör yapmak geçiyordu iyi mi. Kartonla kavis çatmayı kotarsak neler neler çıkaracağız da. İşte. Bu alamet bizim dama mı konuyor? Pencere maviliği görse temaşa ederdik makineyi. Bi karış gökte sinek bile uçamaz gönlünce.

Ses uzaklaşıp yitmedi, gürültüsü evimin camlarını titretirken motoru durdu. Maket bıçağının ucu kartondaki yarıkta soluğumu tutup durdum. Zil çaldı. Kapıyı açtım ki kafasında deri kukuletasıyla Faruk, arkasında mahcup bakışlar atarak bekleyen Selim. Faruk selam vermeden önce küçümseyen bi hayretle elime sonra tekrar yüzüme baktı. Telaşla kalkıp kapıya koşarken maket bıçağı elimde açmıştım kapıyı. Aceleyle ucunu yuvasına çekip arka cebime koydum bıçağı.

“Hayrola? Hoş geldiniz?”

“Hoş bulduk,” dedi Faruk. “Hayır hayır merak etme.”

Kavanozda üç çay kaşığı kahvem ya var ya yoktu. Çayla da geçiştirilmezdi, dıştan gelmişti herifler. Ensemi kaşıya kaşıya mutfak dolaplarına, çekmecelere, sergene bakakaldım. Mutfağın sarı ampulü sönüp yandı. Buzdolabındaki leblebi tozu duruyorsa mesele hallolmuştu.

“İsterseniz, kahveye geçelim. Bir şeyler içip laflarız,” dedim. Salonda epey bekletmiştim misafirlerimi. Üstelik eli boş dönmüştüm mutfaktan.

“Kahvede biz bize oturamayız. Özellikle evde görmek istedik seni.”

“Buyrun o zaman, anlatın.”

“Bi iş fikrimiz var,” diye söze girdi Selim. Sesi kontrolsüz çıkmıştı. Yüzü bi kızarıp bi açıldı.

Birlikte bir retro oyuncak mağazası açmaya karar vermişlerdi: Vintage Toy. Sovyetler, Çekoslovakya, Osmanlı, Çin, Yugoslavya mamulü oyuncaklar getirip satacaklardı. Daha doğrusu onlar tedarik edecekti, ben mağaza sorumlusu olarak pazarlayacaktım. Mahiyeti bilinen fakat örneği olmayan yahut da ancak büyük meblağlara elde edilebilecek nadide tarihi parçalarsa birebir imal edilecekti.

Cebimdeki maket bıçağı popoma batmaya başlamıştı.

“Örneğinin resmini ya da tarifini bulun ben çıkartırım modelini yahu!” diye atıldım hevesle.

İkisi birden ayaklanıp “Hay yaşa!” diye karşıladılar heyecanımı. Ücret bahsini de onlar açtılar. Öğle yemeği dahil, sattığım parça başına yüzde beş, yapıp sattığım parça başına da yüzde on komisyonla anlaştık. Bana bu işin zevki yeterdi nihayet.

Gelgelelim kimi hevesler ahirete kalmak üzere doğuyor sanki. Faruk’un sürdüğü planör, içinde Selim’le beraber, küçükken top oynayan çocukları izlediğim arsadaki inşaatın üstüne düştü. Onların da hevesi kursaklarında kaldı tabi.