Yaz-a-yazmak

Saliha Çolak

İnsanın mutluluğunu bir eşyaya bağlaması ne kadar üzücü. Aslında yapabiliyor olduğum bir işi sahip olmadığım bir eşya ile daha mükemmel bir şekilde yapacağıma inandım. Bu da beni kapitalizmin kirli çarkını döndüren kölelerden ibaret kıldı. Karl Marx ile çok hararetli bir konuşma yapıyormuş gibi hissetsem de işin aslı kendimi eleştiremiyor olmamdan dolayı suçu düzene atmaktan ibaret. Çünkü dün kapitalizmin bir çarkını döndürüp gereksiz bir alışveriş yaptım.

Kendimi aklamaya çalışmıyorum elbet ancak aklımda gerçekten de böyle bir kalem almak yoktu. Nasıl bir kalem mi? Altın uçlu kalem. Her şey dergilere yolladığım öykümün sekizincide kabul almış olmasıyla başladı. Çok fazla kitap okuyan veya entelektüel seviyede bir okurun bilgisine sahip biri değilim ancak yazıyorum. Canına yandığımın dünyasında eline kalem alan herkes süslü cümle kurmayı bildiği için kendine yazar diyorsa ben de kendime yazar diyorum. Hatta bazıları var cümleleri öyle süslüyor ki şiir oluyor. Fakat insan her süsü beğenmediği gibi her şiiri de beğenmiyor.

Esasında ben kendi kendime yazarken sosyal medyada gördüğüm Kağıtsızlar Öykü Atölyesi’nin içerikleriyle bakış açım değişti. Atölyeyi biraz araştırdığımda yazarlarının muhteşem öyküler yazdığını, dergilere öyküler yolladığını fark ettim. Onlardan ne gibi bir farkım olabilirdi? Ben de yazıyordum. Dergiler benim öykümü de kabul etsinlerdi. Atölye üyelerini kıskandım. İşte böylece dergilere öykümü yollayıp yedi kez ret yedikten sonra bir dergi şans vermek niyetiyle öykümü yayınlamayı kabul etti. Doğrusu ben de henüz keşfedilmemiş bir mücevherdim.

Öykümün yayınlanmasını büyük bir heyecanla beklerken içimde kendimi büyütme yolculuğum da başlamıştı. Benim öykülerimi yayınlayacak bir sürü dergi bulacaktım. Fakat asla yayınlanmaya layık öyküler yazmam gerektiğini düşünmüyordum. Öykü dediğin yazılırdı, kolaydı. Hem üç gün içinde yazmadığında atılabileceğin bir atölyeye de bağlı değildin. İşin aceleye gelmezdi. Derken öykümü yayınlayan dergi adresime postalandı. Kargocu kapıda dergiyi elime tutuşturunca ayaklarımdan kanatların çıktığını ve beni havalara uçurduğunu hissettim. Kargocuyla olan sohbeti yarım yamalak hatırlıyordum çünkü odağım tamamıyla elime verilen dergideydi.

Kanepeye kurulup dergiyi bir güzel açtım ve sayfalarını özene bezene çevirdim. Kendi adımın ve öykümün olduğu sayfayı görünce heyecan ve gurur birbirine karıştı. Ardından dergiyi kapatıp kitaplığımdaki yüzde yirmisini okuduğum kitaplarımın arasına kaldırdım.

Kutlamalıydım. Yazar olmamın ilk işareti olan dergide yayınlanma işini abartmalı ve kendimi ödüllendirmeliydim. Dışarı çıkıp kendime kahve mi ısmarlasaydım yoksa bir hediyeyi haketmiş miydim? Düşündüm. Ben düşünürken telefonum çaldı. Beni oldukça önemli olan düşüncemden kim ediyor diye merakla telefona baktım. “Zeynep 3. Sınıf Psikoloji” beni arıyordu. Bu arama beni üzerinden beş yıl geçen üniversite yıllarıma götürdü. Zeynep’le üniversite yıllarında aynı yurt odasını paylaşmış birbirimize arkadaşlık etmiştik. Fakat üniversiteden sonra aramıza mesafe girmiş birbirimizi aramaya tenezzül etmemiştik ve sohbetimiz azalarak yok olmuştu. Bu uzun yıllar süren sessizliği bozup aramayı açmalı mıydım yoksa kesin bir işi mi düşmüştü bilemedim. Fakat insanlık ölmüş olabilirdi ama bendeki yaşıyordu. Telefonun yeşil butonunu kaydırmamla “Aloo” demem bir oldu.

Nasılsınlar, iyi misinler, görüşemedikler havada uçuştuktan sonra Zeynep’in evlenip yurtdışına çıktığını, kendine yeni bir düzen kurarken hiç aklına gelmediğimi kısacası geçen beş yılı anlatıverdi. Ardından benim neden aramadığımı sorunca beni aramadığı için ona gıcık olduğumu söyleyemedim de “hayat meşgalesi” diyiverdim. Zeynep’in aramasının başka bir amacı daha vardı. Kısa süreliğine ülkeye dönmüştü ve Yozgat’a yolu düşmüştü. Benim Yozgat’ta olduğumu bildiğinden müsaitsem bana gelecekti ve bir gün kalacaktı. Evimin ses duymamış duvarlarına baktım. Ne bir ailem ne de bir arkadaşım vardı. Sofraya bir akşam da olsa iki bardak koyacak olmak içimde bir yerleri kıpır kıpır edivermişti. Zeynep’e olan sitemkârlığımı bir kenara bırakıp beklenmedik misafirliğini kabul ettim.

İki saate kalmadan Zeynep geliverdi. Ben de alelacele biraz yemek ve tatlı hazırladım. Evde fazladan pişen yemek görmek beni bir hayli keyiflendiriyordu doğrusu.

Uzunca sohbetler ettik ve geçmişi yâdettik. Arada benimle sohbeti sürdürmemesinin sitemini etmeyi de ihmal etmiyordum. Zeynep’in Yozgat’a geliş amacı ise ülke çapında yapılan bir öykü yarışmasının birincisi olmaktı. Yozgat’ta ödül töreni düzenlenecek olan bu yarışmadan hiç haberimin olmaması biraz utandırmıştı. Zeynep’in ise kilometrelerce uzaklıktan ülkedeki yarışmada birinci olması kıskançlık damarlarımın hareketlenmesine neden olmuştu. Ancak Zeynep’e söylediğim şey ağız dolusu bir şekilde onunla gurur duyduğum oldu. Zeynep bana psikoloji ile yazarlığı iç içe geçiren eserlerini anlattı. Görüşmediğimiz beş yıl içinde üniversite yıllarında beraber gittiğimiz yazar söyleşilerinden etkilenmesi üzerine yazmaya merak salmasından ve bu merakının katıldığı yarışmalar nezdinde ödüllerle sonuçlanıyor olmasından bahsetti. Oysa ben o söyleşilerde yazarlarla çekildiğim fotoğrafları kendimi özel ve önemli bir kişi olarak lanse etmek amacıyla sosyal medyaya koymakla yetinmiştim. Zeynep her konuştuğunda o fark etmese de vaktim varken değerlendirmemiş olmak başımı öne eğdiriyordu. Nihayetinde Zeynep’le geçirdiğimiz bir gün ve beni ödül törenine davet etmesi üzerine katıldığım davet bana bir ders vermişti. Daha güzel bir başlangıç yapmalı ve vaktimi boşa geçirmeden isteklerim doğrultusunda adımlar atmalıydım. Bu düşünceler kafamdan geçerken Zeynep’i çoktan uğurlamış evimin yolunu tutmuştum.

Zeynep kendini çok güzel geliştirmişti keşke ben de geliştirseydim fakat Zeynep bi kere yurt dışında kim bilir ne kadar mutluydu, ne kadar zengindi. Parayla hem saadet hem kalem satın almıştı belli ki. Kalem… Ben dün kendimi ödüllendirecektim. Zeynep aramamış olsa çoktan yazarlığa attığım adımımı kutlamış olacaktım. Hem yeni bir başlangıç aramıyor muydum? İşte kendime bir fırsattı. Kendime çok özel bir kalem alarak içimde zaten var olan yazma hevesini kuvvetlendirmeli, kalemi de masamın baş köşesine kondurmalı ve her baktığımda ne kadar önemli bir yazar olduğum ya da henüz olayazdığım aklıma gelmeliydi.

Bu düşüncelerle alışveriş merkezine gittim. En lüks kitapçıları gezerken bana en layık olan kalemi arıyordum. Nihayet bir kitapçıda uç kısmı altın olan ve bordo deri ile kaplı bir tükenmez kalem buldum. Oldukça pahalı olan bu kalemi almak bütçemi biraz zorlayacaktı. Fakat o kalem olmadan Zeynep gibi yükselemeyeceğimi söyleyen bir ses içimde gitgide büyüyordu. İçimdeki ses sustuğunda kalem çoktan çantama girmiş ve ben evin yolunu tutmuştum.

Eve gelip masama altın uçlu kalemimi yerleştirdim ve elim telefonuma gitti. Zeynep’in iki dakika önce paylaştığı gönderisi sayfama düştü. Gönderide Zeynep’in elinde birincilik ödülü ve iyice eskimiş, baş kısmı çatlamış bir kalem vardı. Gönderinin altında ise şu cümle yazıyordu: Emektar kalemimle nice başarılara…

Altın uçlu kalemime baktım. Ben yazar olamamıştım sadece yaz-a-yazmıştım.