Ellerimde bir demet çiçek, ördüğüm bere ve mutlu, musmutlu, umut dolu bir yüzle yürüyorum. Ne çok sevdim, ne çok sevildim geçen yıllar içinde. Ne şanslı bir kadınım! Elimdeki bere onun için özel aldığım ipten, çiçekleri ise ben topladım. Ama yüz ifadem tamamen onun eseri. “Minnettarım,” demek istiyorum, “verdiğin, vermediğin her şey için minnettarım.” Buluşma vaktine az kaldı.
E. yürüyerek yaklaşırken gördüm onu, koşar adımlarla ona yaklaştım, çiçekleri verdim, bereyi ve yüzümdeki gülümsemeyi, sevinci, yaşama sevincini verdim ona. Kabul etti hemen, aldı yaşama sevincimi. Olsun dedim, benimki yeter ikimize de. Vakit verdim, onun çok vakti yokmuş. Olsun dedim, benimki yeter ikimize de. Sevgi verdim, ilgi verdim, enerjimden verdim. Bir şey almak istemedim, sadece vermek istedim. Verdikçe eksildim, eksildikçe yoruldum, yoruldu zihnim, bedenim, kıvrımları benliğimin. Olsun, o mutlu olsun.
Güzel bir gün geçirdik, yani bana sorarsanız güzeldi. Ama bir şeyler eksikti sanki. Bir tutam güleryüz, biraz da neşe, emek… Ama çok seviyorum ben onu. Benim sevgim yeter ikimize de. Olsun.
***
Telefon sesi. Salona koş. Telefonu aç. Alo. Alo? Benim, E., ben- ben devam edemeyeceğim. Neye? Hayır, demek istediğim, nasıl? Neden? Peki. Peki… Hoşçakal.
***
Kırgınım. Hâlâ içimde sevgi, arzu olsa bile çok kırgınım. Böyle gitmek zorunda mıydı? Kaldığı bir otelden ayrılır gibi? Çok özledim seni yazacağı geliyor insanın. Çok özledim. Bana yaptığın kahveyi, seninle sohbet etmeyi. Gözlerini, en çok onları. Neden her bir adam bir şeyler eksiltiyor içimden? Her konuşuşum, yazışım, dokunuşum, sevişim- deli gibi sevişim; hepsi bir şeyler alıp götürüyor benden. Eksildikçe mi buluyorum kendimi? Kemâlât. Bilmiyorum, çok zor hoşçakal demek. Hoşça kal. Bazen de aklında binbir fırtına koparken; kalbin, “Bensiz kalacaksan hoş kalma.” derken, dilinden sadece samimiyetsiz bir “hoşçakal”ın dökülmesi çok zor. Neden diye soracağı geliyor insanın. Neden ben sana ulaşmak istediğimde hep o yüksek, yıkılmaz duvarlarla karşılaştım? Neden ördün o duvarları aramıza? Olan oldu. Olsun bakalım, olsun.
***
Rutin hayatıma geri döndüm diyemem çünkü o rutini hiç terk etmedim. Ama elimden renklerim, gözümden yaşama sevincim alındı sanki. İşe gidiyorum, çocuklarla uğraşıyor, mutsuz bir öğretmen olarak ders anlatıyorum ve akşamları mutsuz bir ev kadını gibi eve geliyorum. Okuyorum. Sürekli okuyorum. Zihnimde mütemadiyen bir kurgu dönüyor. Yazmaya çalışıyorum. Zihnimden çıkarken bozuluyor sanki kurgunun yapısı. Denemeye devam ediyorum, kafayı yiyecek, delirecek gibi oluyorum. Olmuyor. bırakıyorum kalemi elimden, belki de benden olmayacaktır. Televizyonu açıyorum. Yarışma programı. Değiştir. Bir pembe dizi. Hayır, şu an kaldıramam. Değiştir, değiştir, değiştir… İzleyecek bir şey yok.Kapatıyorum ve kitaplığıma yöneliyorum. Korkuyu Beklerken kitabı çıkıyor karşıma, hemen yanında Vüs’at O. Bener’den Dost öyküsü duruyor. Ne hoş, hâlâ iki arkadaş yan yanalar, diye geçiriyorum içimden. Alıyorum elime Dost’u. Açıp birkaç sayfa okuyorum. Güzel geliyor. Kapatıyorum. Korkuyu Beklerken’i alıyorum elime. İlk öyküyü okumaya koyuluyorum rastgele.“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı.” Evet, işte bu. Devam etti. İşte, böyle yazmak istiyorum. Okudu ilk öyküyü. Etkisinden çıkması biraz zaman alacaktı.
***
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Güzel kızlar kendini eşeklere kaptırırken eşekler atların peşinden yuvarlanırmış. Köydeki güzelim kızlardan biri de kendini kapkara eşeğin birine kaptırınca köyde kızılca kıyamet kopmuş. Kızın anası demiş ki “Benim güzeller güzeli kızım bu eşeğe mi varacak?” Ağlamış da ağlamış. Babası ise hâlinden memnun, “Eşek de olsa parası var, kızımıza güzel bakar.” demiş. Kızın bir de seveni varmış köyde. Seven de demiş ki “Ben sevdiceğimi bir eşeğe kaptırmam, nerede görülmüş böyle şey?” Ama kızı eşek almış, uzak diyarlara taşınmışlar birlikte. Kız bu birlikteliğe sevgisini koymuş, ilgisini koymuş. 21 yaşını, emeğini, ekmeğini koymuş. Kız hababam koymuş, kız koydukça eşek de hababam almış masadan. Sonra bir gün eşek gelmiş ve demiş ki, “Bu kadar şeyi taşıyamıyorum artık. Hoşçakal.”
***
Madem bu kadar okuyorum, diye geçirdi içinden, bir okuma topluluğuna katılayım. Ne fikir ama! Fevkalade. İstanbul’da olmasının yardımıyla çok kolay bir şekilde, yaşadığı semtte bir okuma grubu buldu. Her ay bir kitap okuyup tartışacaklardı. Bu ayın kitabı ince bir kitap, toplantısı ise üç gün sonraydı. Üç gün hızlıca geçti, kitabı da -çoğunu son 1 saate bırakmak üzere- okudu ve gitti toplantıya.
Oturdular, tanıştılar, kaynaştılar. Kitaptan konuştular önce, sonra ordan burdan konuştula Hayattan, evden, işten, çoluktan çocuktan… Kumral, efendiden genç bir adam oturuyordu tam karşısında. Saygılıydı, dikkatli dinliyor, özenli sorular soruyordu. Toplantı bir şekilde sona erdi. Çıkışta bu genç adamla konuşarak yola koyuldular, aynı tarafa gideceklermiş. Yolun yarısında birlikteyiz yani, deyip gülümsedi muzipçe adam. Adı A. imiş. Evet, yarısında birlikteyiz yolun. Tamamında eşlik edebilmeyi çok isterdim. Ama bazen… Bazen bazı insanlar misafirdir hayatımızda. Misafir mi? Oysa ben, ben seni tanımak, belki bir kahve içmek istemiştim. Keşke… Üzgünüm. Elimde hiçbir şey kalmadı. Çok iyi yürekli birisin, her hâlinden belli. Ama sana verecek tek bir damla gözyaşım dahi kalmadı. Çok üzgünüm.
Sirkeci’de indi, artık yazacak cümlesi de kalmamıştı.