Yas Sistemleri Ve Fabrika Ayarı

Hacer Uyğur

Bu hayatta en çok, çocukluğumun geçtiği mahallede yaşamayı sevdim. Sabahları gözümü açar açmaz inmek için annemin başının etini yediğim, ancak hava kararınca -o da kavga kıyamet- eve döndüğüm, ilk dostlarımı ve ilk düşmanımı edindiğim mahallemiz. Orada olmak o kadar güzeldi ki evimizin içinde olan biten şeyler umrumda bile olmuyordu. Oysa evimiz kırık kalplerle doluydu. Annem hiç sahip olamadığı sevginin yasını tutardı, hissettiği yalnızlığı onu hırçın ve mutsuz bir kadın yapardı. O da kimseyi sevmezdi aslında. Zihni alamadığı sevgiyle o kadar doluydu ki veremediklerini görmesi mümkün değildi.

Babamsa kaybettiği fırsatların yasını tutardı. Başka bir hayat ihtimaline tutunarak bugüne söver dururdu. Uyanık olduğu tüm vakti çalışarak geçirse de istediği hayata ulaşamamıştı. Daha fazlasını istiyordu. Gözü hep yukarıdaydı. Belki yıllar önce arkadaşı beraber ticarete atılmayı teklif ettiğinde kabul etse her şey başka olurdu. Arkadaşı zengindi şimdi. Ama o çocukları olduğu için böyle bir risk alamamıştı. Şimdi de ucu ucuna geçinmek zorundaydı. Bu yüzden hep huysuz hep öfkeliydi. Onu geride bırakan bu aileye tahammülü yoktu. Eve çok girmesem de ilk gördüğüm ve repertuarıma en derinden işleyen yas tutma biçimleri bunlar oldu: yasın kurbanı olmak ve etrafındakileri -ve kendini- ona kurban etmek.

Benim ilk büyük yasım mahalleden taşınmamızla başladı. O çok sevdiğim sokakları, kendimi bildim bileli her şeyi beraber yaptığım arkadaşları, oynadığımız oyunları kaybetmiştim. Yetmezmiş gibi eski odam da gitmişti. Nasılsa büyüdüm diye kıyafetlerimin, oyuncaklarımın ve aksesuarlarımın bir kısmını taşınmadan önce ihtiyacı olanlara dağıtmışlardı. Bir anda geçmişim yok edilmişti sanki. Gittiğimiz yerde çok yalnız ve yabancı hissetmiştim. Şimdi ne yapacaktım? Hayatıma nasıl devam edecektim? Her şeyi baştan mı kurmam gerekiyordu yoksa?

O zaman gözlemlemeye başladım. Artık gün boyu dışarıda da değildim nasılsa, bana gözlem yapmak için bolca vakit kalmıştı. Evde olduğum için annemin nasıl yaşadığına baktım. Annem de komşularını, mutfağını, mahallesini kaybetmişti. O ne yapıyordu? Yeni evi düzenliyor, yeni insanlarla tanışıyor, eskileri yad edip hüzünlü hüzünlü gülümsüyordu. Başka? Eski komşularından öğrendiği yemekleri, tatlıları yapıyordu. Komşumuz Melahat teyzenin patatesli kekinin tadını her zaman tanırdım. Annem ilk defa yaptığında gözlerim kocaman açıldı. "Melahat teyze mi geldi?" diye sordum. Güldü. Gözlerinin içiyle güldü. "Nasıl gelsin kızım, tarifini yaptım. Tutturmuşum demek." dedi. İştahla kafamı sallayıp bir dilim daha istedim. Annemin gülümsemesi genişledi. ama gözlerine de bir bulut çöker gibi oldu. O zamanlar adını bilmiyordum ama içten içe ne olduğunu anlamaya başlamıştım. Yas tutuyordu annem. O günden sonra ben de yeni arkadaşlar edindim. Yeni arkadaşlarımla eski arkadaşlarımdan öğrendiğim oyunları oynadım. Yeni yatağıma eski battaniyeleri serdim. Böylece geride kalan insanların anılarıyla yaşamayı öğrendim.

Gün geldi oyunlarımı kaybettim. Ya arkadaşlarımı kaybedecektim ya oyunları. Kayıplarımı seçmeyi öğrendim. Arkadaşlarım tek tek oyunlarımıza burun kıvırıyordu. Oynamak yerine konuşmak, beraber birilerine hayran olup onları dinlemek-izlemek ve daha çok konuşmak istiyorlardı. Giydiğimiz kıyafetleri, güzelliğimizi, sınıftaki diğer kızları, okuldaki yakışıklı erkekleri, ünlülerin sevgililerini, bazen evde olup bitenleri... Ardı arkası kesilmeyen bir konuşma moduna girmiştik. Giderek benim de arzuladığım bir şeye dönüştü konuşmak. Aklım hala biraz oyunlardaydı. Ama sanki konuşmak onun yerine geçmeye başlamıştı. Barbielerimize oynattığımız rolleri artık biz oynuyorduk. Daha az kontrolde olsak da daha geniş bir dünyamız vardı. Her şeyi de biliyorduk. Belki merakımızı da biraz kaybetmiştik. Ama olsundu, kaybolan her şeyin bir ikamesi vardı. Yerine yeni şeyler koyarak yas tutmayı, yenilerde eskilerin parçalarını bulup o parçalara razı gelmeyi böyle öğrendim.

En zoru çocukluğun bitmesi oldu. Yıllardır bildiğim bir roldü bu. Küçüktüm sokaklarda koşup oynardım, sonra öğrenciydim, ergendim, gençtim. Dertsiz değildim ama derdim gelecekti. Yetişkin olunca - yetişkin olma vakti gelince bir anda her şey şimdiye gelmişti. En kötüsü de herkes bambaşka hayatlar yaşamaya başlamıştı. Sosyal medyada gördüğüm her arkadaşım yapamadıklarımı hatırlatıyordu sanki bana. Benim girişimlerimse başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Etrafımda destek olan kimse yoktu, şartlarım da diğerlerinden farklıydı. Yetişkin olmayı kabullenemiyordum. Becerebilsem kabullenebilir miydim? Bu soru zihnimi kemirmeye başladı. Böylece şimdiye kadar hayatımdaki değişimlerin yasını nasıl tuttuğuma dönüp baktım. İlk defa bu kadar yalnız kaldığımı fark ettim. Annem kadar yalnız, babam kadar öfkeliydim. Yıllardır başkalarının sistemlerini gözlemleyerek tuttuğum yaslarım vardı. Sadece gözlemlememeiştim. Sistemin bir parçası olmuştum. Şimdiyse en başa dönmüş, gördüğüm ilk yas sistemini hayata koymuştum. Fabrika ayarlarıma dönmüştüm