Tutan
Dedemin öğleden evvelki eşkâli: panduf terlikleriyle köşedeki berjere kurulmuş sabah gazetesi. Ömrübillah vaaz ettiği, titizlikle sürdürdüğü buumır konforculuğunun mabedinde siyah beyaz sloganlar devşiriyor. Kendisinin ve muhafaza etmekle mükellef olduğu ailesinin ideolojik tutumunu eyyamla barışık fikriyatla beslemesi başlıca vazifesi olagelmiş hep.
Mesanemdeki şişliği bastırmak için yumruklarımı göbeğimin altına gömüyorum. Sımsıkıyım.
Parlak kafası pembe havadislerin bulutundan sıyrılıyor, gazetesinin üstünden önce kırçıl kaşları, sonra çiğ bakışları beliriyor. Bu kez daha dik:
“Oğlum yürüsene tuvalete!”
Hançeresinden hırıltıyla kopan sesi salonda yankılanıyor. Denizlikte kayıntılanan güvercinler irkilerek havalanıyor.
Az önce bevletmem gerektiğine karar verdiğimde ve tuvalete doğru ayaklandığımda da aynı buyurgan tavsiyede bulunmuştu. Sanki ben defihacetimi idrak edemezmişim gibi bildiğin rol çalıyordu. Atlasın sayfasını çevirdim, sırtlarında mavi bidonlarla K2 kamplarına yürüyen şerpaların resmine eğildim. Göbek deliğim sızlamaya başlamıştı.
“Babası kılıklı!” diye söylendi tekrar yumulduğu gazetesinin arkasından. “İnat inat! Aynı rahmetli gibi inat! Laf anlamaz, söz bilmez.”
Babamın fıtratı hakkında serdettiği sözleri gazeteden okur gibi muntazam sürdürdü, ama elbette bunlar hafızasında soğumuş sitem cümleleriydi. Bir sabah gazetesinde babamın kimliği, icraatleri ve ölümüne dair verilen haberi okuduğundan beri de kendi içinde yankılanmakla kalmış cümlelerdi.
Tavizsiz diplomasi namına, banyodaki kapağı yün dantelle örtülü klozeti kullandım. Aklıma da bir fikir geldi. Akşam sofraya oturduğumuzda, “sağ elinle ye” dediğinde sağ bileğimi sol avcumla tutup ağzıma götürecektim. Böylelikle yemek müddetince daldan dala seyreden konuşması, babamdan tevarüs eden inadım etrafında şekillenecekti.
Yutan
Dua okurken, tespih çekerken dilinin ucunu dişlerine sürte sürte mırıldandığına göre nenem denildiği gibi ahraz değildi. Gerçi amcama göre nenem dilini yitirmiş değil, rahmetli oğlunun terekesiyle avunan, pencereye gelen kumrularla, güvercinlerle söyleşen bir yarı divane sayılırdı. Hakikaten kahvaltı sofrasından süpürdüğü kırıntıları denizliğe yayar yaymaz kanatlarını birbirine çarparak gelen kuşlarla yaren olmuştu. Gören, guruldayan kumrulara peltek fısıltılarla bir şeyler anlatıyor zannederdi.
Nenemin dilini yutmadığını asıl ardiyeye yaptığı rutin ziyaretlerde keşfetmiştim. Hapşurduğum için, dedemin hastalandığıma vehmedip beni evde bıraktığı bir gündü. Babamdan kalan sarı bareti, konçlu spor ayakkabıları, askıya geçirilmiş kargo pantolon ve kot yeleği, fotoğraf makinesini, tabakayı okşarken gerilmiş dudakları arasından tek kelime çıkıyordu: yavrum. Sanki tek bir kelimeden ibaret bir lisanla derdini, meramını, isyanını, duasını, selamını ve vedasını ifade etmekle yükümlü tutulmuştu. Göğsünden iniltiyle yükselen nefesi boğazında düğümleniyor, buruşan yüzü, bir anda dolan gözleri, acıyla çarpılan ağzı arasından aynı kelimeyi, peltek dilinin ucuyla koyuveriyordu: yavrum.
Ahlakım bozulmasın diye parkta, sokakta mahallenin çocuklarıyla oynamam pek hoş görülmüyordu. Halbuki bildiğim bütün küfürleri ve ayıp el hareketlerini dedemin kahvedeki, camideki arkadaşlarından kapmıştım. Dedem öğle ezanı okunurken elimden tutup mahalle camiine, namazı müteakip kahveye götürürdü beni. Paşa oraletimi yudumlarken dedem ve biraderlerinin tavla müsabakasını izlerdim. Kulağının içi beyaz kıllarla dolu arkadaşı Kopuk amca pulları kırmaya azmeder gibi vururdu tablaya. Dedem zarları avucunda sallayıp icap eden sayılara niyet ettiğinde parmaklarını tuhaf şekilde birbirine geçirip elini dedeme sallardı.
Bu saatler, yani evde yalnız olduğu saatler nenemin ardiyeyi ziyaret ettiği zamanlardı. Babamın defnedildiği gün geride kalan eşyalarını olduğu gibi saklamak istemiş. Lakin dedem kavgadan, ihtilaflardan, toplumun kenarında yaşamaktan olduğu kadar ölümden ve öleni hatırlatan eşyalardan da çekindiği için yanaşmamış nenemin bu dileğine. Eline geçen çoğu eşyayı, kıyafeti babamın devamlı alakadar olduğu Sismik Murat’a vermiş hayır olarak. Dedemin elinden kopardıklarıyla nenem evladının hatırası için bir ziyaretgâh kurmuş ardiyede.
Satan
Amcam büyük esnaftı. Babamın aksine erken yaşta ticaret yolunu tutmuştu. Parayla oynuyor ve nabzı çok çok iki saniyede bir atıyordu. Babamgilin, yani babam ve yol arkadaşlarının, işvereni zor durumda bırakan fikriyat ve faaliyetine oldum bittim düşmanlık beslemişti. Dedemin nenemin bir kez olsun sözüne itiraz etmemiş, her zaman orta yoldan, uzlaşmadan, barıştan, refahtan yana olmuştu. Onca büyüklerin bildiği yol, teslim olunacak, takip edilecek yoldu. Ancak piyasa gömlek değiştirdiğinde, yeni büyükler belirlenir, eski büyüklerin de onaylayacağı yeni usûl ve tertipler yol bulurdu.
İlk kitaplarımı da amcam alıp getirmişti. Okumamı canı gönülden destekliyor ve katkıda bulunmaktan geri durmuyordu. Fakat bir gün elimde uzay atlası, Büyük Ayıyı incelerken görünce işler biraz değişti. Bir amca olarak beni karşısına alıp konuşmanın sırası geldiğini düşünmüş olmalıydı.
“Bak,” diyordu ceketindeki mendili düzeltirken. “Okumak zarurettir, ama gerçeğe, hayata hizmet ettiği ölçüde. Sana bir şey kazandırmayacak boş bilgilerden sakın.”
Avcuna bir iki damla kolonya sıkıp ellerini ovuşturdu, avuç içini burnuna götürüp derince çekti kolonya kokusunu.
Elbette uzay da gerçekti, Büyük Ayı da. Fakat ben yaşta bir çocuğun zihnini galeyana getirecek, görünür dünyadan uzaklaştırıp hayal âlemine düçar edecek cinsten bilgilerdi bunlar. Kısa yoldan paraya tebdil edebilir miydim öğrendiklerimi? Hayır. E o zaman?
Amcama göre, piyasa, düzen, insan, gelenek, mevsim, dünya, hatta din, değişen şeyler arasında sabit belirleyici paraydı. Söylediklerinin aksi hayalkârlıktı ve sonu daima hüsrandı. Dili söylemeye varmıyordu ama -Allah korusun- babam gibi bir hayal uğruna kendini de geride bıraktıklarını da perişan etme ihtimali her zaman vardı. Amcam sanki babamdan ibret alarak bir hayat inşa etmişti. Ağabeyinin aziz hatırası için benim hayatı öğrenmeme ön ayak olmaya çalışıyor, beni sevenleri üzmemem için nasıl yaşamam gerektiğini öğretiyordu.
Çatan
Sismik Murat, bir deprem esnasında kafayı sıyırmadan önce de çadırda yatıp kalkıyormuş. Ademoğlunun en zaruri ihtiyaçlarından biri olan barınma meselesinin kira yoluyla kazanç kapısına dönüştürülmesine yönelik protest bir tavırmış bu. Bu yerli Kaddafi babamın en sıkı hempasıymış da vakti zamanında. Beraber fahiş kira zamlarına itiraz ederek az karşı karşıya gelmemişler mal sahipleriyle. Birkaç kez karakolda sabahlamışlar, kemersiz, ayakkabı bağcıksız. Karakolda yemedikleri dayağı da sırayla dedemden ve Sismik Murat’ın babası Kopuk amcadan yemişler. Hatta demelerine göre Murat’ın çadırda yatmasının sebebi politik tavırdan ziyade Kopuk amcanın geceden geceye sille tokat küfür kıyamet sokağa atmasıymış oğlunu.
Dedemle her önünden geçtiğimizde çadırını kurduğu parktaki bir banka eğreti oturmuş, kendi kendine hararetle bir şeyler anlatırken görürdük Sismik Murat’ı. İki elini hizalar, boydan boya paralel şeritler çizerdi havaya:
“Bi sıra kibrit. Bi sıra gazyağı. Bi sıra tulum. Bi sıra ceset torbası. Deprem olunca Değirmen Boğazı’na taşıncaz mahallecek. Bi sıra çadır, bi sıra mat, bi sıra ocak. Plan çizcem herkese. Herkes çadırda yatcak.”
Muhtemelen şamarlı terbiyesinden geçtiği dedemin yanında gördüğü için benim rahmetli ahretliğinin mahdumu olduğumu çıkarmıştı. Yıkım sonrası planlarını anlatırkenki heyecanıyla laf atmıştı bana:
“Emanetsin sen. Babandan emanet. Deden mülk sahibi. Sen emanetsin bize. Bi sıra çadır. Baban evlenince deden kiracıyı tahliye etti evden. Baban kolundan tuttu adamın, geri getirdi. Kira almadı, ev artık benim, kira yok, almıcam, dedi.”
Dedeme baktım. Dedem Sismik Murat’a hayıflanarak bakıyordu. Kopuk amcanın kendisine de torunlarına da yetecek varidata sahipken, oğlunun bu servete sahip çıkmak yerine üstüne vazifeymiş gibi kira derdine parmak sokması akıl işi miydi? Dedemin asıl hayıflandığı arkadaşının artık takip ve idareye güç yetiremediği gayrimenkulleriydi, ki o gün tavlayı koltuğunun altına verdikten sonra bu meseleyi Kopuk amcaya da açmıştı.
Nenemle Sismik Murat’ın parktaki çadırına gözleme götürdüğümüzde de aynı konu açıldı.
“Kopuk’un malı çok. Yarı mahalle onun. Mahallelinin yarısı kiracı. Kopuk’a mülk yetmiyor.”
Nenem her zamanki gibi ağzını açmadan, yaşları pıhtılaşmış gözlerini Sismik abinin durmadan oynayan çenesine dikmişti.
“Mal mülk yalandı hani? Mal sahibi yalancı. Malın Kopuk’a hayrı yok.” Gözlemesinden bir ısırık koparıp çekti, aralıksız konuşuyordu:
“Deprem olursa görürüm. Değirmen Boğazında toplancaz. Bu çocuk emanet. Kardeşimin çocuğu. Ona da çadır vercez. Zabıta istemiyor parkta çadır. Deprem olsa herkes çadırda kalcak.”
Yatan
Annemin ölmediğini lisedeyken öğrendim. Nenemin ruhunu teslim etmeden önce bana yaptığı son kıyaktı bu. Oğlunun ölümünün ardından ilk ve son kez yaşayan biriyle konuşmuş, annemin yaşadığı haberini vermişti bana.
Ardiyedeki çerçeveli düğün fotoğrafından ve öldüğünün söylenmesinden mülhem, hep bir melek olarak yad etmiştim onu. Babamın yanında bembeyaz abiyesiyle çağrıştırdığı masumiyet imajı ve ölümün sağladığı ulaşılmaz konumu bu imgeyi kaim kılmıştı.
Karine ile anladığıma göre Sismik Murat da annemin ölmediğinden haberdardı. Vasati kırk çöp kibrite gönlünü alıp konuşturdum:
“Deli oldu annen benim gibi. O da sarsıldı. Deli çıktı. Babası müsade etmedi babanla nikahına. Kızıla kız yok dedi. Kaçtılar. Ben şahittim. Çadırıma gelirlerdi ziyarete. Baban zabıtayı dövdü. Yumruk yumruk. Zabıta çadırı yıktı. Evinize gidin, dedi. Annene söylemedik babanın öldüğünü. Sen doğdun. Babanın kara haberi geldi annene. Annen aklını yedi. Babası seni bıraktı, kızını aldı, götürdü.”
Çomakla annemin babasının evine nasıl giderim, krokisini çizdi çimsiz toprağa.
“Burdan dön. Ama bir kere dön. Bak böyle değil.” Çomağını sallaya sallaya kendi etrafında bir tur attı. “Kapı yeşil ama paslı. Boyadılarsa bilmiyorum. Camları kireç boyalı, kapı paslı yeşil. Bakkal kapanmadıysa onun üstünde.”
Annemi bulduğumda sırtı mütemadiyen uzanmaktan çürümüş, obez bir melekti. Dedemin nezaretinde odasına girdiğimde ufak çığlıklar atarak yerinden doğrulmaya çalışmış, takatsiz düşerek geri yatağına bırakmıştı ağır vücudunu. Kafamı tutup kendine çekiyor, öpüyor, ellerimi avuçları arasına alıp kokluyor, yüzüne sürüyordu.
“Filistin’den mi geldin?” diye soruyordu devamlı. Arada, heyecandan durulduğu vakit gözü babasına ilişince yüzü soğuyor ve bakışları düşüyordu. Sonra aynı parlak bakışlarla beni süzüyordu.
“Filistin’e gitme sakın, e mi oğlum?”
kalan
Ben bu matem hayatına üçüncü ayında dahil olmuşum. Görünen o ki doğumum bizimkilerin üşüyen yüreklerini ısıtmaya yetmemiş. Memlekette türlü başkaldırıların içinde yer aldıktan sonra, yüklü eşini bırakıp Filistin’de savaşmaya giden babamın ölümü, yaşarken bıraktığı tesire sıkı bir düğüm atmış sadece. Yaşarken elinin değdiği herkese ve her şeye dokunmuş. Öldükten sonra da sanki ona rağmen devam etmiş hayat.
Ben gözümü açtığımı ilk hatırladığımda annesiz babasız bir çocuktum. Bir çocuk yas tutmaz. Bunun yerine, bakışlarında kaybettiğini ele veren bir gölgeyle yaşar. Yas kuşunun kanadıdır bu.