Okulun bahçesindeki ıhlamur ağacına ördekgillerden olduğu belli turuncu bir kuş konmuştu. İlk kez böyle bir kuş gören öğrenciler ağacın etrafında halka olmuşlar ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. İçlerinden biri “angut bu” dedi kendinden emin bir tavırla. “Hani şu eşi öldüğünde başkasını eş olarak kabul etmeyen, ölene kadar eşinin yasını tutan.” “Vayyy” diye kıkırdadı kızlar, “nasıl da sadıklar.” Angut olduğuna inanılınca izlediği bir belgeselin işe yaramasının haklı gururunu yaşadı kendinden emin çocuk. Daha bir özgüvenle “çok acayip, okulda ne işi var, hele ki ağaçta” diye söylendi.
Ders zilinin sesi duyulunca öğrenciler kuşu bırakıp ağır ağır sınıflarına yöneldiler. Kaç ders kaldı hesabı yapıp, sıralarına oturdular. Sınıf başkanına rağmen öğretmen gelmeden son muhabbetlerini de yaptılar. Bir sınıfta durum farklıydı bu sefer. Alışık olunmayan bir sessizlik hâkimdi. Nasıl davranmaları gerektiğini bilememenin verdiği tedirginlikle Asude Hoca’nın sınıfa girişini izlediler. Asude Hoca her zamanki gülümsemesi ve neşeli tavrıyla selam verdi, yerine oturdu. Beyaz eteğinin üzerine giydiği pembe gömleğiyle aynı ton bir şal takmıştı. Öğrencilerin dikkatli bakışları altında sınıf defterini doldurdu. Sınıfı canlandırmak adına “Eveeet, nerde kalmıştık?” diye sordu. Öğrenciler şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Kimisi çantasını açmaya koyuldu, kimisi kitap karıştırmaya. Asude Hoca sorusunu kendi cevaplayıp hızlı bir şekilde konuya girince sınıf da kendini topladı. Öğretmenlerinin neşesini bozmamak adına önceden hazırladıkları taziye cümlelerini bir kenara bırakıp derse katıldılar.
Öğrenciler kadar öğretmenler de şaşkındı bu duruma. Bir hafta önce ağlayarak çıktığı okul kapısından bugün tebessümle girmişti. Hem de eksi birle. Tüm okulun çok sevdiği, Asude Hoca’nın eşi Murat Hoca yoktu artık. Muratsız bir Asude’yi kimse düşünemiyordu, o yüzden rapor alır seneyi kapatır diye bekliyorlardı. Kazadan sadece bir hafta sonra onu böyle görünce şaşkın ve endişeliydiler. Pot kırmak kadar kalp kırmaktan da korkuyorlardı. Kelimeleri seçerek konuşuyorlar, gözlerini kaçırıyorlardı. Normal davranmaya çalışma çabaları durumu daha da tuhaflaştırıyordu, farkındaydılar. Biraz ağlaşır sarılırız, güzel anılarını dinler dua ederiz diye düşünürken böyle bir durum karşısında ne yapacaklarını bilemediler. Asude Hoca’nın Murat Hoca’ya olan aşkını bilmeseler ölümüne sevindiğini düşüneceklerdi nerdeyse. Bu şekilde yas tutuyor olabileceğini fark edemeyecek kadar tecrübeleri yoktu genç öğretmenlerin. Asude Hoca çabuk toparladı dediler, onun enerjisine ayak uydurdular.
Karısının tutmadığı yası tutmaktan utandıkları için okul bir hafta sonrasında tamamen normale döndü. Ne zaman Murat Hoca’dan laf açılsa bize düşmez dediler, sustular. Zaman geçtikçe adını söylemeyi bile ayıp saydılar. Murat Hoca’nın dersleri başka öğretmenler arasında paylaşıldı, öğrenciler de bu duruma hemen alıştılar. Kazadan dolayı iptal ettikleri gezileri, piknikleri dahi yaptılar. Asude Hoca’nın yas tarzı tüm okula sirayet etmişti sanki. Murat Hoca’nın dolabından eşyaları, okuldan hatıraları çıkarılmıştı.
Okulun kapanmasına bir hafta vardı. Konuların bitmesinin verdiği rehavetle öğrenciler sık sık okulu asıyordu. Arkadaşlarıyla buluşup yaz tatiline ön hazırlık yapıyorlardı. Okul öğrenciler yokken çocuksuz bir park gibiydi; sessiz, amaçsız ve neşesiz. Okulun olan neşesini de kaybettiren bir haber geldi sonra. Bir öğrenci motor kazası yapmıştı. Bu haberle öğretmenler odasında da canlılık emaresi kalmadı. Asude Hoca haberi duyar duymaz kalktı, arabasına atladığı gibi kaza yerine gitti. Motorun çarpmasıyla kırılan parçalar etrafa dağılmıştı. Çocuk ayaklanmıştı, ufak tefek sıyrıklar ve küçük kanamalar vardı sadece. Motoruna bakıp bakıp iç çekiyordu. Asude Hoca öğrencisine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağladı. Etraftaki insanlar çocuğun annesi sandı. Sarılmanın şiddetinden daralan çocuk kendini çekti. Babasıyla birlikte ambulansa binip gitti.
Asude Hoca oracıkta kalmış, bir an olsun gözlerini ayırmadan motora bakıyordu. Yan yatan motorun yanında kanlar içinde uzanmış Murat’ını görmüştü sanki. Gözleri motorda sabit kalmıştı. Yanında gelen öğretmen arkadaşları kolundan tutarak “Hadi gidelim artık” dedi. Koluna dokunanları hızla itip motorun yanına çöktü. “Ah Murat’ım” diye bir feryat yükseldi. “Ah Murat’ım, bilemedim. Bilsem motor kullandığını, hiç öyle bir haber verir miydim? Bilsem, heyecanımı dizginlemez miydim? Bilsem, az daha beklesin Murat’ım demez miydim? Bilemedim. Murat’ım muradına erdin diyiverdim. Bilsem pat diye baba olacağını söyler miydim? Bilemedim Murat’ım, bilemedim.” Asude Hoca’nın ağıdına trafik durdu, şehir sustu, kadınlar ağlaştı, erkekler göz kaçırdı. Uzun bir süre motorun başında durdu. Hava kararınca cadde tenhalaştı, Asude Hoca da yerinden usulca kalkıp arabasına bindi. Navigasyona “Musalla Mezarlığı” yazdı, definden sonra ilk kez kocasını ziyarete gitti. Kabrini bulmak için görevliden yardım istedi. Toprağını temizlerken dertleşti. Suyunu dökerken ağladı, özür diledi. Ezberinden Yasin okudu, tövbe etti. İçinde büyük bir acı ve huzuru aynı anda hissetti. Birbirine zıt görünen iki duyguya aynı anda kalbinde yer olduğunu fark etti. Birbirine zıt gelen iki duruma da yer var o zaman bu hayatta diye düşündü: Yaşam ve ölüm. Bir Murat’ım öldü, bir muradım yaşayacak inşallah dedi eli karnında. O sırada bir kuş havalandı, mezar taşına kondu. Turuncu, ördekgillerden bir kuş.