Kırkıncı Siyah

Dilber Yeliz Yılmaz

Yaman, babasının ölümünden sonra yalnızca siyah giymeye başlamadı; takvimdeki bütün günleri de siyaha boyadı. Henüz otuzlu yaşlarının başında, esmer, uzun boylu, güzel gülüşlü bir adamdı; fakat o gülüş, artık yüzünde duran buruk bir hatıradan ibaretti.

Ders verdiği sınıflarda öğrencileri onun hep aynı koyulukta gömlekler, aynı koyulukta pantolonlar, aynı koyulukta ayakkabılar ve ceketler giydiğini fark ederdi. Kimi bunu ağırbaşlılığına, kimi içine kapanık mizacına, kimi de edebiyatla ve ölümle fazlaca meşgul oluşuna yorardı. Oysa Yaman’ın gardırobu bir kıyafet dolabı değil simetrik ve sessiz bir taziye evi gibiydi. Askılarda siyah gömlekler ve siyah pantolonlar aynı hizada dururdu. Çekmecelerde siyah kazaklar ve tişörtler muntazam katlı şekilde beklerdi. Ayakkabılığın en altında cilası hiç eksik edilmeyen siyah ayakkabılar bulunurdu.

Evindeki çalışma masasının üzerinde ise kimsenin görmediği görse de anlamını kolay kolay çözemeyeceği kalın kapaklı bir defter vardı. Yaman o deftere dedesinin, annesinin, kardeşinin ve en son babasının ölüm tarihlerini yazmıştı. Defterde hangi kandil gecesinde hangi mezara gidileceğini, hangi akşam Yasin okunacağını, hangi gün helva kavrulacağını, hangi vakit mevlit okutulacağını, üç gece Kur’an için kimlerin çağrılacağını ve kırkı için kaç kişilik yemek verileceğini tek tek işaretlemişti. Ayrıca güzel sesli hocaların da isimleriyle iletişim bilgileri defterin belli bir yerinde bulunuyordu. İnsanların yas dediği şey onda bir sızıdan ibaret değildi; saatleri, isimleri, duaları, susuşları, tabldot yemekleri, taziye sandalyeleri ve mezar taşlarına bırakılmış avuç içi kadar sessizlikleri olan koca bir sistemdi.

Babasının kırk mevlidi için de her şeyi aynı titizlikle hazırlamıştı. Gelenlere yemekler dağıtılmış, helva tabakları kapıdan giren herkesin eline usulca tutuşturulmuş, odalardaki plastik sandalyeler dolup boşalmış, başsağlığı cümleleri evin duvarlarına çarpıp ağır ağır yere çökmüştü. Fakat akşam ezanına doğru, herkesin payı verilmişken mutfak tezgâhının kenarında bir tabak yemek fazla kaldı. Yaman o tabağa uzun süre baktı. Sonra kimseye bir şey söylemeden tabağı aldı, masanın en uç köşesine koydu ve üzerini temiz bir peçeteyle örttü.

Yaman, hayatında ilk defa dedesinin cenazesinde susmanın da bir ses olduğunu öğrenmişti. O gün herkes avluda bir şeyler söylüyor, kadınlar içeride ağıtla dua arasında gidip gelen kırık cümleler kuruyor, erkekler tabutun başında başlarını önlerine eğip bekliyordu. Yaman ise daha çocuk sayılacak bir yaşta, dedesinin ayakkabılarının kapı önünde öylece durmasına bakmıştı. “Bir insan gider de ayakkabıları nasıl kalır?” diye düşünmüştü o gün. Belki de içindeki ilk düğüm orada atılmıştı.

Yıllar sonra annesi ölmüştü. Üç gece Kur’an okunan evde herkes ağlarken Yaman çay dağıtmış, boşalan bardakları toplamış, gelenlerin ellerine gül suyu dökerek önlerine lokum koymuş, annesinin yokluğunu taziyeye gelenlere hizmet ederek saklamaya çalışmıştı. Ağlarsa evin çökeceğine inanıyordu. Oysa ev çoktan çökmüş, yalnızca duvarları ayakta kalmıştı.

Kardeşinin defin günü toprağın tabuta vururken çıkardığı o tok sesi hiç unutamamıştı. Ne zaman yağmur yağsa mezarlığın ıslak toprağı zihninde yeniden kabarırdı. Kendi kendine derdi ki:

“Benim kardeşim ölmek ve beni bırakıp gitmek için çok küçüktü. Toprağın altında olamaz. Birazdan kapı çalar, yanlış düşünmüşüzdür. Ölmemiştir benim aslanım.”

Babasının ölümünde ise inkâr edecek, öfkelenecek yer bile bulamamıştı kendine. Sanki dedesinden beri tuttuğu bütün yaslar; annesinden, kardeşinden, babasından kalan bütün karanlıklar, aynı anda içine yürümüş; göğsünün ortasında kapısız, penceresiz bir oda kurmuştu.

Psikoloğunun karşısında otururken parmaklarını birbirine geçirip sakin görünmeye çalışırdı. Oradayken bir keresinde gözlerini halının deseninden kaldırmadan demişti ki:

“Ben bu yas ritüellerini sevdiğimden yapmıyorum. Dağılmamak için yapıyorum. Bir tarih yazıyorum, bir dua okuyorum, bir mevlit ayarlıyorum, bir mezara gidiyorum. Böylece günün neresinde duracağımı biliyorum. Böyle yapmazsam ben nerede duracağımı bilmiyorum.”

Yas, onda kitaplarda anlatıldığı gibi art arda evreler ile gelmiyordu. İnkâr, bir sabah kardeşinin eski gömleğinde beliriyor; öfke, annesinin fotoğrafına bakarken boğazına oturuyor; pazarlık evresi, babasının bastonunu eline aldığında başlıyordu. Dua ederken bazen kendi kendine konuşurdu:

“O gün ben geldiğimde bir gün daha kalsaydın baba. Sadece bir gün. Ben bütün duaları yeniden okurdum.”

Sonra derin bir yorgunluk çöküyordu içine. İnsanın kendi kalbini taşıyamayacak kadar ağır bulduğu o sessiz yorgunluk. Bir yandan da kimsenin bilmediği ama Yaman’ın içinde sürüklendiği ve kendini kaybettiği bir depresyon vardı. Kabullenmek çok zordu. Bu yüzden kimseye fazla yaklaşmıyor, bir kadının bakışında sıcaklık sezse hemen içindeki mezarlığın kapısını kapatıyordu. Geceleri, kandil ışıkları pencerelerde solgun solgun yanarken diyordu:

“Hayatımda beni tutacak kimse kalmadı. Tutan bir kadın olursa kesin o da gider. Her seven, sonunda bir tabutun arkasından yürütür insanı.”

Yine de her ölüm yıl dönümünde, her kandil gecesinde, her mevlit sofrasında bir düzen kurmaktan vazgeçmiyordu. Defterini açıyor, güzel sesli hocaları arıyordu. Mezarlık yolunu aynı saatte tutuyordu. Yasin’i bazen sesi titreyerek bazen de Arapça harflerin, kelimelerin arasında kaybolarak okuyordu. Ve her seferinde, kimse fark etmeden sofranın en sessiz köşesinde bir yer daha boş bırakıyordu.

Babasının kırk mevlidi gecesinde ev, yavaş yavaş kendi sessizliğine geri döndü. Tabldot yemeklerin kapları toplanmış, helva kokusu perdelere ve koltukların kumaşına sinmiş, taziyeye gelenlerin ayak sesleri merdiven boşluğunda birer birer azalmıştı. Odaları dolduran plastik sandalyeler artık boştu. Az önce üzerlerinde oturan insanların “Allah sabır versin”, “Mekânı cennet olsun”, “Başınız sağ olsun” cümleleri ise sanki evin duvarlarına tutunmuştu ve oraya hapsolmuştu.

Yaman, siyah gömleğinin kollarını bile kıvırmadan mutfakta kaldı. Lavabonun kenarında yıkanmayı bekleyen kaşıklar, masanın üzerinde yarım kalmış bardaklar ve kapı önünde unutulmuş bir çift erkek terliği vardı. Her şey bir zamanlar burada yaşamış birinin artık olmadığını söylüyordu.

Masanın en uç köşesindeki üzeri peçeteyle örtülü tabak ise hâlâ yerindeydi. Yaman, tabağın karşısına oturdu. Uzun süre peçeteye baktı. Sonra eliyle usulca kaldırdı onu. Yemeğin buharı çoktan gitmişti. O an anladı ki bu tabak dedesine, annesine, kardeşine ya da babasına ayrılmış değildi. Bu tabak, onların ardından her defasında biraz daha eksilen Yaman’a ayrılmıştı. Dedesinin ardından çocukluğu o tabakta kalmıştı. Annesinin ardından şefkati, kardeşinin ardından umudu, babasının ardından dünyaya tutunan son eli de o tabakta bırakmıştı. O; yıllardır her mevlitte, her ölüm yıl dönümünde, her kandil sofrasında gelmeyecek birini beklediğini sanmıştı. Oysa beklediği kişi, yasın ona hiç uğramadan önceki eski hâliydi. Birden; defterindeki bütün tarihlerin, bütün duaların, bütün mevlit listelerinin, bütün mezar ziyaretlerinin onu hayatta tuttuğu kadar hayattan da uzaklaştırdığını gördü. Başını ellerinin arasına aldı ve ilk kez kendi sesini bu kadar net duydu:

“Ben yasımı yönetiyorum sandım. Meğer yas beni yönetmiş.”

Bu cümle, mutfağın soğuk fayanslarına çarpıp içinde büyüdü. Yas, insanı koruyan bir sistem olabilirdi ama insan o sistemin içinde yaşamayı unutursa kaybettiklerinin yanına kendini de gömerdi. Yaman bunu o gece, soğumuş bir tabağın başında öğrendi.

Onun meselesi ölülerini unutmak değildi; dedesini, annesini, kardeşini, babasını sevmekten vazgeçmek hiç değildi. Fakat hatırlamak, yaşamaktan vazgeçmek demek de değildi.

Gece ilerleyip evin bütün odaları karanlığa çekildiğinde seccadesini serdi. Kandil gecelerinden kalma alışkanlıkla Kur’an’ı açtı, Yasin’i okudu. Sesi önce titredi, sonra kelimelerin arasına saklanmış bütün acılar birer birer çözülür gibi oldu. Dakikalarca ağladı. Dedesine, annesine, kardeşine, babasına rahmet diledi. Her zamanki gibi onlar için dua etti; fakat bu kez duasının sonunda kendi adını da içinden geçirdi. Alnını secdeye koyduğunda sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısılmıştı:

“Ya Rabbi, beni de yaşayan kullarının arasına geri döndür. Ben ölmeden kendi yasımı tuttum, beni kendimin mezarına bırakma.”

Sabah ezanına yakın vakitte yerinden kalktığında siyah gömleğini çıkarmadı. Gardırobundaki siyahlar da eksilmedi. Defterini kapatıp rafa kaldırmadı. Yalnızca; o tabağı aldı, üzerindeki peçeteyi katladı ve ilk kez onu kimseye ayırmadan diğer tabakların yanına bıraktı.