Eskiler yerin kulağı var, derler. Bunu ilk duyduğumda kahkahalarla gülmüştüm. Bir sürü kulağın toprağın üstünde mantar gibi durduğunu hayal etmiştim. Bir daha gülmüştüm bu hayalime. Şimdi güldüğüme pişmanım. İnsan güldüğüne de ağladığına da dikkat etmeli. Dua yerine geçiyor.
Babam rahmetli, eve şeytan icadı diye televizyon sokmadı hiç. Anam, komşularının televizyonuna imrene imrene öldü bu yüzden. Bir gün mutfakta, “Roza Bario, acaba Huan Karlos’a kavuştu mu ki? Şu meret pişse de Huriyelere gidip izlesem.” diye kendi kendine konuştuğunu duyunca içim cız etti. Üzüldüm anacığıma. Gidip babamla konuştum: “Yahu baba,” dedim. “Anam çok imreniyor. Gel etme. Alalım bir televizyon, ne var? Kadın komşularda yaşıyor. Böyle daha mı iyi?” Babam elinde tespihi hamdederken durdu. Gözlerine kadar inmiş kaşlarının altından çipil çipil bakan ufarak gözlerini yüzüme dikti. “Sen ne bileceksin şeytan nerede, melek nerede? Ne bileceksin lan? Namaz yok abdest yok.” diye bağırdı. Tam bir şey diyecek oldum, yüksek sesle besmele çekmeye başladı şeytan kovar gibi. Bilirdim ki bu, defol demekti. Babam şeytanlarla beraber beni de kovuyor demekti.
Yani babamı ikna edemedim. Anam da Huan Karlos’la Rosa’nın aşkını hep Huriye teyzelerden izledi. Ayrılıklarında gözyaşlarını Huriye teyzelerin salonuna akıttı.
Yıllar yılları kovaladı. Evlenip barklandım. Allah bağışlasın, üç evladım oldu. Köylüler sonsuza kadar köyde yaşar diye kaide yok ya. Ben de yuvamı şehre kurdum. Hem de ne şehir. Gecesi gündüzünden aydınlık. Yetmedi, akıllı ev diye tutturdu hanım. Satıp savıp akıllısından da bir ev aldık. Araba desen zaten benden akıllı. Düğmesine basıyorsun, kendisi götürüyor. Keşke benim de düğmelerim olaydı dedirtiyor adama gâvurun icadı. Çocuklar hele. Aman ya Rabbi. Onlar hepsinden fena. Böyle böyle Aza Bekir’in sıska oğlu Hüsam, oldu mu şehirlinin şehirlisi. Teknolojiğin en teknolojiği. Ama işte, nereden bilebilirdim ataların dediklerinin doğru çıkacağını. Bilemezdim. Bilseydim imtihan olur muydu?
Bir gün hanım dedi ki: “Bekir, çocuklar büyüdü. Yakında evlenir giderler. Bu ev, fazla gelir ikimize. Acaba bunu satıp daha küçük bir akıllı eve mi taşınsak? İnan temizletirken canım çıkıyor.” Kahvemden iri bir yudum alırken bir zamanlar anama acıdığım gibi karıma da acıdım. Hatta karıma daha çok acımış bile olabilirim. Ne de olsa artık onun eline bakıyorum. Anam olmuş rahmetli. “Haklısın Suzan.” dedim. “Ne doğru dedin vallahi. Taşınalım. Ben bakayım şöyle. Hangi semte gitsek iyi olur ya da buralardan mı bulalım? Araştırayım. Eline sağlık, kahve de enfes olmuş. Makineye iyi sözünü geçirmişsin maşallah.” Suzan, hem isteğine pozitif yaklaştığımdan hem de kahvesini övdüğümden olsa gerek yerinde şöyle bir kıvandı. Yüzünün şeklinden kendisini övmeye başlayacağını anlamıştım ki kapı çaldı. “Ben bakarım.” deyip kalktı. Bir adamın sesi ve Suzan’ın sesi, kahveme eşlik etmeye başladı. “Kimmiiiş?” diye bağırdım Suzan’a. Merak etmiştim ama yerimden de kalkmak istemiyordum. “Anlatırım.” diye bağırarak cevap verdi o da. Derken kapı kapandı. Yanıma geldi. Karşıma oturdu.
Baktım yüzü şaşırmış duruyor. “N’oldu?” dedim. “Bu kadar akıllı bir yerde seni ne şaşırttı karıcığım?” diye güya espri yaptım. “Bir akıllı daire satışı temsilcisi. Ama bil bakalım bu akıllı dairelerin özelliği ne?” “Neymiş?” derken kahvemden iri bir yudum alıp ne kadar da lezzetli olduğunu düşünüyordum. Bana doğru eğildi: “Karı kocalar için ideal ebattalarmış.” deyiverdi. Aldığım iri yudum boğazımda kalıyordu da Cenab-ı Hakk’a kavuşayazıyordum. “Duur, bitmedi.” dedi Suzan heyecanlı heyecanlı. “Üstelik, olur da evli çocuklarımız bizi ziyarete gelirlerse çoluk çocuklarıyla, bu kalabalığa uygun yer de açılıyormuş. Onlar gidince bu ek alanlar kapanıyormuş yaa.” “Tesadüfün de böylesi Hanım,” dedim son yudumu içerken. “Allah benim gibi sevgili bir kulunu yormak istemedi de duydu isteğimizi. Zaten babam rahmetli derdi bana hep, bu Bekir Allah’ın bir sevgili kulu, iyi bir mümin diye. Ahh ah tanışabilseydin sen de onlarla, kocanı övmelerini bir duysaydın. Allah ayağımıza gönderdi çareyi demek. Eh, ne güzel pek güzel. Ben gider bakarım. Yalnız kahve çarpıntı yaptı biraz. Gidip az dolaşayım şöyle. İlla uğrar bakarım.” deyip ayaklandım. Ses etmedi ama bir şeylerden işkillendiği belliydi. Başını tamam manasında salladı. Ceketimi alıp çıktım.
Sitenin parkına gittim evden çıkınca. Başka yerleri gözüm kesmedi. Telefonumu da yanıma aldım elbet. İnsanın başına ne geleceği belli olur mu? Akıllı park da olsa yanımda dursun. Dolaşırken bizim iş yerinden Selman’ı gördüm. Keyfi yerinde değil gibiydi. Seslendim: “Şiişt Selman, ne o? Dert benim de kasaveti senin mi? Yüzünden düşen bin parça.” Selman keyifsiz keyifsiz döndü benden yana: “Sorma,” dedi. “Bizim hanım rahatsız. Buralarda da olacak gibi değil. Ama yurt dışına da gücümüz yetmez. Yetse de bir yere kadar. Şaştım kaldım ne edeceğimi.” “Deme be,” dedim. “Ne yapsak ki tüh? Allah dert verdiyse dermanını verir elbet Selman. Dua edelim.” diye sanki hakiki bir Müslümanmışım gibi teselli ettim onu. Babam rahmetli görse o uzun kaşlarıyla döverdi beni. Allah mekânını cennet etsin. Selman’la aşağıdan yukarıdan konuşurken, hanımının sıkıntılarını da dinlerken önümüze şık giyimli iki adam geçti. Ellerinde birer siyah çanta, üst baş siyah takım. Gözlükleri gıcır. “Merhaba beyler,” dedi içlerinden daha kısa olanı. Kısa olanın önce söze girmesine şaşırmadım. Çünkü kısalar, görece daha atak oluyorlar. Kendimden biliyorum. “Biz falanca sağlık şirketinden filanla falan. Vaktiniz varsa size firmamızın sağladığı imkânları tanıtmak isteriz. Yurt dışı sağlık hizmetleri için ekstra faydalı tekliflerimiz var.” O an Selman’la göz göze geldik, bu nasıl denk gelme böyle der gibi. Sonra yakındaki bir bankı işaret ettim de oturduk. Selman, iyice sordu. Aklına da yattı. Adamlardan birkaç form aldı ve mutlaka arayacağını söyledi. Ayrıldık. “Selman, bana bak. Sabah, buna benzer bir şey daha yaşadım ben. Sen kiminle dolaştığının farkında ol bence. Bak, ağzım dualı benim. Hadi bana bir kahve ısmarla da ödeşelim.” diye takıldım. Selman da şaşkındı ama işi hallolduğundan mutluydu da. “İstediğin kahve olsun ama bu nasıl oldu böyle?” dedi. Biri bizi mi dinledi ne yaptı? İşkillenmedim değil.” “Ne dinlemesi oğlum?” “Gören de MİT’ten sanır. Benden oldu benden. Yürü kahve içmeye yürü.” dedim de susturdum. Bendendi tabii, başka neyden olacak? Yerin kulağı mı olacak?
Selman’dan da ayrılınca eve döndüm. Kapıdan girer girmez benim kızlar, Figen’le Şermin koştular hemen. Aman babacığım aşağı, canım babacığım yukarı sarılıp öptüler. “Ne istiyorsunuz?” dedim sırıtarak. “Ha çıkarın ağzınızdan baklayı. Bir insan böyle sevildiğinde onun etinden yününden iyi faydalanmak istiyor demektir insan kısmının. Ötün bakalım kızlar.” Kıkırdadılar. “Mezuniyetimiz yakın.” dedi Figen. İkisi de aynı üniversitenin aynı bölümünde aynı sınıfındalardı. “Birer elbise beğendik ki görme!” “İyi görmeyeyim madem.” dedim hin hin. Şermin, “Babaa,” dedi. “Gör. Ama önce bizi nakit olarak gör. Sponsor ol yani.” “Peki,” dedim. “Ne kadarmış bunlar?” Fiyatlarını duyunca gözlerim halıya düşecek gibi oldu. “Kızım bu parayla bizim memleket satın alınır. Olmaz.” dedim. “Olmaz. Başka bulun. Bu neymiş böyle?” Kızlar, etrafımda dönüp çeneleriyle mengene gibi sıktılar beynimi. Tam pes ediyordum ki telefonum çaldı. Bilmediğim numaraları açmam genelde ama açtım bu sefer. Arayan bir hanımdı. Replika terzisi olduğunu söyledi. İlk kez duydum böyle bir şeyi ama belli etmedim. Diktirmek istediğimiz orijinal kıyafetleri bire bir dikebildiğini hem de üçte biri fiyata mal edebileceğimizi söyledi. Memnuniyetimi belirtip dükkânlarının adresini aldım. Telefonu kapatır kapatmaz kızlara dedim. Ben der demez koştular. Gençlik.
Suzan geldi mutfaktan. Ona da anlattım sevinçle. Pek sevinmedi. Hatta, “Bu kadarı da fazla.” dedi. “Yahu, bayağı bayağı bizi dinliyor birileri. Sen de neredeyse zil takıp oynayacaksın. Kendine gel de çaresine bakalım.” “ Ne dinlemesi Suzan?” dedim. “Temiz kalpliyim de Allah işlerimizi denk getiriyor.” Sonra parkta Selman’la yaşadıklarımızı da anlattım heyecanla. Suzan iyice işkillendi. “Yürü,” dedi. “Yürü, polise gidiyoruz.” “Ne polisi Suzan?” dedim. “Delirme. Polis ne diyecek buna? Keşke bizim de başımıza gelse, der.” O an kapımız çalındı, baktım karşımda iki polis. “Beyefendi, bilmem ne emniyetinden geliyoruz. Şikâyetiniz varmış. Onun için geldik.” İşte o an kendimden geçmişim. Bu kadar mübareklik de fazla gelmiş olmalı bünyeme.
Gözümü açtığımda arabamızın arka koltuğunda yatıyordum. Başım Suzan’ın dizinde. Önde kızlar. Oğlumuz Süha da arabayı kullanıyor. “Ne oluyor? Ne oldu?” diye sorup dururken Suzan başımı okşadı. “Yok bir şey.” dedi. “Hadi sen uyu. Varınca anlatırız.” “Nereye varınca?” diye sorarken Figen atladı önden: “Valla bizi kim dinliyorsa onların olmadığı yere varınca baba. Birkaç kişiye dert yanacak olduk. Manyak muamelesi gördük. En azından bir süre uzaklaşalım şuradan.” “Beni de yaktınız.” diye mırıldandı Süha direksiyonun başından. “Benim ne günahım vardı? Okuldan apar topar çağıracak ne vardı? Babaannemde kalırdım ben.” “Sus bakayım.” diye payladı annesi. “Seni nasıl bırakalım? Sür hadi sür.”
Onları dinlerken uyuyakalmışım. Rüyamda rahmetli anamın mutfaktan gelen sesini duyuyorum: “Ah Roza Bario ah, ne vardı tüm kapıları dinleyecek? Bak, dinlemeseydin Huan Karlos’la ne güzel evlenecektin hemen. Gerçeği duydun da ne işine yaradı a kızım.” Derken babamın paylar gibi sesi çalındı kulağıma: “Hanıım, bırak şu gâvurun icatlarını hanım, onlar insanı yuvasından bile eder.”