Saliha koştura koştura merdivenleri çıktı. Bir taraftan da telefonla konuştuğu için yorgunluktan sesi titriyordu ama sevinci yorgunluğunu bastırıyordu. Apartman girişinde bitirdiği konuşmanın üstüne ikinci aramasını da yapıp bitirmişti. Kapıyı çalmadan önce telefonunu açıp koyduğu fotoğrafa kaç kişi bakmış kaç kişi beğenmiş tekrar gözden geçirdi. Annesi kapıyı açtığında karşısında otuz iki dişi ile birlikte bademcikleri de görünen kızı ile karşılaşınca şaşırdı ama sevincinin sebebini anlaması uzun sürmedi. Saliha rehberindeki birçok kişiyi aramıştı fakat ailesini sona bırakmıştı. Annesine sarılıp “Kitabım basıma giriyor sonunda!” diye haykırdı. Annesi Saliha’ya sarıldı, kızını defalarca öptü. Kitabın ne anlattığından haberi yoktu, kitap basılınca ne olacak, kitap para verilecek bir şey mi, bunlar hakkında fikri de yoktu. Esasında Saliha da öyle aman aman kitap okuyan biri değildi. Odasında orta halli bir kütüphanesi vardı. Ama kitaplar daha çok dekor gibiydi. Günübirlik kahveyle, çayla ya da bir tutam çiçekle kitap fotoğrafı çeker, süslü sözlerle paylaşırdı. Şiir gibi konuşurdu kızı ama sözleri de öyle çok zeka pırıltısına sahip değildi. Tonlaması güzeldi, kızı gösterişliydi, o kadar.
Saliha günlerce elinden telefonunu düşürmedi. Her gün ayrı bir paylaşım yapıyor, saatlerce telefonda konuşuyordu. Baskıya giren kitabını ballandıra ballandıra anlatıyor, tarihi belli olmayan imza gününe herkesi davet ediyordu. Yıllarca çabalamış, sonunda emeğinin karşılığını almıştı. Taslağı yolladığı büyük yayınevleri, kitabı basmayı kabul etmediği için küçük, tanınmamış bir yayıneviyle anlaşabilmişti ama olsun. Yayınevi editörlük için ayrı, kapak için ayrı, Kültür Bakanlığına yapılacak başvuru için ayrı, kitapların her biri için ayrı ücret talep etmişti. Saliha biriktirdiği paranın çoğunu bu kitabın basımı için harcamıştı. Buna rağmen ilk basım için ancak bin kitaplık bir sözleşme imzalanmıştı ama olsun. Kitapların satışı bittiğinde kazandığı para ile ikinci baskı için yeni bir sözleşme imzalayacaktı. Hatta kitaplar öyle hızlı bitecekti ki daha önce basımı kabul etmeyen büyük yayınevleri büyük tekliflerle ipe ipe kapısını çalacaklardı.
Her gün hayallerine yenisini ekleyerek kitabın baskıdan çıkmasını bekledi Saliha. Böyle günlerden birinde, faturaları kontrol etmek için bina girişinde bulunan kendilerine ait posta kutusunu açtı. Faturalar ve tebligatların yanında bir de davetiye duruyordu. Zarfı çevirdiğinde davetiyenin kendine geldiğini gördü. Fakat tarih bir hafta öncesine aitti. Merakla zarfı açıp okudu. Şükür ki davet edildiği program ertesi gündü. Geç kalmamış olmasına sevinerek kartı çıkardı. “Muhterem Saliha Hanım” şeklinde başlıklandırılmıştı. “Kıymetli eserlerinizin inceleneceği programımızda onur konuğumuz olarak aramızda bulunmanız bizi ziyadesiyle memnun edecektir.” yazıyordu. Saliha’nın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Hıçkırır gibi bir gülüş çıktı ağzından. Hangi eserlerden bahsedildiğinden emin değildi ama sonunda kıymeti bilinmişti. Eserlerinin incelenmesi için komisyonlar kurulmuş, söyleşiler düzenlenmişti. Önsözünü bile kendi yazdığı kitabının satışı henüz başlamamışken böylesine ses getireceğini tahmin etmemişti hiç. Zarfı çantasına koydu. Eve girmekten vazgeçip koştura koştura sokağın sonundaki butiğe gitti. Burası sık sık uğradığı ama çok nadir alış veriş yaptığı pahalı bir yerdi. Saliha’yı kapıda minicik bir süs köpeği karşıladı. Aynalardan birinin karşısında duran leopar desenli koltuğa kıvrılmış uykulu bir şekilde patisini yalayan kedi tembel tembel dönüp baktı. Saliha’yı görünce umursamayıp geri döndü. Satış elemanlarında biri Saliha’yı görmezden geldi, diğerinin öyle bir şansı olmadı çünkü Saliha bir elini havada kıvrak bir şekilde çevirip kendisi ile ilgilenilmesini buyurdu. Yanına gelen kıza “Yarın önemli bir söyleşim var şekerim. Bana şöyle zarif, şık bir şeyler gösteriver.” dedi. Kız birkaç seçenek sundu. Fakat Saliha bunları yeterince şık bulmadı. Başlarda sade ve şık bir şeyler bakarken, şimdi gösterişli, parlak, allı pullu şeylere yönelmişti. Her denediği kıyafeti aynanın önündeki minik podyumda inceliyor, kırmızı halıda aynaya doğru birkaç tur atıyordu. Her turda hayali objektiflere havalı pozlar veriyordu. Dakikalar geçtikçe Saliha kendinin bir yazar söyleşisine davet edildiğini unuttu. Altın Portakal’a gidiyormuş gibi hissediyordu artık kendini. Bu his öyle derindi ki üzerindeki siyah pullu elbiseyi çıkarıp kırmızı pullu bir elbise denedi. Elbisenin kırmızısı yaldır yaldır yanıyordu. Vücudunu saran elbisenin eteği diz kapağının üstüne kadar yırtmaçlıydı. Askılı kollarının ön kısımlarında altın rengi kalp şeklinde detaylar vardı. Göğüs kısmı V şeklindeydi ve dekoltesini gösterişli bir şekilde sunuyordu. Fakat söyleşi için bu açıklık ona çok geldi. V’nin bittiği yere kırmızı, büyük bir gül koydurdu. Eline altın rengi minicik bir çanta tutturdular. Telefonunun dahi sığamayacağı bu çanta neredeyse bir telefon fiyatınaydı ama ilk programı için zengin bir izlenim vermek istiyordu. Çantayla aynı renk topuklu ayakkabılarla tamamlandı elbisesi. Yarım maaş kadar ödeme yapması gerekiyordu. Bunun için de mecburen kredi kartını kullandı. Uzun bir süre bu kombinin borcunu ödemek için çalışacaktı ama bunu sorun etmedi.
Programa özenle hazırlandı. Saç ve makyajı için kuaföre gitti. Kuaför parasını ödemek için annesinden borç alması gerekmişti. Plaket için çağırdıklarında neler söyleyeceğini bir daha geçirdi zihninden. Nasıl yürüyeceğini, objektiflere nasıl poz vereceğini… Taksiye binip davetiyede yazan adrese gitti. Programa tam zamanında yetişmişti. Girişte güvenliğe salonun yerini sorup hızlı adımlarla yürüdü. Kendisine söylenen koridorun sonunda iki kapalı kapı vardı. Hangisine gireceği hakkında o kadar fikirsizdi ki o piti piti saymaya başladı. Çıkan kapıyı zorladıysa da açılmadı. Anlaşılan program diğer salondaydı. Kapıyı açıp boş koltuklara büyük bir hayal kırıklığı ile baktı. En önde birkaç baş görünce oraya doğru yürüdü. Böyle programlar genelde beş on dakika geç başlar, insanlar da bu yüzden geç gelirdi. Sahneye doğru yaklaştıkça yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu seziyordu ama anlam veremiyordu. Sonunda masada oturanların sade bir gelinlik giymiş genç bir kız ve kıravatsız siyah bir takım elbise giymiş bir delikanlı olduğunu anladı. Gelinin sadeliği karşısında kendisini kınasından kaçmış bir gelin gibi hissetti. Program nikahtan sonra başlayacak herhalde diye düşünürken kenarda bir sandalyeye oturup orada beklemeye karar verdi. Konuşulanlardan, evlenen gençlerin ailelerinden kaçtığını anladı. Nikah şahidi diye orada çalışan temizlik görevlilerinden birini çağırmışlardı. Saliha, sabırsızca ayağının birini pıt pıt yere vurmaya başladı. Vakit geçsin diye çantasına sıkıştırdığı zarfı açtı. Davetiyeyi yüz elli yedinci defa okudu. Tarih ve adresi de. Sıkıntıyla etrafına bakıp kartı zarfa koydu. Zarfı yelpaze gibi sallarken adının yazılı olduğu satır gözünün önünde dans eder gibi gidip gelmeye başladı. Saliha adını net bir şekilde okurken soyadındaki harflerin karmaşıklığından rahatsız olmaya başladı. Birden durdu ve zarfı çevirdi. Davetiye Saliha Düzok adına gelmişti oysa kendi adı Saliha Yüzok’tu. Bunun bir klavye hatası olmasını umarak adresi kontrol etti fakat adres de farklıydı. Zarfın içine o kadar odaklanmıştı ki, isim ve adresteki yanlışlık hiç dikkatini çekmemişti. Saliha’yı sinir bastı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ellerini öyle bir sıkmıştı ki tırnakları avuç içlerine batıyordu. Başını kaldırdığında gelinin kendine doğru yürüdüğünü gördü. Gelin, bekledikleri şahitlerinin gelmediğini söyleyip, kendilerine şahitlik etmesi için rica etti. Elbisesi, saçı, makyajı dağılmadan önce işe yaramalıydı. Saliha ağlama nöbetini, bir nikah müddeti erteledi.