Yağmurlu cumartesi, şehrin üstüne gri bir sessizlik gibi serildi; sokakların telaşı, damlaların ritmine boyun eğdi. Haktan Kutlu, belediye kültür merkezinin ikinci katındaki salona girdi. Herkesin aynı anda başını çevirmesini kendisi için düzenlenen söyleşinin nezaketli bir karşılaması sandı.
Yağmur, lacivert takım elbisesinin omuzlarında ince bir koyuluk bırakmıştı. Boylu poslu oluşu kapı eşiğinde bir an salonun ışığını kesmiş, geniş omuzlarıyla oraya davet edilmiş değil de sanki o salonu kendi arkasından sürükleyerek getirmiş gibi görünmüştü. Kahverengi gözleri önce kapının yanındaki tabelaya, sonra masanın üstündeki beyaz çiçeklere, ardından ayaklı mikrofonun başında bekleyen görevliye takıldı.
Mikrofon cızırtısı, ıslak paltoların ağır kokusu, fuaye alanından sızan ayakkabı sesleri ve kalabalığın tutuk nefesi birbirine karışıyordu.
“Veri Çağında İnsan: Sayılar, Seçimler ve Kalbin Yanılma Payı” başlıklı söyleşisine birkaç dakika geç kaldığını düşündü. Bu yüzden yüzüne dışarıdan bakıldığında görülecek sakin, ölçülü ve neredeyse karizmatik bir mahcubiyet yerleştirdi. Oysa Haktan’ın içinde hafif bir yorgunluk, anlaşılması güç bir yalnızlık ve konuşacağı konunun kendi kalbine değen huzursuzluğu vardı. İnsanların karar alma biçimlerini anlatmaya gelmişti; toplumun eğilimlerini, bireyin yanılgılarını, seçimlerin görünmeyen sebeplerini… Fakat bir şey tuhaftı: Masanın üzerinde kitap değil nikâh defteri duruyordu. Kürsünün yanındaki çiçek süs değil gelin çiçeğiydi. En arka sırada bir teyze, sanki bilimsel bir söyleşiye değil de geri dönüşü olmayan bir “evet”e ağlıyordu. Haktan, “Kutluay Salonu” yerine “Kutlu Nikâh Salonu” yazan tabelayı geç fark etti. Tam geri çekilecekken nikâh memuru başını kaldırdı. Gerçek şahit Hasan Kutlu hâlâ koridorda damadın babasıyla kimlik işiyle uğraştığı için kalabalık kısa süreli bir telaşın içindeydi. Görevli, elindeki kâğıda hızlıca göz atıp kalabalığın arasına doğru yüksek sesle seslendi:
“Şahitlerden Kutlu Bey burada mı?”
Birkaç baş aynı anda ona döndü. Haktan, kapının eşiğinde bir an olduğu yerde kaldı. O an, yanlış salona değil yıllardır uzak durduğu bir ihtimalin içine yürüdüğünü hissetti.
Haktan, o birkaç saniyelik sessizlikte bir insanın bazen yalnızca adıyla bile yakalanabileceğini düşündü. Çünkü “Kutlu Bey” diye seslenilen yerde gerçekten bir Kutlu vardı. Ama bu; gelinin ve damadın beklediği şahit değil başka insanların kararlarını yıllardır grafiklere, eğilim tablolarına ve davranış modellerine ayıran bir akademisyendi. Üniversitede veri analisti olarak görev yapıyor; insan psikolojisini, toplumun seçim alışkanlıklarını, kalabalıkların görünmez korkularını sayılar üzerinden okumaya çalışıyordu. Sayılar ona insanların neyi seçtiğini söylüyordu; ama kimsenin bir şeyi seçerken içinde neyi gömdüğünü söylemiyordu. Söyleşiye de tam bunu anlatmak için gelmişti aslında: kararın yalnızca akılla değil insanın en saklı tereddütleriyle de kurulduğunu.
Fuayedeki telaş; yan yana duran “Kutluay Salonu” ve “Kutlu Nikâh Salonu” tabelaları, telefonuna yarım saat önce düşen “Hocam kutlu tarafına yönlendiriyoruz sizi.” mesajı ve zihnindeki bulanıklık onu kendi söyleşisinin kapısından değil bir nikâhın tam orta yerinden içeri sokmuştu. Asıl karışıklık Haktan’ın içinde başlamıştı. Çünkü o, insanların en büyük kararları çoğu zaman rasyonel gerekçeler yerine ertelenmiş korkularla verdiğini söylerdi. Haktan, insan davranışlarını veri setlerinde ararken kendi hayatının en büyük değişkeni olan “cesareti” hep ötekileştirmişti. Yıllar önce kendisine “Hayatında kalmamı istiyor musun?” diye soran bir sese karşı yalnızca susmuştu. “Evet” diyememişti. “Kal” diyememişti. Cebinde yıllardır silmediği o mesajın ağırlığı vardı: “Bir gün konuşmak istersen ben aynı yerde değilim artık.”
Şimdi nikâh masasının önünde, beyaz çiçeklerin ve açık duran imza defterinin karşısında, bütün salon ondan bir hareket bekliyordu. Kaçmak için kapıya dönse kabalık olacaktı; ilerlese başkasının kararına yanlışlıkla dahil olacaktı. Saatine baktı, geç kalmadığını anladı. Kendi söyleşisinin başlamasına dokuz dakika kalmıştı. Dokuz dakika sonra başka bir salonda insanın karar verme yanılgılarını anlatacaktı; şimdi ise hayatlarını birleştirecek bir çiftin en mutlu kararına kendi suskunluğuyla şahitlik ediyordu.
Haktan, ona çevrilen bakışların içinden geçip bir adım attı; fakat nikâh masasının önüne varmadan durdu. Sesini ne kalabalığı incitecek kadar yüksek ne de kendi tereddütünü ele verecek kadar alçak tuttu. Yüzündeki mahcubiyeti bu kez saklamadan dedi ki:
“Sanırım küçük bir karışıklık oldu. Ben Haktan Kutlu. Yan salondaki söyleşinin konuşmacısıyım. Şahitlik edecek kişi ben değilim.”
Salonda önce ince bir sessizlik gezindi, ardından kapıya yakın birkaç kişi telaşla koridora baktı. O sırada elinde kimliğiyle içeri giren Hasan Kutlu, nikâh masasına doğru ilerlerken seslendi:
“Buradayım, buradayım. Yetiştim. Artık başlayabiliriz.”
Gülüşmeler, fısıltılar, rahatlamış nefesler birbirine karıştı. Nikâh memuru kısa bir özürle deftere döndü; Haktan ise geri çekilirken gelinle damadın yüzünde gördüğü o telaşlı mutluluğu, yıllardır hiçbir veri setine sığdıramadığı bir bilgi gibi içinde taşıdı.
Haktan’a tuhaf gelen, tabelanın değil kendi içindeki yön duygusunun biraz yer değiştirmiş olmasıydı. Dokuz dakika, Haktan fark etmeden üç dakikaya inmişti. Söyleşi neredeyse başlayacaktı. Fuayeden hızlı adımlarla geçti. Islak palto kokusunun, çiçeklerin ve az önce içeriden yükselen ilk “evet” sesinin arasından kendi salonuna ulaştı.
Dinleyiciler onu bekliyordu, Haktan’ı görünce ayaklandılar. Projektör perdesinde sunumunun ilk slaytı açıldı: “Veri Çağında İnsan: Sayılar, Seçimler ve Kalbin Yanılma Payı.”
Haktan heyecanla kürsüye geçti, mikrofona doğru eğildi; fakat hazırladığı ilk cümle, boğazına kadar gelip orada kaldı. Bir an nikâh masasını, açık duran imza defterini, yanlışlıkla üzerine alındığı “Kutlu Bey” çağrısını düşündü. Sonra salondakilere bakıp sakin bir sesle:
“Bugün size veriden söz edecektim. Ama biraz önce yanlışlıkla nikâh salonuna girdim ve şunu fark ettim: İnsan, hayatındaki en büyük kararları çoğu zaman doğru salonda değil yanlışlıkla açtığı kapıların önünde verir.”
Salonda hafif bir kıpırtı oldu; birkaç kişi söyleneni not almak için telefonuna eğildi.
Haktan; bir veri analisti olarak yıllarca anket sonuçlarını, tercih eğilimlerini, korelasyon tablolarını ve sapma değerlerini incelemişti. Sayısız kez başkalarının tezlerinin, akademik makalelerinin analiz kısımlarını üstlenmişti. İnsanların hangi ürünü aldığını, hangi adaya yöneldiğini, hangi şehirden neden göçtüğünü ve daha fazlasını sayılarla açıklayabiliyordu.
Konuşmasına verilerden, toplum davranışlarından ve karar yanılgılarından söz ederek devam etti. Sayılar, insanların neyi seçtiğini gösterebilirdi. Ancak o seçimin ardında hangi korkunun sustuğunu, hangi özlemin beklediğini, hangi cümlenin hiç söylenmeden kaldığını her zaman anlatamazdı. Söyleşinin başlığındaki “kalbin yanılma payı” tam da burada duruyordu: İnsan bazen yanlış sandığı bir kapıdan girer, yanlış yerde durur, yanlış isme cevap verir; fakat o yanlışlığın içinde kendi hayatına dair en doğru eksikliği fark ederdi. Bu kez cümlelerinin içinde yalnızca akademik bir düzen değil kendi suskunluğundan artakalan ince bir sızı da vardı.
Söyleşinin sonunda son slayta gelindiğinde ekranda şu cümle belirdi: “Karar, verinin bittiği yerde başlar.” Haktan, o cümleye birkaç saniye baktı. Nikâh salonundan yükselen son “evet” sesi, sanki uzak bir odadan değil de kendi göğüs kafesinden geliyordu. Fare ile ekrandaki imleci slayttaki cümlenin sonuna götürdü, sonra hepsini sildi. Salon sessizleşti.
Haktan, boş slaytın ortasına yeni bir cümle yazdı: “Bazı yanlış kapılar, insanı kendi doğru cümlesine götürür.”