“Evlenmek delilik,” diye geçirdi içinden, “bunca yürünecek yol varken!”
***
Leyla, İstanbul’da tek başına yaşayan, bir yandan öğretmenlik yaparak geçinmeye çalışan genç bir kadındı. Atanamamıştı, bu yüzden emeğini sömüren bir kurumda hiç pahasına çalışması gerekiyordu. Bir iki adam girmişti zamanında hayatına. Birkaç güzel laf işitmişti kulakları, birkaç okşayış duymuştu teni. Sonra bir şekilde olmamıştı. Olmuyordu. Zaten böyle olacaksa olmasındı da.
Yeşil keten pantolon üstüne krem rengi gömlek giymişti. Boynuna fularını doladı, küpelerini takıp ayakkabılığa yöneldi. Ayakkabısına uzandı eli; eski, pek de iyi görünmeyen siyah spor ayakkabısına. Siyah. Güvenli bir renk. Hızlıca ayağına geçirip çıktı. Asansörde üst komşusuyla karşılaştı. “İyi günler.” İyi günler.” Metrobüs hattı üzerindeydi gideceği söyleşi. Ayfer Tunç’un söyleşisi vardı bugün, tüm bu hazırlık -keten pantolonlar, fularlar- bunun içindi. Yanına Kuru Kız’ı aldı. Belki fırsat bulur da imzalatırdı. İmzalatamasa da çok önemli değildi. Metrobüsten indi, beş dakika kadar da yürümesi gerekiyordu.
Söyleşinin başlamasına 5 dakika kalmıştı, koştur koştur yürümeye koyuldu. Salon A-4’teydi söyleşi. Binaya girdi. Ne kadar karmaşık koridorlar, salonlar! Kalabalığı takip etmeye koyuldu. Bu kalabalık Ayfer Tunç için olmalıydı, değil mi? Başka bir açıklaması olamazdı. Takip etti, bir salona girdi. Girerken hengameden salon numarasını tam göremedi. Bulduğu ilk koltuğa oturdu.
Neden herkes bu kadar “aşırı” giyinmişti? Bu kadarını beklemiyordu. Hatta birkaç kadının üzerinde abiye bile denebilecek kıyafetler vardı. Yine de bir düğünden daha sadeydi. “Her neyse,” diye geçirdi içinden, “demek ki insanlar yazar söyleşisine böyle de gelebiliyor.”
Programın başlamasına bir dakika falan kalmıştı ama hâlâ be gelen vardı ne giden. Salonda hiçbir yere varmayan bir koşturmaca vardı. Birileri sürekli başka birilerinin kulaklarına fısıldıyor, koşar adımlarla sahnenin arka tarafına gidiyor, sonra geri geliyor ve bu böyle sürüp gidiyordu. Nedendi ki bu koşturmaca? Neyse, beklesindi bakalım.
Yaklaşık on dakikalık bir gecikmeden sonra güçlü bir alkış koptu. “Sonunda,” diye geçirdi içinden, “sonunda bir hareketlilik.” Bembeyaz giyimli uzun sarı saçlı bir kadın ve kadının koluna girmiş siyah smokinli bir adam salona girdiler. Kadın pek de Ayfer Tunç’a benzemiyordu. Bir şarkı çalmaya başladı: “Bana ellerini ver…”
***
Olamaz. Bu kaderin bir oyunu mu? Ben bazı yollarda yürümek istedikçe yürümek istemediğim patikalar yollarımı kesiyor. Kitap imzalatacakken birilerinin evlilik imzasına… Dramatik olmayı kes. Salonları karıştırdım. Evet, salonları karıştırmış olmalıyım. Anlamalıydım, bu gergin abiyeli hanımlardan anlamalıydım. Söyleşi başlayalı da epey oldu. Şimdi çıkıp salonu arasam… Muhtemelen yetişemem. Koltuklar dolmuştur bile.
Leyla olduğu yere çivilenmiş gibi kaldı. Hatta kendini “Evet!” diye mutlulukla bağıran çifti alkışlarken buldu. Birazdan takı töreni başladı, Leyla kalktı ve cebindeki paranın tamamını geline taktı. Leyla şaşırmıştı. Gelin de şaşırmıştı. Damat tarafından biri sanmış olsa gerek Leyla’yı. Damat da gelin tarafından… Günün sonunda onu buraya sürükleyen hayatın bir bildiği var olsa gerek. “Hayırlı olsun gençler, mutluluğunuz daim olsun.” Ne mutluluk ama.