Çocukluğum ninemin peri masallarını dinleyerek geçti. Öyle güzel masallar anlatırdı ki defalarca dinlediğim bu masallara doyamaz, birbirinin aynıları olmasına rağmen her gece dizinin dibine oturmaktan bıkmazdım. Hiçbir çocuk kitabında yazmayan masallardı bunlar. Benden başkasının hiç duymadığı masallar. Ninemin dizinin dibindeyken annemin kafa dinleme zamanları olduğu için, o da hoşnuttu bu masallardan. Garip bir şekilde yüzlerce kez dinlemiş olmama rağmen hiçbirini kelimesi kelimesine ezberleyemiyordum. Bu haliyle bunların gerçek bir peri masalı olmasına olan inancım da artıyordu. Gelinciklerden elbisesi olan peri kızları, yıldızlardan taçlar, kartal kanadından yapılmış kılıçlar. Tüyden bir kılıcın keskinliği inandırıcı değildi elbet ama eğlendiriciydi.
Ninemin kimsesi yoktu. Annemin ninesi, Ayşe Ebe, onu bahçeden gelirken bir gelincik tarlasında bulmuş. Henüz beş yaşlarındaymış. Şarkıya benzer bir şeyler mırıldanarak gelincikler arasında dolaşıyormuş. Etrafta kimseler olmayınca kaybolmuş bir çocuk olduğunu düşünüp yanına gitmiş. Ne yaptıysa onu konuşturamamış. Ninemi de eşeğine bindirip saatlerde gelincik tarlasında dolaşmışlar ama kimseye rastlamamışlar. Hava kararmaya başlayınca da yanına alıp eve getirmiş. Muhtara durumu haber etmiş. Muhtar da jandarmaya. Fakat her yere uzak olan köylerine kimse gelip de bu çocuk kimin nesi diye bakma zahmetinde bulunmamış. Sonunda ninemi, köyün dışına çadır kurup sirk açan çingenelerin çocuğu olduğuna ve onlar göç ederken kaybolduğuna ikna olmuşlar. Ayşe Ebe nasılsa seneye yine gelirler diyerek ninemi evinde misafir etmeye karar vermiş. Aradan yıllar geçmesine rağmen ninemi arayan soran olmadığı gibi o çingeneler de bir daha o yöreye uğramamışlar. Ayşe Ebem, ninemi kendi çocuklarında ayırmamış. Ona güzelliğine yaraşır bir de isim vermiş. Gelincik. Konuşmayı öğretmiş, okula göndermiş, yemek yapmayı, bahçede iş görmeyi, adet erkânı… Ninem on beş yaşına geldiğinde artık güzelliği dilden dile dolaşan çok güzel bir genç kız olmuş. Boylu poslu, okyanus gözlü, konuşunca bülbülleri susturan türden bir kız. Ayşe Ebe’min sokağı köyün delikanlılarının tek yolu haline gelmiş. Haliyle ninemi kem gözlerden, kötü niyetlerden korumak güçleşmiş. Ayşe Ebem de onu en güvendiği kişiye, kendi oğluna emanet etmeyi uygun görmüş. Huyunu suyunu biliyorum, daha güzelini de bulamam deyip almış ninemi kardeşinin evine götürmüş. Demiş “Durum böyle böyle. Bu kızı oğluma alıyorum ama adet de yerini bulmalı. Yarın gelir kızı senden isteriz. Düğüne kadar da bizim eve gelmesin, laf söz olmasın.” demiş demesine ama köyün adamı durur mu? Bir sürü dedikodu yaymışlar. Ayşe Ebe oğluna almaya mecbur kaldı, bunlar zaten işi pişirmişler diye. Bizimkiler bu lafların hepsini kulak ardı etmişler. Düğün dernek kurup el kızı alır gibi hakkınca evlendirmişler dedemle ninemi. Uzun bir süre dedem, kardeşi gibi büyüdükleri nineme alışamamış, ama Gelincik ninem her şeyi hemen kabullendiği gibi kambur dedemi de eşi olarak kabullenip, tam da peri kızlarına uygun bir eş olmuş.
Dedeme köyde Kambur Yusuf derlermiş. Askerden çürük raporu verip göndermişler. Köylü o yüzden dedemi nineme yakıştırmazlar, kapıyı kendilerine açık görürlermiş. Yüzükleri takılınca herkes hasedinden delirmiş. Ayşe Ebeme küsenler olmuş. Ninemi kandırmak için yolunu bekleyenler olmuş ama Ayşe Ebem uyanık kadınmış. Düğüne kadar ninemi pencereden dahi göstermemiş kimseye. Düğünden sonra bile kandıran, aklına giren olur diye korkusundan gölge dibi dibinden ayrılmamış. Ninem hiç şikâyetçi değilmiş olanlardan. Canı sıkıldıkça gelincik tarlalarına gider büyülü sesiyle şarkılar söylermiş. O şarkı söylerken aşkını kalbine gömenler gözlerindeki yaşlara hakim olamazmış. Ninemin bastığı yerlerde gelinciklerin bittiğini iddia edenler olurmuş. Gerçekten de Ayşe Ebem ninemi bulduktan sonra o gelincik tarlası büyümüş de büyümüş. Koyunlar girmiş otlamaya gelincikler bitmemiş. Mevsimi geçmiş gelincikler solmamış. Tarla, Gelincik ninemin aşıklarının ağlama duvarına dönmüş. Ama ne çare, o Kambur Yusuf’un karısı olmuş bir kere. Dedem, güzel karısının güzelliğinin altında ezilmiş hep. Buna sebep olan ninem değilmiş elbette. Köylünün şaka yollu sürekli kamburluğunu yüzüne vurmasıymış onu ezen. On yıl çocukları olmamış. Kambur Yusuf olmuş Kısır Yusuf. Köy halkı biraz acımasız oluyor, yüzüne yüzüne söylerlermiş Kısır geldi, Kısır gitti diye. Okunmamış dua, gidilmemiş hoca, yapılmamış muska kalmamış. Şifalı sular içilmiş, sirkeli sularda yıkanmış, büyücüler getirtilmiş eve, kurşunlar dökülmüş ama bir çocukları olmamış. Artık umutlar kesilmiş, Ayşe Ebem ninemin kısır bir koca istemeyeceğini düşünüp korkmaya başlamışken, Gelincik ninem hamile kalmış. Bu sefer de nazar korkusundan evden dışarı çıkarmamışlar ninemi. Dokuz ayın her günü daha da güzelleşmiş çünkü ninem. Sonunda tek çocukları olan babam doğmuş. Yakup koymuşlar adını. Çocuğu olmasına rağmen milletin gözünü ninemin üstünden alamayınca, ani bir karar vermiş Ayşe Ebem. Tası tarağı toplayıp şehre taşınmışlar.
Şehre taşınmaları ninemi sararıp soldurmuş, gelincik tarlalarını özlemiş. Dedem, kocaman bir gelincik tablosu alıp eve getirmiş. Ninem bazen saatlerce tablonun karşısına dikilir, gözlerini kırpmadan izlermiş. O güne kadar fark etmedikleri bu hali hepsini korkutmuş. Gözlerini kırpmadan saatlerce bir yere bakması ürkütücü gelmiş onlara ama zamanla alışmışlar. Nerden geldiği belli olmayan bu kızın garip hallerine alışmak da bir alışkanlık halini almış hepsinde. Yıllarca şarkı söylememiş ninem. Oğlunun düğününde bile ikna edememişler şarkı söylemeye. Tâ ki ben doğana kadar.
Doğduğum gün, babam beni ninemin kucağından almış. Bana isim vermesi için de ricada bulunmuş fakat ninem kabul etmemiş. Bu defa dedeme dönüp, “Adını koy, ezanını oku.” Demiş babam. Dedem de ninemin gözlerine bakıp “Gelincik olsun adı.” demiş. Ninem, minnet dolu gözlerle bakmış dedeme. Başını dedemin omzuna koyup gelincik tarlalarında söylediği şarkıyı söylemiş. Bu şarkı sonraları benim ninnim oldu. Minicik bir bebekken ninemle beraber mırıldanırmışım. Konuşulanları anlamaya başlayınca da ninem bana her gün peri masalları anlatmaya başladı. Dinlemeye doyamadığım o güzel, büyülü masalları.
Lise yıllarımda, peri masalları merakım fantastik öykülere döndü. Ardından mitolojiye, efsanelere, büyülü gerçeklere. Aslında ninemin hikâyesini arıyordum. Bu tanrıça kadar güzel kadına benzeyen özellikler taşıyan bir şeylerdi aradığım. Bir gün, bazı kabilelerin doğan kız çocuklarından ilkini, bazılarının renkli gözlerle doğan kız çocuklarını, bazılarının da çok güzel kızları cadı olabileceği korkusuyla kurda kuşa yem olsun diye ormanlara, ıssız yerlere bıraktıklarını okudum. Türkiye’de böyle yabani kabileler yoktu ama belki benzer yaşam tarzı süren topluluklar vardı. Okudukça derinlere gömülüyordum, merakım artıyordu. Ninemin ailesini ya da hikâyesini bulacak onun kahramanı olacaktım. Tam da o günlerde ninem hastalandı. Bu ilk defa oluyordu. Annem, ninemin hiç hastalanmadığını, hiç hapşırmadığını, öksürmediğini, ağlamadığını söylemişti. O yüzden tüm aile büyük bir korkuya kapıldık. Başından ayrılmıyor, gözlerinin içine bakıyorduk ona bir şey olmasın diye. Bir defasında çorbasını içirirken gözlerine bakmak istedim. Ninem kimseyle bakışmazdı. Gözlerimiz çok az buluşurdu, o buluşmalar da hep uzaktan olurdu. Bu kadar yakından ilk defa bakıyordum gözlerine. O da buna izin veriyordu. Bir süre bakıştıktan sonra fark ettiğim şey beni dehşete düşürdü. Ninemin göz bebekleri yoktu. Defalarca ve her defasında daha dikkatli bir şekilde baktım gözlerine. Göz bebeklerini göremedim. Kısa süre sonra ninemi kaybettik. Son nefesinde yine şarkısını mırıldanıyordu.
Ninemin ölümünden sonra uzun zaman kendimi toplayamadım. Masallarını kaleme almaya çalıştım ama bir türlü tamamını hatırlayamıyordum. Şarkısını mırıldanıyordum ama tamamlayamıyordum. Onun bu dünyadan yapayalnız gittiğini düşünüyordum. Her nereden geldiyse, orayı bir türlü unutamadı. Ağlamadı ama gözyaşlarını içine içine akıttı ninem. Belki gelincik tarlalarında ailesini bekledi durdu da şehre taşınınca o yüzden sarardı soldu. Son umutları tükendi. Ona ailesini bulmak artık imkansızdı ama yine de bunun için çabalamaya karar verdim. Gençliğin de verdiği o coşkulu hislerle ninemi terk eden ailesinin genlerini bulmak için bir laboratuvara kan örnekleri verdim. Amacım, DNA testleri ile genetik ve coğrafi kökenlerimi öğrenmekti. Kan verdiğim laboratuvar üç defa kan örneklerimi yeniletti. Bir defasında örnekleri karıştırdıklarını, diğerinde örneklerin bozulduğu için sağlıklı sonuç alamadıklarını söylediler. Son aradıklarında ulaşım masraflarını karşılamayı ya da beni evden aldırmayı teklif ettiler kabul etmedim. Mümkünse eğer annemin ve babamın da kan örneklerini istiyorlardı. Onu neden istediklerini sorduğumda, sonuçların karmaşıklığından şüphelendiklerini, genetik bir hastalık olup olmadığını incelemek istediklerini söylediler. Annem ve babam “Kanlarımızı çalacaklar, genetiğimizle oynar bunlar.” diye karşı çıktılar beni de ikna etmeye çalıştılar ama ben kararlıydım. Son örneği de vermiştim.
Örneği gönderdikten bir ay sonra beni laboratuvara davet ettiler. Son örneği Uluslararası Gen Merkezine göndermişler. “Bugüne kadar rastlamadığımız, tanımsız bir DNA örneği ile karşı karşıyayız. Ailenizdeki herkesin kan örneklerini almamız lazım. Bunun için sağlık bakanlığı ile de iletişime geçtik. Aileniz örnek vermezse, devlet savcılık kararı ile zorla kan örneği alacak sizden.” dediler. Bunun saçma olduğunu söylediysem de az sonra savcı ve bir alay polis beni Gen Merkezine götürmek için odaya girmişlerdi bile. Öncelikle sağlık kontrolünden geçirilmem gerekiyordu. Işığı gözüme tutan doktor, “Tahmin ettiğim gibi, göz bebekleri yok. Yani Uluslararası Gen Merkezinin şüphelendiği gibi, bir uzaylı ile karşı karşıya olabiliriz.” dedi savcıya fısıltıyla.