Sabahın ilk ışıklarıyla kendimi dışarı attım. Annem ve babamı umreye yolladığımdan beri bağ bahçe işleri bana kalmıştı. Ben de işimden bir süreliğine izin alıp köyün temiz havasına kaçtım. Annemler gelene kadar bahçedeki ufak tefek işleri halledecek hem de uzun zamandır mola vermek istediğim metropol hayatından uzaklaşacaktım.
Annem ve babamla yaptığım anlaşma oldukça kârlıydı çünkü ben köydeki işleriyle ilgilecektim onlar da bana umrede hayırlı bir kısmet için dua edeceklerdi. Bazen konusu çok açıldığı için sıkboğaz olsam da içten içe artık evlenmem gerektiğini biliyordum. Koskoca yirmi dokuz yıl geçti ben ise o iş senin bu iş benim koşturmaktan hayırlı bir kısmet bulup evlenemedim. Annem ve babamın duasının sonuçlarını heyecanla bekliyordum.
Evimizin hemen arkasındaki tarlaya girdim ve işe koyuldum. Tarladaki yabani otları temizledim ve olmaya başlayan sebzelerin birazını topladım. İki gün öncesine göre bir hayli büyümüş olan mor lahanalar gözüme ilişti. Mor lahananın tadına pek bayılmasam da o an canım mor lahana salatası çekiverdi. Bu yersiz istediğimi geri çevirmeye de pek niyetim yoktu. Olmuşlarından üç mor lahana toplayıp kenara bıraktım. Öğleye yakın bir saatte tarladaki işim bitinde mor lahanalarımı ve iki üç günde bir gelen pazarcılara satmak için topladığım sebzelerimi alıp eve gittim.
Biraz marul, havuç, domates derken içine ne bulduysam koyduğum salatamın başrolünü de poşetten çıkardım. Fakat mor lahana biraz garipti. Henüz toplayalı birkaç saat geçmesine rağmen yapraklarının bir kısmını salmıştı. Sanki çiçek açıyormuş gibi açılan mor lahanaya anlam veremedim. Şehirde olsam da pazardan almış olsam hiç böyle değişik şekillere girmezdi. Fakat bunu önemseyecek vaktim yoktu. Salata mideme inmeyi bekliyordu. Mor lahananın önce açılan yapraklarını sonra da geri kalanından bir kısmını doğradım. Zeytinyağı, tuz ve salatamız hazırdı.
Bomboş evde şirketin işlerinden uzak bir hayat yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyordum. Bir elimde salatam diğer elimde kumandam televizyonda o kanal senin bu kanal benim geziyor, entellektüel olan ne varsa bir kenara bırakıyordum.
Akşamüstüne doğru salatam bitip de televizyonun karşısında uyuyakalınca bölük pörçük rüyalar gördüm. Rüyaların sonuncusu annem ve babamın umreden dönüşte eli yüzü temiz helal süt emmiş bir kızı kolundan tutup getirmesiydi. Ben tam ne kadar da güzel bir hanımefendiye benziyor diyecekken kız bana yüzün dönünce dehşete kapıldım. Aman Allahım kızın yüzü mosmordu. Anneme seslenip “anne bu kız kangren mi oldu?” diye bağırıyordum ama annem beni duymuyordu. Her bağırışımda annem biraz daha uzaklaşıyordu. Sonra bir derinliğe çekiliyorum gibi oldu. Kız benden uzaklaştı ve her yerim karıncalanmaya başladı. Derken uyandım. Televizyon karıncalı ekran gösteriyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu, kim olduğumu anlayamadım. Beynimin içi zonkluyor, gördüğüm rüyalar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Fakat gözümün önünden geçip gitmeyen tek şey mor yüzlü kızdı. Korkuyu üstümden atamıyordum. Kalkıp perdeleri çektim. Salata kasesini mutfağa koydum. Elimi yüzümü yıkamalı ve kendime gelmeliydim. Hızlı adımlarla banyoya girdim ve musluğu açıp iki üç kez hızlıca suyu yüzüme çarptım. Beni asıl bekleyen felaketin başımı kaldırdığımda aynada karşılaşacağım şey olduğu bilmiyordum.
Aynaya bakmamla iki üç adım geri gidip kirli sepetini devirmem bir oldu. Aynada bana benzeyen bir adam vardı fakat yüzü mosmordu. Korkudan dakikalarca aynayla bakıştım. Neler olduğunu anlayamıyor yüzüme dokunuyor, yüzümü yıkıyordum. Fakat değişen hiçbir şey olmadı. Aynada gördüğüm suretin üstünden iki saat geçmişti ve hâlâ yüzüm mosmordu. Neden bunları yaşıyor olduğumu düşünmeye başladım. Sonra çok da düşünmeden mor lahana yediğimi hatırladım. Yapraklarını salan, bir garip duran şu mor lahanayı yemiştim. Poşette duran diğer iki mor lahanaya baktım. Onlar da yapraklarını salmış, ezik bir hâl almıştı ve kötü koku yayıyorlardı. Kendimi kokladığımda aynı kokunun benden de geldiğini fark ettim. Galiba ölüyordum. Mor lahananın beni ölüme götüreceğini bilmezdim. Annemleri aramak geldi aklıma fakat vazgeçtim. Ölüm haberimi vermek ve onları telaşlandırmak istemedim. Köyde tanıdığım, güvenebileceğim ve beni bu halimle görünce şaşırmayacak kimse var mı diye aklımdan geçirdim. En azından hayatımın son dakikalarında yanımda olabilecek bir insan aradım. Nazif. Geçen gün bakkalda gördüğüm genç. Temiz yüzlü bir delikanlıydı. Yanımda olmasını istediğim kişi olabilirdi. Hemen aradım ve yarım saate yanıma geldi.
Nazif’e en başında korkmamasını söyleyerek kapıyı açtım. Biraz korktu yine de. Fakat alışması zor olmadı. Nazif’in sorduğu çok mantıklı bir soru vardı: Abi ambulansı aradın mı? Aptal kafam. Ambulansı neden aramamıştım ki?
Geçen bir saatin ardından hâlâ ölmemiş bir vaziyette yanımda Nazif, başımda bir serumla ambulansın içindeydim. Gidilebilecek en yüksek hızla hastaneye götürüldüm. Fakat o gece ilçe hastanesi çok detaylı bir tahlil yapılması gerektiğine karar verdi ve bu tahlil için ilçe hastanesi yeterli kalmıyordu. Bir sonraki günün ilk ışıkları pencereyi aralarken ambulansın arkasında şehre indik. Nihayetinde kaçmak için yer aradığım şehre mor suratla bir ambulansın arkasında geri gelmiştim.
Birkaç gün müşahade altında kaldıktan sonra doktorlar ölmediğime karar verdiği için müşahadeden çıktım. Kan testi vermemin üstünden geçen iki günün ardından sonuçlarım çıkmıştı. Doktor beni yanına çağırdı fakat yüzünde gergin ve anlamsız bir ifade vardı.
“Salim bey öncelikle çok geçmiş olsun. Verdiğiniz kan örneğini detaylıca inceledik. Gerçekten yaşadığınız durumu tarif edebiliyor değilim. Çünkü pek karşılaşmadığımız türden bir hastalık. Kan tahlilinizde gözle görülebilir bir olumsuz durum yok fakat… Fakat nasıl söylenir bilemiyorum ama kromozom sayınızı inceledik. Kromozom sayınız 18!”
Doktoru donuk bir ifadeyle dinlerken on sekiz kromozom olduğumu duyunca kahkahayı patlattım. Uzun bir süre gülmeme rağmen doktorun hâlâ aynı anlamsız ifadeyle bana baktığını fark edince gülmeme son verdim. “Ne diyorsunuz doktor bey kromozomlarına ne olmuş? Test yanlış mı sonuç veriyor?”
“Test yanlış değil Salim bey. Kırk altı olması gereken kromozom sayınız on sekize düşmüş. Gerçekten tıp tarihi hiç rastlamadığı bir şeyle karşı karşıya. Son yediğiniz yemekte mor lahana olduğu tespit edildi. Mor lahananın da kromozom sayısı on sekiz. Yalnızca bir zehirlenme vakası gibi durmuyor. Sanki… Sanki mor lahana içinize işlemiş gibi.”
Bir kahkaha daha patlattım fakat bu sefer ciddileşmem uzun sürmedi. “Peki doktor bey ne yapacağız?”
“Sizi müşahade altında tutmaya devam edeceğiz. Bu sırada da ülkenin en iyi doktorlarına haber göndereceğiz. Sizi detaylıca incelememeniz gerekecek. Ancak müsterih olun, ölüyor gibi gözükmüyorsunuz. Sadece…”
“Sadece ney doktor bey?”
“Nasıl denir bilemiyorum, sadece mor lahana gibi gözüküyorsunuz.”
Bu sefer gülmemiştim. Doktor da şaka yapıyor gibi değildi.
Hastanede bir haftalık süre zarfında girmediğim tomografi, test, röntgen, MR kalmamıştı. Her geçen gün yeni bir doktorla karşılaşıyor, her birini eli boş dönüyordu. Fakat benim yüzümde herhangi bir iyileşme olmuyor,hastane koridorlarında koca bir mor lahana gibi geziyordum. Diğer hasta ve çalışanların da mor yüzüm oldukça ilgisini çektiği için her gün en az on kişi kapıdan bakıyor, geçmiş olsun diyor geri dönüyordu.
İkinci haftada oldukça ilginç bir şey oldu. Hastanede yüzü mor olan başka biri daha geldi. Doktorlar yaptıkları tahlillerde yine on sekiz kromozomla karşılaşmışlardı. Bu mor yüzlü insanla tanışma şerefine erişmek istedim. Odasını bulup kapısını çaldım ve içeriden nazik bir ses “Giriniz lütfen.” diyiverdi. Kapıyı mahcubiyetle açarak içeri bir bakış attım ve benim yaşlarımda bir hanımefendiyle göz göze geldim. Yüzü mosmordu. Onun da bana şaşkın şaşkın bakan gözleri arasında kapıyı hızlıca geri kapattım. Olamaz! Bu kadın rüyamdaki kadındı. Kapıyı tekrar çalıp içeri girdim.
Birbirimizin mor yüzlerine bakarak bir tanışma gerçekleştirdik. Onu rüyamda gördüğümü söylemedim.
Yaşadığımız bu garip olay üzerine yer yer üzgün, yer yer kahkaha atarak konuştuk. Üstümüze yapışan mor lahana olma illetinden nasıl kurtulacağımızı bilememenin verdiği anlamsız bakışlarımız vardı.
Günler geçiyor, yüzü mor olarak hastaneye gelen kişi sayısı artıyordu. Biz de birbirimize mor arkadaşım dediğimiz fakat aslında ismi Asude olan hanımefendiyle her geçen gün daha da derin sohbetler ediyor, birbirimizi yakından tanıyorduk.
Annem ve babamın aradığı bir gün onlara başımdan geçenleri anlattım. Telaşlandılar ve dönmek istediler. Aynı gün ülke düzeyinde artan mor lahana yüzü vakaları sebebiyle ülke giriş çıkışları durduruldu. Benimle röportaja gelen muhabirleri bu hastalığın öncüsü olmanın buruk bir gururuyla karşılıyordum. Hastalık insanlar arasında yayılmadığı için temas konusunda problem yaşamadık fakat mor lahanalardan uzak durulması gerekiyordu. Mor lahanayı her yiyen kromozomlarını feda ediyor ve mor lahanayla kromozom kardeşi oluyordu.
Dünya genelinde artan vakalar sonucu insanlar mor yüzlüler ve normal insanlar olarak ikiye ayrıldı. Hastanede geçen bir ayın üstüne hiçbir çare bulunamayan hastalığımı da alıp köyüme geri döndüm. Yeni bir salgın gelmişti: moryüz-26
Son dakika haberleri birbirini kovaladı. “Mor lahanalar insanlara savaş açtı.”
“Kromozomlarımızı çaldılar!” Ve daha niceleri gelip geçti.
Annem ve babam umre için gittiği Mekke’de iki sene kaldı ve hem Hac hem de umre yapmış oldular. İki Ramazan ayını da kutsal topraklarda geçirmekle nasiplendiler.
Mor lahanaların kökü kuruyup da kimseler mor lahana ekmeyince insanların yüzü normale dönmeye başladı.
Karantinadan çıkar çıkmaz şehre inip iki yıl önce kaldığım hastaneden Asude’nin adresine ulaştım. Kaldığı mahallesinden Orkestra şefi olarak iş yaptığını öğrendim. Devlet konservatuarına gidip onu bir salonda yalnız başına piyano çalarken buldum. İstemeden de olsa sessizce yaklaşmış olacağım ki beni loş ışığın altında görünce birden irkildi. Sonra beni tanıdığı için gülmeye başladı. Ne söyleyeceğimi, nasıl bir cümleyle giriş yapacağımı bilemeden dilimden şu cümle döküldü: “Selam, görüşmeyeli pek beyazlaşmışsın mor arkadaşım.”