Şeyh'imin Hırkasında Değilim

Fatma Ünsal

Şeyh’imin hırkasının cebinden çıktım bir sabah. Kıvrılmış uyuyordum, rüyamda solucandım. Tam dergâhın bahçesindeki bir saksının toprağına dalıyordum ki uyandım. Şeyh’im cebini dikmişti. Dikişlerin sökülme sesine uyandım. Derken elini attı cebine. Gül kokulu elini yavaşça dolandırdı cepte. Hadi Hacı, diyen sesini duydum. Hadi, tırman bakalım elime. Yakaladım parmağının tekini. Cılız dokunuşu hissetmiş olacak ki elini cebinden çıkarmaya başladı. Korktum nedense. Hırkanın cebinde korunuyordum, hep Şeyh’imleydim. Kimi dünyalık imtihanlardan azadeydim. Şimdi ne olacaktı? Yaşamak beni kaç yerimden bıçaklayacaktı?

Şeyh’im elini kilime doğru uzattı. Yere yaklaşınca sıyrıldım parmağından indim. Baktım, gözünü dikmiş bakıyor bana. Ama iyice eğilmiş. Minicik bir mürit başka nasıl görülsün? Başım önümde bekledim o bir şey diyene kadar. “Vakit tamam Hacı,” dedi tebessüm ederek. Sonra elini yüreğinin üstünde gezdirdi: “Buraya ilham olan doğruysa vakit tamam. Seni hırkamda ilelebet taşıyamam. Keşke ben de doluverseydim Şeyh’imin cebine. Amma benim sonum da seninki gibi olurdu. Bir sabah sökerdi Şeyh’im dikişi ve çık, derdi. Çık da yaşa. Yaşa ki öl.” Yaşardım yaşamasına, ölürdüm Allah öl derse ölmesine ama bundan ziyade Şeyh’imin vakit tamam demesi içime işledi. Hani anlar gibi oldum ne dediğini ama geri yok ettim anladığımı. Anlamak, yüktü. O an bu yükün altına girmek istemedim. Baktım hırkasının cebi açık. Baktım gel geri gel geri diyor bana. Bir an düşünmedim. Hırkaya doğru koştum. Şeyh’imin yüzüne bakmadım bunu yaparken. Bakışı da emirdi çünkü. Adımların çok ufak olduğundan ulaşmam vakit alacaktı ama yine de son hız koştum. Mesafe azalmıştı bereket. Oh, dedim oh. Cebe geri bir atlarsam daha yapışır çıkmam oradan, oh. Derken ayağım yerden kesildi. Havalandım. Aman Allah’ım, öldüm de ruhum mu uçuyordu yoksa?

Baktım ki tam Şeyh’imin kafasının önündeyim. Tutmuş sırtımdan, beni havalandırmış havalandırmış, hizasına amma epey hizasına getirivermiş. “Bana bak Hacı,” diye gürleyince elinde yaprak gibi titredim. “Bana bak Hacııı, niyetini anlamadım mı sandın? Geri dönmek yok artık. Böyle tamam olunmaz. Havayı çeke çeke adam olacaksın. İnsanların arasında dolaşa dolaşa, onların çelmelerine takıla düşe, olacaksın. Yanacaksın Hacı, lafların milyonunu duya duya yanacaksın. Cep yok artık. Şimdi doğru hücrene. Yarına böyle kaldıramam seni. Koca adam olacaksın. Hadi, yallah.” dedi, küçücük cüssemi yere bıraktı, parmaklarıyla da iteledi beni. Yüzümü ona döndüm, başımı eğdim, geri geri ayrıldım huzurundan. Edebi erkânı da unutmuş değildik ya.

Hücreme yaklaştığımda kapının kapalı olmasından korktum. Nasıl açardım? Bereket versin aralıktı da süzüldüm içeri. Zorlaya zorlaya kapattım. İçeride mumlar da ocak da yanıyordu. Şeyh’im hazırlatmış olmalıydı. Hücremi görünce duygulandım. Dünyadaki mekânımdı. Bir yatak vardı, bir de bakır ibrik. Fazladan bir çarık. Şeyh’im buraya ilk geldiğimde hediye etmişti. Lakin hiç giymedim. Kıyamadım, utandım. Küçücük cüssemi sürükledim yatağa doğru. Tırmanıp uzandım. Baktım ki yine kıvrılıyorum. Güldüm bu hâle. Nice zamandır cepte kıvrılmaya alışmıştım. Düzelttim vücudumu. Yattım sağıma duasıyla uzandım.

Gece boyu garip garip düşlerle uğraştım. Birileri geldiler, hücreme doluştular, beni yatağımdan sürükleyip sürükleyip yere attılar. Ben yatağıma döndüm, onlar tekrar tekrar yere attılar. Yahu durun, aylardır rahatça uyumadım bırakın, dedimse de dinletemedim. Sonra yere bir hırka serdiler. Bembeyaz. Dikişsiz. Cepleri kendinden. “Gel,” dediler. “Hırkanı getirdik gel.” Baktım hırkaya, ürktüm. “Yok,” dedim. “Olmaz. Bu Şeyh’imin hırkası değil ki. Gelmem.”

İçlerinden en uzunu yanaştı. Yüzü kapalıydı. Beni Şeyh’imin sırtımdan tutması gibi tuttu. Beyaz dikişsiz hırkanın cebine bıraktı. Biri de ben cebe girer girmez cebi dikmeye başladı hızlı hızlı. Bütün gücümle ittim o dikiş yapan parmakları. İğne saplandı dikişi yapana. Hemen çıktım kaçtım oradan. Şeyh’imi bulmaya koştum. Tam postuna yaklaşmıştım ki uyandım. Hem de insan cüssemle. Ellerim ayaklarım vücudum… Artık bir cebe sığamayacak ebattaydı. Yatağımda değildim. Kilimin üzerinde kıvrılmıştım. “Hacı,” dedim. “Cebi özledin galiba.”

Sabah namazı vaktiydi. Abdestimi aldım. Namazımı kıldım. Avluya çıktım. Yârenlerden birkaçına selam verdim. “Nerelerdeydin yahu?” dediler. “Hacı hacca mı gitti acaba?” diye gülüştüler. “Gitmedik lakin sığınabileceğimiz en güzel yerlerin ikincisine sığındık elhamdülillah.” deyip geçiştirdim. Kış, yeni yeni gidiyordu belli. Bahar, çimenlere bakılırsa yeni baş veriyordu. Şeyh’im uyanmıştır, diye düşündüm. Huzuruna varsam, düşümü anlatsam, diye içimden geçiriyordum ki yârenlerden biri bana işmar etti. Gel, Şeyh’im seni ister huzura, dedi. Uçtum hemen. Vardım kapısına.

Kapısına geldim, üstümü başımı düzledim. Deriin bir nefes aldım, usulca verdim. Tıklattım kapıyı. Gel, diye ünledi içeriden. Başım önde girdim huzura. “Beni emretmişsiniz Şeyh’im.” dedim. “Kılığını bulmuşsun Hacı.” dedi. Sesinden tebessüm ettiğini tahmin ettim. Ben de tebessüm ettim. “Bulduk Allah’ın izniyle Şeyh’im.” dedim. “Biraz daha sürükleyelim bakalım.” “Kaldır başını.” buyurdu. Usul usul kaldırdım başımı. Bir de ne göreyim? Rüyadaki beyaz dikişsiz hırka Şeyh’in önünde yerde. Tıpatıp aynısı hem de. Cepleri var kendinden. Bir tane dikiş yok. Aynısı işte. Hırkayı görünce ürktüm. Geri çekildim bir adım. “Nasıl olur?” dedim usulca. “Nasıl olur? Düşümdeki hırka bu Şeyh’im.” “Düşün de gerçeğin de birdir Hacı.” buyurdu. “Vakit tamam dedimdi, bir daha diyorum işte: Vakit tamam Hacı, giy bakalım bu hırkayı.” O an dondum kaldım, ne bir adım geri gidebildim ne bir adım ileri. “Şeyh’im nasıl olur?” diyebildim. “Olur Hacı, olur. Giy hele.” dedi Şeyh. Çaresiz uzandım, elime alınca fark ettim ki kefendendi hırka. Dünyanın ahirete en yakın kumaşından.

Hırkayı giyince Şeyh yeri işmar etti. “Uzan şimdi.” dedi. İçimden itirazlar yükselse de sesimi çıkarmadım. “Sesini kıs.” buyurdu derken. İçimi de susturdum. “Kapat gözünü.” dedi. Kapattım. “Öldün Hacı. İşte kefenine kendi ayağınla girdin. Şimdi bu cenazenin namazını kim kıldıracak Hacı?” dedi. Ölü olduğumdan sesimi çıkaramadım. “Siz kılsanız yârenlerle Şeyh’im.” diyecek oldum geri susturdum içimi. “Ben kıldırmam namazını Hacı. Yârenleri de çağırmak yok. Kalk da kendin kıldır kendi namazını.” buyurdu. “Nasıl olur? Ben kalkınca yerimden, geride kim kalır da namazını kıldırırım?” diye içimden geçirdim yine. Ah Hacı, insan olmanın tüm falsolarını üstünde toplamış, ders almaz Hacı. “Kalk Hacı kalk, kalır yerinde kalacak olan kalk. Ölü bekletilmez.” diye gürleyince mecbur kalktım yerimden. Ölünün başına geçtim. Yüzüne baktım, kendimi gördüm. Bedenim kıpırtısız yatıyordu önümde. Gözlerim kapalı, ağzım mühürlü. Çenem bağlı. Yatıyordum önümde.

Er kişi niyetine. Başlamadan sordum Şeyh’e: “Nasıl oldu bu Şeyh’im? Şimdi ben ölü müyüm diri miyim? Ben hangisiyim? Yerde yatansam bu merak içinde size bakan kişi kim? Size bakansam bu yerde yatan kim? Aklımı tutamam Şeyh’im. Medet.” diye inledim. Kendimi ayağına attım.

Hiddetlendi bana Şeyh’im: “Kalk ayağa.” dedi. “Ölüler bekletilmez. Toprağı da bekler onu daha. Hadi. Kıldır.”

Er kişi niyetine. Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya. Şu erkek için duaya. Allaaahuekber!

“Gür sesle Hacı, gür sesle!” diye ünledi Şeyh’im. Yerde yatan suretime baktım. Solmuştu iyiden iyiye.

Sübhaaaneke Allaahümme ve bi hamdik.

“Öldün ha Hacı. Öldün mü Hacı?”

“Gür sesle Hacı, gür sesle.”

Ve celle senâuk.

Allaaahuekber!

Nasıl bilirdim beni Hacı?

“Dünyalık laf sokma.” diye ünledi Şeyh’im. “Sus!”

Esselamu aleykum ve rahmetullaaah.

“Öl Hacı, öl.” dedi Şeyh’im. “Yüzüne bak.”

“Öldüm Şeyh’im,” dedim. Helallik istemeden yerdeki hırkama girdim.

Bedenime değince üşüdüm. Öldüm Şeyh’im, dedim. Gözlerimi yumdum.