Cemaate dönüp, “Merhuma hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sordum. Hep birden “Helal olsun!” diye cevapladılar. Ağlamaklı sesiyle “Helal olsun.” dedikten sonra burnunu çeken Sabri içime dokunmuştu. Yıllarca aynı masada okey oynadığım arkadaşım Sabri, bugün en yakın arkadaşını toprağa verecek, belki kahveye bir daha uğramayacaktı. Belki doğacak olan çocuğuna Nazmi ismini koyacak arkadaşının hatırasını yaşatmak isteyecekti. Gözümle Sabri’yi aradım ama bulamadım. En önde olmasını beklerdim ama demek tabuta yakın olmak istememişti. Aynı soruyu ikinci defa sormak için nefesimi içime çekmiştim ki arkadan ağlayan ama öfkeli bir ses “Helal etmiyorum!” deyiverdi. Bunu söylemek için en uygun zamanı, herkesin susmasını beklemişti. Ne demek tabut başında hakkını helal etmemek? Ayak tırnaklarıma kadar bir uyuşma geldi. Ruhum titredi. Ses, kulaklarımda defalarca çınladı. Hatice’nin sesiydi bu. Tüm gözler, aynı anda tüm yüzler ve cenaze namazında hazır bulunan bedenlerin çoğu Hatice’ye dönmüş, kimi hayretle, kimi öfkeyle, kimi kınayarak ona bakıyordu. Hatice duruşunu hiç bozmadı. Gözleri ve burnu kızarmış, yüzünde üzüntüden çok öfke vardı. Haklıydı. Soruyu tekrar sormaya cesaret edemedim.
Birkaç kadın hızla Hatice’nin yanına gitti. Biri koluna girdi, öbürü elindeki yarım su şişesini Hatice’nin ağzına götürdü. Bir diğeri Hatice’nin ellerini kolonyayla ovmaya kalkıştı ama Hatice hepsini reddetti. Kardeşim öfkeyle Hatice’nin üzerine yürümek üzereyken, iki yanından koluna girip engellediler onu. Ayakta zor duran annem bayıldı, elinde su şişesi olan kadın bu defa anneme koşup yüzüne su serpmeye başladı. Annem ağzını sımsıkı kapatmış, boğazından hırıltılar gelerek yumruğunu sıkıyordu. Bir kadın annemin ellerini açmaya çalışıyor, diğeri başını dizlerine almış saçlarını okşayarak onu kendine getirmeye çalışıyordu. Babam ön safta bir tabuta bir bana bakıp, içli içli, Hatice’ye hak vere vere ağlamaya devam ediyordu. Dev gibi adam Hatice’nin “Hakkımı helal etmiyorum!” nidasıyla küçülmüş küçülmüş, neredeyse bastığı taşlara eriyip akmıştı. Hatice’ye döndüm. Yalvaran gözlerimi gözlerine diktim. Yüzüme dik dik bakıp “Helal etmiyorum!” diye tekrarladı. “Bana kul hakkıyla gelmeyin.” emri geldi aklıma. “Cenaze iptal, dağılın!” diyesim geldi. Mümkün müydü, herkesten helallik alana kadar ertelenebilir miydi bu kutsal veda? Bugüne kadar duyulmuş görülmüş bir örneği yoktu. Varsa da ben bilmiyordum. Şansımı denemek istiyordum ama tabutun başından ayrılamıyor, ayağımı yerden kaldıramıyordum. Amel defterimi kendi kendime okumaya başladım. O ana kadar hep mutlu anlarımı hatırlıyordum ama şimdi gözümün önünden geçenlerin tamamı haytalıklarımdı, günahlarımdı.
Okul yıllarından beri Hatice’nin yollarına çıkar, kıza huzur vermezdim. Aklım fikrim onunla doluydu, kendimi zorla onun aklına sokmuştum. Ona kim yaklaşsa dünyasını dar etmiştim. Adını ananın dilini koparmıştım. Kimi zaman kitaplarının arasına mektup koydum, kimi zaman çiçeklerle yollarını bekledim. Sonunda onu ikna edip okulunu yarım bıraktırdım, askere gitmeden söz kestirip, dönüşümün ilk haftasında düğün dernek kurdurdum. Hatice, kendisine aşık bu adamın her değişiminde kahroldu. Önce beni ilgisizlikle suçladı. Sonra avarelikle. Borcum hiç bitmiyordu, Hatice çalışıp hem evin kirasını hem benim borçlarımı ödüyordu. Zamanla içkilerimi de ondan istemeye başlamıştım. Benimle evlendiğine bin pişmandı ama okulu bırakıp ana babasını karşısına aldığı için baba evine dönmeye de yüzü tutmuyordu. Çocuğumuz olmuyordu, doktor beni de kontrol için çağırmıştı ama “Erkek adamım ben, bende kusur olamaz.” deyip gitmemiştim. Hatice, yıllarca ilaç kullanmış, sağlığı bozulmuş, kilo almış, kilo aldıkça benim alaylarıma maruz kalmıştı. Yetmedi. Hatice’yi kadınlığından vurdukça vurdum. Eve ne zaman sarhoş gelsem, ona etmediğimi bırakmıyordum. Kolundan tutup kapıya bırakıyordum, gitmeyeceğini biliyordum. Bir defasında donma tehlikesi geçirmişti. Hastaneye götürmeye korkup, her yerini rakıyla ovdum. Kendine geldiğinde bana demediğini bırakmadı. Donup kalsa ya da şikâyetçi olsa hapsi boylardım. O yüzden sustum, belki de ilk defa susmuştum. Hatice konuştukça açıldı, açıldıkça konuştu o gün. Pişmanlığı, ahları gökleri tutmuştu ama bende tık yoktu. İki gün boyunca neredeyse durmadan ağladı. O zaman kalbim cız etmiş, ona acımış kendime kızmıştım. Adam olmaya karar verdim, ondan özürler diledim. Bu ilk defa oluyordu, o yüzden Hatice beni çabuk affetti. Bir güzellik geldi Hatice’ye. Yüzü gülmeye başladı. Birkaç ay mutlu olacağını sandı ama benim adam olacağım yoktu. Bu defa cebimde bir mektup yakaladı. Dünyası başına yıkıldı. Benim ailemi, kendi ailesini başına topladı. Valizini aldı eline gidiyorum diye tutturdu. Bir süre babasının evinde kaldı. Birkaç denemenin sonunda onu ikna edip tekrar eve getirmiştim ama gelmesi beni affettiğinden değil, babasının evinde de rahat edemediğindendi. Hatice’ye gün yüzü göstermemiştim, bana nasıl helal edecekti hakkını?
O gün, öldüğüm gün, sarhoş sarhoş eve yürürken, bir köpek takıldı peşime. Ne yapsam kurtulamadım ondan. En son taş attım hayvana. O da beni kovalamaya başladı. Evimizin olduğu sokağa kadar koştum. Sokağın girişinde İSKi’nin açtığı çukuru unutmuştum. Çukurun etrafındaki emniyet şeridine takılıp düştüm, düşerken de başımı çukurun kenarındaki taşlara çarptım. Çukura düştüğümde bayıldım mı yoksa sızdım mı bilmiyorum. Köpek birkaç kere havlayıp uzaklaştı.
Uyandığımda her yer karanlıktı. Nerede olduğumu anlamak için kalkmak istedim ama başımı tahta olduğunu düşündüğüm bir cisme çarptım. Bu, birkaç defa tekrarladı. Sonra etraftan gelen ağlama seslerini duydum. Ağlıyorlar, arada bir adımı söylüyorlardı. Sesler yavaş yavaş cisme dönüştü. Annem, babam, kardeşim, Sabri… “Öldüm mü lan ben?” dedim, kimse cevap vermedi. Karanlık büyüyor, sesler büyüyor, ben korkudan küçülüyordum. Ölümü kabullenmek çok kolay oluyormuş, onu anladım. Tabuttan çıkmak için çabalamayı bıraktım. Tabutun başında ağlayanlar da zaten beni bir an önce gömmek için bekliyor gibiydi. Arkamdan birkaç gün durmadan ağlayacaklar, sonra yavaş yavaş herkes normal hayatına dönecekti. Hep böyle oluyordu. Bir süre sık sık hatırlayacaklar, dualar edecekler, perşembemde kıymalı pide ve lokma dağıtacaklar, kırkımda Mevlid okutacaklar, yıldönümlerinde belki sadece camide lokum dağıtıp görevlerini yerine getirmiş olacaklardı. Annem ve babam belki biraz daha uzatabilirdi bu ağıt serenomisini. Kardeşim beni kızgınlıkla hatırlayacaktır ama şimdiden affetmiş gibi ona yapmadığım abiliğimin günahlarını. Ya Hatice? Benden çok heba ettiği gençliğine ağlayacak, belki güzel günlerin hatrına bazen bir dua gönderecek. Evlenir mi acaba başkasıyla? Bir ara yüzünü görmek ister misin dediklerini duyduğumu hatırlıyorum, uzaktan baktı bana. Dokunmadı, ağlamadı. Birkaç saniye sonra yüzünü çevirdi, belki o zaman ağlamıştır, ben görmemişimdir.
Tabutu musalla taşına koyduklarında cemaatin arkasından ağır ağır, günahlarıma pişman bir şekilde kendime doğru yürüdüm. Erkekler ellerini önünde bağlamış, saygıyla cenaze namazını bekliyordu. Kadınların bazıları tülbenti ile ağzını kapatmıştı, bazıları elleri ile. Kimse musalla taşına doğru yürüyenin kim olduğu ile ilgilenmedi. Arkadan biri koşarak cemaate yetişti, birinin kulağına eğilip, “Kıymalı yarım saate eve getirilecek. Ayran da söyledim, milletin boğazı kurudu.” dedi. Diğeri “Limon da koysalardı.” dedi. Doğru, limonsuz kıymalı yenmez. Madem artık öldüm, arkamdan bana yakışır şekilde ağırlanmalıydı insanlar. Kimse aç gitmemeli hatta çantalarına da birkaç paket pide almalılardı. İkinciyi istemeye utananlar, arabada ya da evlerinde zıkkımlansınlardı. Helva kavuran oldu mu acaba? Ağzı tatlansın milletin. Tabağın dibini sıyırdıktan sonra bir de Fatiha okurlar, herkes görevini yerine getirmiş olur. Belki Fatiha’nın, belki kıymalının ya da helvanın hatrına birkaç günahım silinir, “Canına değsin.” derlerken dudaklarının kenarında kalan ayranı da ellerinin tersine silerler. Birkaç saat benim sandık diplerinde sararıp kalmış iyi huylarımdan bahsederler, sonra emekli maaşları, yolsuzluklar konuşulur, hükümet yıkılıp hükümet kurulurdu. Sonra kimsenin duymadığı yerlerde Hatice’ye hak verilirdi. Şimdiden başlamışlardı hak vermeye.
Hatice’ye dönen bedenler tekrar tabuta döndü. Ortalığı yeni ve sabırsız bir uğultu aldı. Hatice’yi susturdular. “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusunu tekrarlayamadım. Cenaze namazına başlayamadım. Tabuttan kalkıp Hatice’den af dileyemedim. Tabuta omuz veremedim. Keşke düştüğüm çukurda bulamasalardı beni. Orada çürüyüp kalsaydım da Hatice’den bu sözü duymasaydım.