Bu İlk Ölüşüm Değil

Hacer Noğman

Bu ilk ölüşüm değil.

Annem öldüğünde onun yokluğu beni de yavaş yavaş ölüme sürüklemişti. Kardeşime annemin yokluğunu hissettirmemek için gün gün yaşlandım. Hisarcık’tan taşındığımızda geride bıraktığım annemin boşluğunu daha çok hissettim. Annem öldüğünde geride kalmış biri olan ben, bunca geniş yeryüzüne rağmen dünyaya sığamaz olmuştum. Kalanın yaşadığı acı dayanılmazdı, bunu geçen her gün daha iyi anlıyordum, hissediyordum. Ama bunun için dargın olacağım kimse yoktu. Dünyada kimsem yoktu. Bunu idrak ettiğimde Hisarcık’tan yeni taşınmıştık. Annemi geride bırakıp şehre gitmiştik. Haftada bir ziyaret etsek bile iyiydi, diyordum. Kasabaya gitmek için uygun bir vakit bulmak babam için zor oluyordu. Babam için. Dünya artık babam için de daha zordu. Babam bana her baktığında gözlerinde benden kaçırdığı şeyi görüyordum. Bana ve kardeşime baba olmaktan başka anne de olmaya çalışıyordu ama ne kadar çabalarsa çabalasın bu boşluğu dolduramayacağını gözlerine her baktığımda görüyordum. Babama her baktığımda biraz daha ölüyordum.

Kardeşim serpilmiş yağız bir delikanlı olmuştu. Ona baktığımda çocukluğundan itibaren beraber geçirdiğimiz her günü görüyordum sanki. Etrafında olup bitenlerden bihabermiş gibi. Onunla gerçekleri konuşmamıştık hiç. Okulu, dersleri, sevdiği kızı, sevmediği öğretmeni, borç aldığı arkadaşını, dayak yediği oğlanı… Her şeyi konuşmuşuz ancak gerçekleri onunla konuşacak kadar kendimi hazır hissetmedim hiçbir zaman. Buna gerek var mıydı bilmiyorum ama kendi kaçışımın kaçtığım şeyi gözüme soktuğu gerçeğini hiçbir zaman göz ardı edemiyordum. Ömer üniversite sınavlarına hazırlanırken omuzlarına binmiş yükü babam da ben de görüyordum. Hayat telaşının yanına bir de sınav eklenmişti onun için. Ona kendi geçtiğim yolları anlatarak destek olmaya çalışsam da yaşaması gerekiyordu bazı şeyleri, bunu o da biliyordu, bunu o da söylüyordu. Bir gece sabaha olmak üzereyken odasından süzülen aydınlığa yaklaştım. Ömer ağlıyordu. Koca oğlan ağlıyordu. Odasına girip girmemek arasında gittim geldim. Karşılaşacağım manzara karşısında ne yapacağımı bilemezsem ne yapardım, bu korkuyla geri durdum. Birkaç dakika bekledim, yer yer burun çekmeler ağlamasını bölüyordu. Kapıyı sessizce araladım, elinde annemin fotoğrafı vardı. Beni görmedi, beni duymadı. Kapının eşiğine mıh gibi çakıldım, yutkundu. Hareket etmek istedim ama öylece kalakaldım. Yüreğimde bir ağırlık hissettim. O an bir kez daha öldüm sanki.

***

Babam beni odaya çekti, dakikalar sonra nikahımız kıyılacaktı. Bana ev reisliğinden, babalıktan ve kocalıktan bahsetti. Babamın gözlerinde endişe görüyordum. Annemle geçirdikleri kısa evlilik süresine rağmen o yıllarda biriktirdiği ne varsa bana anlatmaya çalıştı. Annemin yokluğunu hissettirmemek için sarf ettiği çabayı gizlemeye çalışsa da sakalayamıyordu. Saklayamadığını anladığımı ona belli etmiyordum kendimce ama gözlerim ne âlemdeydi bilmiyorum. O gün evlendim, eşime takılarını teyzem taktı. Anne yarım. Eşim teyzemin elini öptü. Ben o gün babamın gözüne hiç bakamadım. O gün bir kez daha öldüm.

Evimizin tatlı meyvesi dünyamızı şenlemiş iken ben henüz otuzumda bile değildim. Ömer ise akademiye gömülmüştü. Babam Ömer’in de evlenmesi ile evlenmeyi düşünüyordu. Bunu bana söylediğindeki çekimser tavrını garipsemiştim. Onu anlıyordum, Ömer’den de çekiniyordu bu yüzden biraz daha vakti var, diye düşünüyordu; bunu hiç ondan duymasam da bunu söylediğini biliyordum. Kızım, Leyla büyüyecekti. Ona baktıkça bir yoklukla karşılaşma ihtimali beni korkutuyordu. Bu koca dünyaya henüz alışmamışken elinden tutan birinin elini bırakmasını kim nasıl anlatırdı ona? Ben baba oldum. Ama annesizliğin yaşı yokmuş. Bu öyle bir yoklukmuş ki, hayatımın temelindeki sağlam iki taştan biri yokmuş da üzerine hayatımı bina etmişim de, her rüzgâr estiğinde oradan gelen soğukla üşüyormuşum gibi. Ben baba oldum, koskoca baba. Ama baba olduğum gece hüngür hüngür ağladım balkonda. Annemi özledim. O gece bir kez daha öldüm.

Beş yıl geçti. Ömer evlendi. Oğlu oldu. Eşini çok seviyor. Benim ikinci kızım oldu. Dünyayı nasıl alıp koptuysan öyle gider derlerdi. Öyleymiş. Şimdi uzaktan baktığım hayatımdaki tüm insanlar saf saf dizilmiş, hepsi benim için toplanmış gibi. Beni uzaktan öylece izlemişler yıllarca, son kez benim için toplanmışlar gibi. Dün babamı toprağa koyduk. İşte bahsettiğim o iki taştan diğeri kum kum toprağa karışmıştı. Rüzgâr esmese de üşüyordum artık. Her yerden soğuk almaya müsait, yamalarla kendini sağlamaya almaya çalışan ahşap bir ev gibiydim. Önümde inci gibi dizilmiş herkesin yüzüne tek tek baktım. Hepsinde bu dünyanın mavisi, yeşili, sarısından vardı. Hepsi bir ölüşü izlemişti yıllarca. Hepsi benim ölümümü izlemişti yıllarca. Yaşadıklarım ilk ölüşüm değildi, ama baba olunca insan anlıyormuş, babam ölünce ben de ölmüştü. Şimdiye dek geçen ömrümü, yolun yarısını, öldüm sandığım her günümün cenaze namazını kıldırmak üzere sırtımı insanlara döndüm.