Cenazeme geldiler. Hepsi. Ben hariç kimse eksik değildi. Bu bile bir başarı sayılır. İnsan hayatı boyunca bir türlü toparlayamadığı kalabalığı, ölümünde zahmetsizce bir araya getiriyor. Demek ki yaşamak yanlış strateji. Tabutun içindeydim. Tabutun dışındaydım. Hangisinin daha gerçek olduğuna karar veremedim. Ama dışarıdaki daha işe yarar görünüyordu. En azından yürüyebiliyordu.
“Safları sık tutun,” dedim.
Sesi kim çıkardı bilmiyorum. Belki ben. Belki benden geriye kalan alışkanlık. İnsan öldükten sonra bile alışkanlıklarını bırakmıyor. Demek ki en büyük organ kalp değil, tekrar. Cübbeyi giydim. Birinin omzundan aldım. Adam itiraz etmedi. Çünkü ölümün yanında mülkiyet küçük kalır. Bunu herkes bilir ama sadece cenazelerde hatırlar. Ellerimi kaldırdım. Ağır değildi. Oysa eskiden… Ellerimle bir sürü şeyi taşırdım. İnancı, korkuyu, mahalleyi, bakışları. İnsanların gözleri ağırdır. Üzerine değdi mi, taşırsın. İster istemez. Şimdi kimse bana bakmıyordu. Herkes tabuta bakıyordu. Bu yüzden ilk kez rahattım.Namazı kıldırdım. Kendime. Kendi arkamda saf tuttular. Hayatım boyunca kimse arkamda durmamıştı bu kadar düzgün.
Tabutu kaldırdılar. Ben kenara çekildim. Bir an düşündüm: Peşinden gitmeli miyim? Gitmedim. Çünkü nereye gittiğini biliyordum. Aynı yere yıllardır gidiyordum zaten. O yüzden yön değiştirmek istedim. Ölmek değil, kaçmak istedim. Mahalle daraldı. Sokaklar eskisinden daha kısa geldi. Ya ben büyümüştüm ya da dünya küçülmüştü. İkisi de aynı kapıya çıkar: Sığamamak. Bir çocuk top oynuyordu. Top bana çarptı. Ayağımda durdu. Çocuk “atsana” dedi. Topa baktım. Bu dünyada en masum şeyler bile iade bekler. Top bile geri verilmek ister. Vermedim. Çocuk yüzüme baktı. İlk kez biri bana, ölü değilmişim gibi baktı. “Niye?” dedi. “Çünkü artık hiçbir şeyi geri vermek zorunda değilim,” dedim. Çocuk anlamadı. İyi ki anlamadı.
O sırada kadın geçti. Saçları açıktı. Sonra değildi. Sonra yine açıktı. Kafasının üstünde dolaşan elleri, sanki kendine ait değilmiş gibi kararsızdı. Bir şeyden kaçıyor ama nereye sığınacağını bilmiyordu. Onu izledim. Ben bitirmiştim. O başlıyordu. Ve başlamak, bitirmekten daha acımasızdır. Çünkü bitişte kesinlik vardır. Başlangıçta ihtimal. İhtimal ise insanın en büyük işkencesidir. Bakkalın önünde iki kişi konuşuyordu. “Gördün mü adamı?” dedi biri. “Hangisini?” dedi diğeri. “Öleni mi, gezeni mi?” Güldüler.
Akşam sahile indim. Deniz pis görünüyordu. Ya da ben ilk kez kirini görüyordum. İnsan temizken her şey temiz görünür. Kirlenince dünya da kirlenir. Bu yüzden temizlik bir yanılsamadır. Bir banka oturdum. O da geldi. Yürüyordu. Bu kez daha yavaş. Saçları yarı kapalıydı. Kararsızlık, insanın en görünür kıyafetidir. Yanımdan geçti. Göz göze geldik. O an, onun içinde bir şeyin kırıldığını gördüm. Sessizce. Gürültüsüz. Cam gibi değil, kemik gibi. İçeride. O da bende bir şeyin eksildiğini gördü. Eksilmek hafifletir. Ama insan hafifleyince uçmaz. Savrulur. Eve döndüm. Kapıyı açtım. İçeri girdim. Her şey yerindeydi. Bu da bir sorun. Çünkü değişen sadece bendim. Dünya sabit kalınca, değişen hep yanlış görünür. Sandalyeye oturdum. Eskiden bu sandalyede düşünürdüm. Şimdi düşünmemeye çalıştım. Çünkü düşünmek, eski halime ait bir lükstü. Artık masraf yapmak istemiyordum. Cebimi yokladım. Boştu. İyi. İnsan boşalınca yer açılır. Ama neyin dolacağını kimse seçemez.
O gece kadın aynanın karşısında durdu. Saçlarını topladı. Bıraktı. Tekrar topladı. Bu bir karar değildi. Bu bir hastalıktı. İnsan bazen seçmez, sürüklenir. Ama sürüklenirken seçtiğini sanır. En büyük yalan budur. O hâlâ yaşıyordu. Ben ise yaşamayı bırakmıştım. Arada ince bir fark var. Biri acıtır, diğeri sadece boşluk bırakır.
Mahalle sustu. Çınar ağacı kıpırdadı. Rüzgâr yoktu ama yine de sallandı. Belki de ağaçlar bizden daha dürüsttür. Sebep aramazlar. Ben uyumadım. Uyumaya gerek yoktu. Çünkü ben zaten çoktan kapatılmıştım.Ama o hâlâ açıktı. Ve açık kalan her şey, eninde sonunda bir şey alır içine. Ya inanç. Ya şüphe. İkisi de aynı yerden girer. İkisi de insanı değiştirir.