Nefs-i Baki

Dilber Yeliz Yılmaz

İkindi güneşi eski caminin avlusuna eğri bir bıçak gibi düşerken musalla taşının üstünde kefene sarılı uzun bir sessizlik duruyordu. Taş, daha önce nice ölünün ağırlığını taşıdığı için mi bilinmez, o gün de soğukluğunu kimseye belli etmeden içine çekmiş; kenarlarında kurumuş gül suyu lekeleri, çınarın gölgesinde ince ince titremişti. Cemaat, ayakkabılarını avlunun taşlarına sürte sürte üç saf hâlinde dizildi; herkes kıbleye döndü. Kimse yüksek sesle konuşmadı, yalnızca rüzgârın çınar yapraklarını birbirine değdiren kuru hışırtısı duyuldu. Baki Hoca, her zamanki cübbesiyle musalla taşına yaklaştı. Sarığını düzeltti. Siyah takım elbisesine bir bakış attı. Tabutun yeşil örtüsünde yazanı okudu:

“Artık ecelleri geldiği zaman ne bir an ertelenir ne de öne alınır. (Nahl Suresi, 61.ayet)”

Yutkundu. Yüzü sakindi. Öyle sakindi ki insan onun içinde bir şeylerin çöktüğünü değil yıllardır hiç kıpırdamadan bekleyen bir şeyin nihayet yerinden kalktığını sanabilirdi.

Cemaat, kefenin içindeki kişinin adını duyunca küçük bir şaşkınlık geçirdi; fakat ölümün yanında isimler bile usulca konuşulur, kimse yüksek sesle soru sormazdı. Herkes, Baki’nin başka bir Baki olduğunu varsayıp sustu. O anlarda Baki’nin boğazında kendi adının soğukluğu düğümlenmişti. Cenaze namazının nasıl kılınacağı hakkında cemaate bilgi verdi. Başını hafifçe eğdi. Sesini; avlunun taşlarına, çınarın gölgesine ve musalla taşının suskunluğuna bırakarak niyet etti:

“Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya, Baki kardeşimiz için duaya.”

Ardındaki cemaat de gizli gizli aynı niyete bağlandı; “uydum imama” diyen dudakların arasından çıkan nefesler, akşamın serinliğine karıştı.

O an herkes yalnızca bir cenaze namazına durduğunu sandı; oysa Baki, yıllardır omuzlarında taşıdığı en ağır mevtayı ilk kez musalla taşına koymuştu.

Baki Hoca, o musalla taşının başında ilk defa durmuyordu. Yıllardır aynı avluda nice tabutun önüne geçmiş, nice ölünün göğüs hizasında ellerini bağlamış, nice evladın, nice annenin, nice yaşlı adamın ardından “dünya fanidir” diye konuşmuştu. Adı Baki’ydi, ama kendi içinde en çok fani şeylere tutunuyordu.

İnsanlar onun sesini severdi; kelimeleri usul usul seçişini, duaları avlunun taşlarına incitmeden bırakışını ve ölümden bahsederken bile yüzünde beliren o ölçülü sükûneti överlerdi. Derlerdi ki.

“Baki Hoca başkadır, insanın içine işler.”

Baki de bu sözleri duymamış gibi yapar, başını önüne eğer, dudaklarının kıyısına mahcup bir sessizlik yerleştirirdi. Fakat içinde kimsenin görmediği ince bir yer, bu övgüleri gizli bir ganimet gibi toplardı. Hırsını ibadetin, kibrini mahcubiyetin gölgesinde saklardı. Aslında kötü biri değildi. Kimsenin hakkını bilerek yemez, kapısına geleni boş çevirmez, cenazelere geç kalmazdı. Ama iyi yaptığı her şeyin içine farkında olmadan kendi suretini de iliştirirdi. Vaaz verirken cemaatin gözlerinin dolmasına, bir cenazeden sonra elini sıkanların “Allah razı olsun hocam” deyişine bakakalırdı.

Allah rızası dediği yerin gölgesinde bazen insanların takdiri serinlerdi. Bunu da en çok, üç hafta önce getirilen o kimsesiz adamın cenazesinde anladı. Musalla taşının başında yalnızca beş kişi varlardı: biri adamın hanımıydı, biri Baki Hocaydı, biri belediyeden gelmişti, biri mezarlık görevlisiydi, biri de adamın uzaktan akrabası olduğunu söyleyen suskun bir delikanlıydı. Avlu bomboştu.

Baki, daha ilk tekbirden önce içinden geçen o çirkin sızıyı duydu:

“Bu kadarcık mı?”

Sesini kimse işitmeyecek, duasını kimse övmeyecek, ölüm üzerine söyleyeceği iki cümle kimsenin hafızasında kalmayacaktı. O an, kalabalığa duyduğu açlığın dua sevgisinden değil görünme hırsından beslendiğini ilk kez bütün çıplaklığıyla gördü.

Tam o anda yaşlı kadın, tabutun ucuna bakarak kısık bir sesle dedi ki:

“Hocam, benim beyim kimseye görünmeden yaşadı; inşallah Allah’a görünerek gider.”

Cümle Baki’nin içine bir bıçak gibi saplandı. Çünkü Baki, o ana kadar ölülerin arkasından konuştuğunu sanmıştı; meğer her cenazede biraz da kendini dinliyormuş onu anladı.

O gece yatsıdan sonra camide yalnız kaldı. Mihrabın önünde diz çöktü. Kandilin solgun ışığı, seccadenin püskülleri, boş saf çizgileri ve avludaki musalla taşının içeriye kadar uzanan soğukluğu ona bakıyordu sanki. Dilinde yıllardır bildiği fakat kalbine ilk kez inen o düstur ağır ağır döndü:

“Mûtû kable en temûtû. Ölmeden önce ölünüz.”

Baki bu sözü o gece bir öğüt gibi değil doğrudan kendisine verilmiş bir hüküm gibi duydu. Ölümün insanın son nefesinde değil ilk dürüst itirafında başladığını fark etti.

Baki Hoca, niyetin ardından ellerini kulak hizasına kaldırdı ve namaza başladı:

“Allâhu Ekber.”

Baki’nin sesi bu defa avlunun taşlarında büyümek istemedi, çınarın dallarına tırmanmadı, cemaatin kalbine işlemek için kendine yol aramadı. İlk kez yalnızca Allah’a varmak ister gibiydi. Ellerini göbek altına bağladı. Sübhâneke’yi okurken yıllardır dilinin ezbere taşıdığı kelimeler kalbinden ağır ağır geçti; “ve celle senâük” derken kendi adının, kendi sesinin, kendi cübbesinin, kendi makamının ne kadar küçük kaldığını hissetti.

İkinci tekbir alındığında eller kalkmadı ama Baki’nin içinde yıllardır dimdik duran kibir biraz çözüldü. Allahümme salli, Allahümme bârik dudaklarından geçerken insanların “ne güzel okuyor” deyişlerine duyduğu açlığı kefenin kıvrımları arasına bıraktı.

Üçüncü tekbirde cenaze duasına başladı; fakat duası musalla taşındaki meçhul ölüye değil içindeki ölmek bilmeyen karanlığa değiyordu. İçinden şu ayeti geçirdi:

“Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil’âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr.”

Dünyada istediği hasene artık beğenilmek değil bağışlanmaktı; ahirette dilediği hasene de hatırlanmak değil arınmaktı.

Dördüncü tekbir alındığında avluda tuhaf bir sessizlik oldu; rüzgâr bile çınarın yapraklarını bir anlığına susturdu. Baki, başını sağa çevirdi: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh.” Sonra sola çevirdi: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh.”

Namaz bitince cemaate döndü. Baki’nin sesi bu kez her zamankinden daha kısık, daha insandı. Cemaate sordu:

“Mevtayı nasıl bilirdiniz?”

Cemaat ne diyeceğini tam bilmeden, alışkanlığın ve merhametin terbiyesiyle:

“İyi bilirdik.”

Baki; o sözün kendisine değil artık ölmesini istediği eski, kibirli, hırslı hâline söylendiğini biliyordu. Cemaatten helallik aldı.

Tabutu tutmak için cemaatten adamlar geldi, artık mezarlığa gideceklerdi. Baki, yavaşça musalla taşına yaklaştı. Tabutu hafifçe araladığında içinde eski vaaz defterleri, cemaatin kendisine yazdığı övgü notları ve sararmış küçük bir ayna duruyordu. Hepsinin üstünde Baki’nin kendi el yazısıyla yazdığı ince bir kâğıt vardı: “Nefs-i Baki.”

Cemaatin soluğu birbirine karıştı. Biri şaşkınlıkla geri çekildi, biri anlamak ister gibi yaklaştı, bir diğeri başını önüne eğdi. Baki, sararmış aynaya son kez baktı. Orada bir imamın yüzünden çok, geç kalmış bir kulun mahcubiyetini gördü.

İşte o an herkes anladı: Musalla taşında Baki’nin bedeni yoktu; yalnızca yıllardır ölmek bilmeyen nefsi vardı. Başkalarının ölümüne yıllarca ses olan Baki, kendi nefsinin ölümüne ilk kez imamlık ederek kendi cenazesini kıldırmıştı. O gün camiden bir ölü çıkmadı ama Baki Hoca, ilk kez kendinden eksilerek fani olanı toprağa verdi. Hırsın ve kibrin gürültüsünden sıyrılıp yalnızca baki olana, yüce Allah’a yöneldi.