“Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. O soğuk kışlarını, baharın kısacık selamlarını, yazın o kavurucu sıcaklarını hiç ama hiç unutamam. Çocuk kılığı dedim ya, anla sen içimdeki taşları.”
Reis Bey okuma gözlüklerini çıkarmış, işten sonra soluklandığı kahvedeki ilk muhabbetine başlamıştı. Adı gibi kendi de reis gibiydi. Dik duruşlu ve ciddiydi. Saçları kır, alnı kırışık, gözleri artık görmek istemiyor gibi içe çekilmişti. Yine de gözleri bakan kişinin “Gözleri ne kadar büyükmüş!” diyeceği kadar bir yer kaplıyordu yüzünde. Orta boylu olmasına rağmen önünde herkesin ceket iliklediği bir heybeti vardı. Hoş, ceket artık pek giyilmiyordu ama tişörtlü ahalinin zihinleri saygı duruşundaydı. Herkes pür dikkat Reis Bey’in iki dudağının arasına bakıyordu:
- Aslan, evladım bizi çayla bakalım.
- Olur Reis Bey.
Aslan, kahvenin okullar tatil olunca aldığı yeni çıraktı. İşe başlayalı iki hafta olmasına rağmen hemencecik bu ağır adamlara ayak uydurmuştu. Bir zaman makinesinde yolculuk ediyor gibiydi. Tüm hayatı okul ve ev arasında şekillendiği için bu ortam ona hem çok yabancı hem de çok ilgi çekici geliyordu. Hevesle çay taşıyor, yine aynı hevesle muhabbetlere dahil oluyordu.
Aslan, muhabbetten en ufak bir şey kaçırmamak için çayları hızlıca servis etti. Reis Bey konuşmaya başlamak için çayları bekliyor gibi yapıp aslında Aslan’ı bekliyordu. Aslan, Reis Bey gibisini hiç görmemişti. O önce çayından bir yudum alır, etrafındaki kimseyle göz teması kurmaz, kahvenin olduğu sokağa doğru bakar, anlatır da anlatırdı. Tam bir anlatıcıydı Reis Bey. Anlatırken her yudumdan sonra duraksar, biraz düşünür ve o anlarda merakları arttırırdı. Çayın şekeri de o anlar olurdu.
- Nerede kalmıştık?
- İçinizdeki taşlarda Reis Bey.
Aslan, ismine layık bir güçle atılmıştı. Reis Bey bu güçten memnun bir şekilde o büyük gözleriyle Aslan’a bakmıştı.
“İçimdeki taşlar… Hisarcık’ı bilirsiniz değil mi? Hani Erciyes’in oralar? O dağın tüm ihtişamı onun eteğinde oturanların yüreğindeki ateşten gelir. O ateş o yürekleri öyle yakar ki dumanı bile tütmez. Ben henüz küçücük bir çocuktum o ateş yüreğime düştüğünde. Altı yaşında anasızlığı tatmaya görsün hiçbir evlat…
Reis Bey’in etrafındaki üç beş müdavim birbirlerinin gözlerine şaşkınlıkla baktılar. Her gün iş çıkışı gelirdi Reis Bey. Siyasetten spora her konuda bir anısını anlatır, etrafındakileri mest ederdi. Ama bu sefer yanan bir yürek konuşuyor gibiydi ve ahali buna hazır değildi.
Aslan ise hâlâ bir çocuktu. Üzüldü. Anladı bundan sonra gelecek cümleleri. Reis Bey’in beyliği düşmek üzereydi.
“Yaz günüydü. Bugünkü gibi insanı mezarında ters döndüren bir sıcaklık vardı. Babamla birlikte bağlara gitmiştim.”
Reis Bey yutkundu. Yine sokağa bakıyordu ama bu sefer gözleri dolmuştu. Aslan, bir şeyler yapmak istiyordu. O gözyaşları düşmemeliydi. Tüm dikkati dağıtmak için gürültüyle bir sandalye çekip Reis Bey’in yanına oturdu. Bu hareketi Reis Bey’in kendini toparlamasına yetmişti.
“Biz işi gücü hâllederken köyden bir adam koşa koşa bize doğru gelmiş ve babama bir şeyler söylemişti. Babam eldivenlerini çıkarıp bana seslenmişti ve hemen evin yolunu tutmuştuk. Babam ciddi bir adamdı. Oğlum başımız sağ olsun, diyerek başımı okşamıştı. Ben anlamamıştım tabii. Eve varınca annemin bembeyaz kefeniyle öylece yattığını görünce anlamıştım. Kaderin cilvesi bu ya, annemi en net hatırladığım anım o andı.”
- Anneniz güzel miydi Reis Bey?
- Çok güzeldi. Gözlerim onun gözlerine çekmiş. Hayal meyal hatırlıyorum bakışlarını. Ah o bakışlar dünyanın tüm şefkat ihtiyacını karşılardı!
Aslan, kocaman yüreğiyle yine nefes olmuştu. Reis Bey, Aslan’ın kendisine hayran olduğunu biliyordu. Belli ki Aslan gözündeki Reis Bey’in düşmesini istemiyordu.
“Aslında mesele taşlar. Yaşadığımız her şey bir dağın tepesindeki karlar gibi içimize yığılıyor. Ben annesiz kalınca Hisarcık kışın daha sert, yazın daha yakıcı oldu. Babam ben küçüğüm diye evlendi ama analığım ile o bağı kuramadım hiçbir zaman. Ta ortaokula geçene kadar çocukluğumu sırtımda taşıdım. Ortaokulda yatılı bir okul kazandım. Sonrası zaten memuriyet.”
Reis Bey’in neden ısrarla emekli olmadığını anlamıştı ahali. Aslan hâlâ o taşların merakındaydı:
- Reis Bey, taşlarınız çok ağır mıydı?
Reis Bey gülümsedi. Başını evet der gibi salladı. Ve ekledi:
- Annesizlik en ağır taş. Zamanla o kocaman taş kırılıp irili ufaklı taşlara dönüşüyor ama ne oluyor biliyor musun?
- Ne oluyor?
- Önce çayları tazele bakalım.
Aslan çayları tazelerken Reis Bey şöyle bir etrafındakilere baktı. Kiminin başı önünde kiminin gözü uzaklarda. Bir ayağı çukurda olan bu insanlara neden bu ağır taşı anlatmıştı ki… Aslan, çayları büyük bir dikkatle dağıttı. Reis Bey sesini temizlemek ve biraz da insanları canlandırmak için öksürdü.
“Aslan evladım, bundan sonra bana Reis amca de. İstersen dede de diyebilirsin. Bugün memuriyetim sonlandı. Emekli oldum.”
İşte şimdi başladı gırgır. Herkes bir sevinç narası attı. Reis Bey’e sarılan, tebrik eden edeniydi. Aslan, şaşkın şaşkın etrafına bakarken Reis Bey yanına çağırdı onu:
- Zamanla o taş irili ufaklı taşlara dönüşüyor demiştim ya, sonrasında insan yaşadığını anlıyor. Her taş ağırlığınca yaşanmışlık oluyor. Bu hayatı yaşadım, diyor insan.
- Anladım galiba Reis Bey Amca.
Reis Bey, emekliliğinin bu derece sevinçle karşılanacağını hiç tahmin etmemişti. Halbuki kendisi emekliliğin ölüm demek olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de çocukluğunun o kocaman taşından bir parça daha kopardığı için mutluydu.