Dönme Dolap

Müzeyyen Demircioğlu

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. Basbayağı çocuktum aslında ama aklımın ermediği bir şey yoktu. Dahi miydim yoksa gözlem yeteneğim mi çok yüksekti, bilmiyorum; kasabada bir şeyler döndüğünü anlamıştım. En çok unutamadığım şeylerden biri; kasabaya ara ara gelen ve binmekten çok keyif aldığım seyyar dönme dolap, diğeri de kasabada dönen dolaplar. O yüzden bu dosyayı çözmem çok zor olamazdı. Belki de polis olmak istememin sebebi buydu. Kasabada bir şeyler oluyordu ve bu döngü haline gelmişti hatırladığım. Çocuk olduğum için olayların iç yüzünü çok anlamlandıramıyordum ama kötü şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Aslında büyüklere söylemeyi denemiştim. Ama birkaç küçük girişim hayal kırıklığıyla son bulunca vaz geçmiştim. Yeni yeni anlıyorum, bazı büyükler de işin içinde olduklarından belki özellikle beni sorunlu çocuk ilan etmişlerdi kasabanın nezdinde. “Şuna bak, kendince bizi sorguluyor, çocuk kılıklı şeytan” diyorlardı kendi aralarında arkamdan, duyuyordum. İşte bunun için polis olmak benim çocukluk hayalimdi. Polis olup onlara şöyle haykırmak istiyordum: “Ben normaldim, ben çocuktum. Siz kötüsünüz, insan kılıklı şeytanlar!”

Dosya şu: Hisarcık kasabasında belirli aralıklarla kaybolan insanlar var. Çocuk, yetişkin, her yaştan. Hepsinin ortak bir özelliği var. O da göçmen olmaları. Ve dosya her seferinde farklı bahanelerle kapatılmış. Yok efendim, ülkelerine dönmüşler. Yok efendim ölü bulunmuşlar, yok efendim olaylara karışmışlar da halk tarafından linç edilerek öldürülmüşler. Anlamadığım bu sebeplerle dosyalar nasıl kapatılıyordu. Demek ki yüksek rütbeli insanlardan da bu işe karışanlar vardı.

Kalkıp kahvemi yeniledim. Dosya basit gibiydi ama bir o kadar da karmaşıktı. Çünkü bu dosyayı tekrar açtığımda ve üzerine çalıştığımda çocukluk hayalim olan polisliğe veda edebilirdim. İşin içinde farklı durumlar vardı, hissediyordum. Ama eğer çözmezsem de çocukluğum karanlık içinde kalacaktı ve idealist tarafımı kaybedip sıradan bir polis olacaktım.

Bismillah deyip başladım. Olayların ilki Cafer’in kaybolmasıyla başlıyordu. On dokuz yaşında Suriye’li bir genç Cafer. Sokaklarda aylak aylak dolaşsa da kimseye bir zararı dokunmamıştı. Bir gün, biz arkadaşlarla top oynarken mahalleden birkaç kız kendi aralarında gülüşüyordu. Sonra kulak kabarttığımda Cafer’e iftira atacaklarını anladım. Sanki Cafer onlara sarkıntılık etmiş gibi mahallenin gençlerine anlatacaklardı. Bunu duydum ya hemen abime gittim. Anlattım. Ardından kızlar da geldiler, anlattılar abime ve arkadaşlarına. Abim benim dediklerimi söyleyince de ‘ne anlayacak bacak kadar çocuk’ deyip bana dik dik baktılar. Sonrası malum. Mahallenin gençleri öldüresiye dövdüler önce. Sonra da arabaya yükleyip bir yere götürdüler. Tabi abim hastaneye götürdüklerini söyledi, sorduğumda. Aradan birkaç gün geçince ailesi kayıp ilanı verdi. Sonra bir şekilde kayıp olmadığı, ülkesine savaşmak için döndüğü rapor edilip dosya kapanıyor. Hatırlıyorum, ailesi feryat figan mahallede koşturup herkese oğullarını soruyorlardı. Kimisi gözlerinde hüzünle onlara Cafer’i görmediklerini söylüyor. Kimi de azarlayarak “burada işiniz yoktu zaten, vatanınızı bırakıp geldiniz korkaklar, iyi olmuş.” gibi söylemlerle tersliyorlardı. Bir hafta sonra da aile aramayı bırakıp eşyaları yüklenip gitmişlerdi kasabadan. İlkin Cafer öldü diye düşünmüştüm. Ama bu kaybolmanın devamı geldi. Hem de hepsi aynı arabayla götürülüyor ve devamı gelmiyordu. Çocukken abime bir daha bir şey soramamıştım. O olaydan sonra kolay kolay eve uğramaz olmuştu zaten. Uğradığı zamanlarda da ağzını bıçak açmazdı. Bir süre sonra da İstanbul’da iyi bir iş bulduğunu ve gitmek istediğini söyledi. Babamlar da maaşını duyunca itiraz etmedi tabi. O günden sonra da abimin yüzünü görmedik. Şimdi sormak istiyorum artık. Hem kardeşi olarak hem de Türkiye Cumhuriyeti polisi olarak. Bu olayda onun da parmağı olduğundan eminim. Yıllardır görüşmüyor olsak da abimi sorgulamak ve gereken cezayı verecek olmak ağır geliyor bir taraftan da. Önemli bir iş adamı olmuş, haberi geliyor tabi. Ama annemi babamı merak etmeyen, beni arayıp sormayan adamı ben de arama ihtiyacı duymamıştım. Numarasına ulaşıp aradığımda da kendimi mesleğimle tanıtarak, bir olay hakkındaki soruşturma için yanıma uğramasını rica ettiğimde “Ne oldu len, dünkü sıpa. Abini sorguya mı çekcen?” cevabını aldığımda sadece “evet” deyip kapattım. Sesini duyduğumda zorlanırım sanmıştım. Çünkü çocukken abim benim için bir otoriteydi. Ama bu kısa konuşmayla ve belki de dosyaları incelemeye başlamamla ona karşı saygımın kalmadığını fark ettim.

Abim gelmez sanmıştım. Geldi. Sanki aramızda çok güçlü bir bağ varmış gibi kollarını açarak hem de. Soğuk bir sarılmayla selamlaşıp hemen konuya geçmek istediğimi söyledim. ‘Bu kadar acele olan neydi? Yıllardır görüşmemişiz, bi hasret giderseydik oğlum’ dese de bakışlarımdan gereken cevabı almış olacak ki kafa sallayarak ‘tamam’ dedi. Ben sorular sordukça şakaya vurmaya çalışsa da gerginliğini ve boncuk boncuk terler döktüğünü görebiliyordum. Kapanmış dosyaları açmamın manasız olduğunu, benim de kendisinin de bu dosya yüzünden başımızın belaya girebileceğini ve hiçbir neticeye ulaşamayacağımı söyleyip durdu sorgu boyunca. Ben konuşturmaya çalıştıkça o saatine bakıyordu. Sanki beni oyalamaya çalışıyor gibiydi. Derken kapı açıldı. Emniyet müdürünü görünce ayağa kalktık ikimiz de. Müdür sıkı bir dost gibi abimle tokalaşıp bana da “Ömer, bizi biraz yalnız bırak, sen de masana dön. Orada sana ait bir şey var” dedi. Anlayamıyordum neler olduğunu. Dalgın dalgın koridordan sağa dönüp masaya vardığımda şaşkınlıkla beraber zihnim de açılmaya başlamıştı. Önümdeki dosyada “Yetkinizi aşarak araştırma yapmanız sebebiyle açığa alındınız” yazıyordu. Artık anlamaya başlamıştım.