Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam.
***
Düzlüğe vardığımda hızım hâlâ kesilmemişti. Başta yan yan temkinli adımlarla inmeye çalıştığım sarp yamaç, meyline tâbi karşı konulmaz ivmeyle çarpa fırlata bir düşüşe çevirmişti yürüyüşümü. Ayağımı yere gömülü taşa çarpmamla taşın dibinde biten körpe ağaca kapaklanmam bir oldu. İşte savrularak da olsa böylece durdurabildim kendimi. Tepemden düşen kuru, ıslak yaprakların arasından ağaca tutunan ellerimdeki kanlı çizikleri görebildim. Taşa çarpan ayağım zedelenmişti. Zamansız kıvrımlarla ve ansızın beliren çukurla inen o yokuşta attığım taklalardan, perendelerden dizlerim, dirseklerim, alnım ezilmiş, bereler içinde kalmıştı. Acıdan olduğum yerde çöküp anamın karnındaki gibi tortop oldum. Sancıyan yerlerimin zonklama ritmiyle ileri geri sallanıyordum.
Bir zaman sonra, çünkü acı ve zaman arasında geçicilik üzerine kurulu geçimli bir ilişki vardır, ayaklandım. Göz hizamda -demekki bacaksızın birinin marifetiydi bu- ağacın taze kabuğuna çakıyla kazınmış bir yazı vardı: “çare sarı gül.” Geçmiş diye gele gele Şişli’nin hiperaktif ve grandiose hezeyanından mustarip belediye başkanının sükse yıllarına mı gelmiştim yoksa. Gelirken geçtiğim köprülerde on beş yıl önce yazılanmış aynı slogan okunuyordu: “Çare Sarıgül.” Çıkar yol belliydi, her ne kadar yakın tarihe münhasır bir seyahat olsa da bu, attığım adım, gittiğim menzil kadar geriye ulaşacaktım. Fakat çok geçmeden, henüz birkaç çolak adım atmıştım ki karşıma çıkan çalıların üstünden kasaba göründü. Nemli alacakaranlığı içinde Hisarcık. Zor bela inip kalkan göğsümü tuttum. Yanımdaki iğde ağacına yaslandım. Dudakları bulutlara değen servilerin altındaki mezarlığından kadidi çıkmış karabaşına kadar nefes alıp veriyordu işte. Geldiğim zamana ait bir haftalık televizyon yayının alt üst edeceği bir sükunet. Köse yüzüme vuran meltem, yaralarımı gıdıklıyordu. Çalıların bitiminde başlayan yarın etrafından dolanıp aşağı inmekle en az on yıl önceki hayatına kavuşacaktım kasabanın. Cebimden evin anahtarını çıkarıp iğdenin kabuğunu çiziktirmeye başladım. Pek okunaklı değildi ama “Ayşegül” yazıldığı anlaşılıyordu ağaca.
Toprak yola girdiğimde takatim tükenmek üzereydi. Sağımda solumda acıyemlik, yaban hardalı nevinden hüdayinabit aksesuarlar, arkalarında yükselen yığma taştan, kerpiçten duvarlar. Meydan diye geldiğim yol çatında gagaları inip kalkan kırmızı tavuklar dışında kimse yoktu. Camiin duvarına dayalı, arkalığı kırık okul sırasında pinekleyen dede, iki parmak kırçıl kaşlarının altından kısık gözlerle bakıyordu bana. İlk meskuna rastladığıma göre zaman artık kendi tabiatınca ileri doğru akmaya başlıyordu. Bu boş meydanda olmadığına göre hayat, camii civarında olması beklenen kahvehanede sürüyor olmalıydı. Nitekim camiin avlu girişinin karşısında tenha bir kahvehaneyle ve yukarıdan konuşmaksızın, ağır adımlarla kahvehaneye doğru akan kalabalık kafileyle karşılaştım. Vakur kalabalık sıra halinde kahvehaneye doluşurken eşikte onların geçmesini bekledim. O sırada kapının önünde, sigarasını avucunda saklayan önlüklü genç geçen her adamın arkasındaki boşluktan beni süzüyordu. Son adam da içeri girdiğinde ilk hangimizin gireceğine dair bir tereddüt yaşadık. Eliyle sinek kovar gibi içeri buyur etti beni.
Sonradan öğrendiğime göre kafile görevi başında vefat eden belediye başkanının cenazesinden geliyordu. Şimdi de iskemlelerini vekaleten reisliği devralan Ramazan Üçüncü’nün protokol masasının etrafına çekip oturmuşlardı. Usulca içeri girip bir köşeye oturdum. Bütün iskemleler tek bir masanın etrafında kümelenmişti. Az evvel kapatıp suladıkları toprak gibi hareketsiz, sessiz ve kambur duruyorlardı. Kapıdaki genç çay tepsisini masaya uzatırken eliyle beni de oraya çağırdı. Çaresiz, iskemlemi popomdan ayırmadan kaldırarak kıyın kıyın yanaştım masaya. Başkanın gözleri elindeki otuzüçlük tesbihinde konuşmaya başladı. Çayı elime verdi genç, biraz daha öne kaykıldım iskemlemle beraber. Dizleri darbeyle eprimiş, taşlamalı kot pantolonum, baskılı tişörtüm ve asıl kan ve çamur içindeki vücudumla vekil başkanın taziye konuşmasından ve sabık başkanın ani vefatından daha çok alaka celp etmem uzun sürmedi. Gözler belli etmemeye çalışılan bir merakla dönüp dönüp bana doğru çevriliyordu. Taşra yahut da eski zaman böyleydi. Nafiz ve çekingen bakışlar bilinmedik simalara, yabancı gözlere dikilir, tomografisi çekilirdi. Kişi ahvalini açık etmezse, sigaya çekilirdi. Verdiği cevaplar da noksan kalırsa, maşeri muhayyilenin uydurma yakıştırma hikayeleriyle ikmal edilirdi işgal ettiği cirmi.
Benden çok kitlesini konsolide etmeye meraklı Ramazan Üçüncü, beni sorguya tutarak elinden aldığım ilgiyi yönetme yolunu seçti:
“Annen baban kim senin?”
Cevap vermedim. Çayımdan utangaç bir yudum aldım.
“Konuşman yok mu?”
Vekil reisin solundaki adam gözlerini benden ayırmadan atılıp,
“Zulümden, beladan kaçmış sanki?” diye yorumladı perişan hâlimi. Doğrusu mülteci olmadığım söylenemezdi.
“Kaçtığı zaten belli,” dedi reis bey. Bardak elimde ağırlaştı. Beladan kaçanın bela bulaştıracağından korkarlarsa dışlanmam an meselesiydi. Aynı masada sorgum, iddianamem, muhakemem aynı anda yapılıyordu. Gelecekten, gelmeyesice zamanlardan geldiğimi söylesem adı deliye çıkacak bir tanrı misafiri olarak rahat edebilirdim belki. Neyseki buna gerek kalmadan kendi aralarında fikir teatisine kapandılar. Arada doğrulup beni süzüyor, tekrar önlerine eğilip konuşmaya devam ediyorlardı. Her dönüp baktıklarında da yüzlerine merhamet bekleyen nazarlarla bakıyor, çocuk, deli, veli, mazlum, masumiyeti çağrıştıran her ifadeyi takınıyordum. Nihayet reis kendinden emin bir biçimde doğruldu, tekrar sorguya başladı:
“Uzaktan mı geldin?”
Başımla onayladım.
“Belli belli, uzaktan gelmiş belli, yorgunluğundan belli,” dedi birisi.
“Evden mi kaçtın? Anan baban var mı?”
“Öksüz olsa esvabı olmaz ki,” diye yanıtladı bir başkası. Gözlerimi yumup aşağı eğdim başımı.
“Öksüzmüş be,” diye hayıflanarak elini masaya arka sıradan biri. “Parmak kadar çocuk!” nidasını da vicdanlara serpti.
“Kimin kimsen…” Reis daha fazla uzatmayı yakıştıramadı kendine. Muhtaç olduğum, garip düştüğüm, üstelik buna ne kadar üzüldüğüm halimden belli değil miydi?
“Garibim, dilsiz üstelik.”
Halkına mal olan bir başkanın ölümü. İstisnasız her ölümün yerde kalakalan ruhlarda bıraktığı fetret gulgulesi. Yüreklerde göz açtırmayan sis tabakası. Hangi rüzgarın kasabaya attığı meçhul velet. Kasaba beni sahiplendi. Fakat asıl sahiplenen, bir sabah şeytanının ummadığı başkanlık cübbesini üzerine giyen ve on yıllardır bir çocuk bekleyen Ramazan Üçüncü’ydü. Oğlu olmadığı için kasabayı fi tarihinde Osmanlı’ya vasiyet eden 2. Yakup’a ithafla bana bu cömert beyin ismini, beni nüfusuna geçirerek de kendi soy ismini verdi. Elimde Yakup Üçüncü adına bir nüfus cüzdanıyla ilkokula yazdırdı.
Başlarda kasabadaki hayatım, velayeti bir hayır sahibince üstlenilen ahraz bir okul çocuğununkinden farksızdı. Gel gör ki bu çocuk, alışkın olduğu otuzlu yaşların yetişkin ve serbest hayatından sonra çıkıp geldiği altmış yıl evvelki bir kasabada, bir çocuk için tanınan şartlarla yetinemezdi. Bu yüzden okuldan sonraki zamanımın çoğunu kahvehanede, yaşını almış kasabalılarla geçiriyordum. Babalığım Ramazan Üçüncü kahvehane müdavimi olmama pek gocunuyordu. Gelgelelim, biraz da konuşmamaktan sıkıldığım için, üç beş kasabalıyla çıtırdan laflamaya başlayınca bu mucizenin hatırına ilişmemeye çalıştı adetime. Zaten ara seçimde belediye başkanı seçilince eve de çok uğramaz olmuştu. Yeni ailemle genellikle hafta sonlarını köy evinde beraber geçiriyorduk. Kendilerine zaman ayırma biçimleri de bundan ibaretti zaten. Çardak çatmak, kümesi aktarmak, fırın kurmak, evin tadilatına yönelik ameliyeler. Yahut da işte köydeki bahçeyle, tarlayla, hiç olmazsa evdeki beş-on evlek fidanlıkla meşgul olmak. Benim için en zor olan da evin tek çocuğu olarak işe zoraki koşulduğum bu faaliyetlerdi. Geçmişe, doğaya ve kadim hikmetin hala nefes aldığı geleneksel dönemlere hicret etmek kendi tercihimdi. Fakat toprağı bellemek, kalas taşımak, çamura bulanmak, keçinin çiftesinden sakınmak, kargacık burgacık paslı çivileri keserle vura vura düzeltmek… Kahvehanede oturup gazetede okuduğumuz ya da radyoda dinlediğimiz havadisi yorumlamak daha benlik bir işti. Üstelik yakın tarihin en civcivli en şedit olaylarına gösterilen reaksiyonu bir kasaba kahvesinde gözlemek nefes kesiciydi. 32. gün belgesellerinden devşirdiğim malumatla sıradaki sürprizin ne olacağını, kendi tecrübe ettiklerimle beraber gelecek altmış yıl boyunca memleketi nelerin beklediğini iyi biliyordum. Bütün bu bilgilerle, o zaman için belirsiz görülen zamanlara yönelik tahmin, yorum ve analizlerim, çoğu zaman adımı deliye çıkaracak kadar kabul edilemez bir şaşkınlıkla karşılanıyordu. Küçük, kapalı hayatın vazgeçilmez rutini içinde durmayı, durulmayı ve hayat denilen çatı altındaki yaşananları anlamayı öğrenememiştim henüz. Hayatı öğrenmem için tatillerde çalışayım diye yanına verildiğim Tatlıcı Adem bu konuda çok ön ayak olmuştu bana.
İlk sömestrı okulun tuhaf ama parlak öğrencisi sıfatıyla tamamladım. Gereğinden, hatta göreve yeni başlamış genç öğretmeninden bile daha olgun bir çocuk olarak sınıf arkadaşlarımla kaynaşmam kolay olmadı. “Önüme gelene yüz tekme” diye diye nöbet devreden askerler gibi yürüyen dört lavuğun tekmelerinin popoma toslaması kabul edilmezdi. Sınıfın köşesindeki çöp kovasının başında kalem açma bahanesiyle kurulan muhabbet ortamı da çok sıkıcıydı. Teneffüs bitiminde kalem kutumda bulduğum aşk pusulasıysa… tövbe estağfurullah tövbe. Uzun eşek, birdir bir, kağıt toparlağıyla tek kale maç gibi ders arası oyunlarda performanslarım yıldırıcıydı. Yine de öğretmenlerimin gözdesi olup çıkmıştım. Çocuklar arasında çıkan sürtüşmeleri suhuletle çözüme kavuşturmada da başı çekiyordum. Fakat bütün bu hayatımın serencamı ikinci dönemin ilk günü, okula yeni tayin olan Ayşegül öğretmenin sınıfa ilk kez girmesiyle başlayacaktı.
O sıralar Ramazan Üçüncü’nün başı esnafla ayrı, zabıta teşkilatıyla ayrı, meclis üyeleriyle ayrı dertteydi. Halk ve bürokrasi eski başkan zamanında alışık oldukları istişare ve dayanışmayı fazlaca hatırlatır olmuştu sık sık. Ustam Tatlıcı Adem bile uzaktan akrabası ve dostu olduğu babalığıma zaman zaman muhaliflik gütmekten geri durmuyordu. “Bak kaç vakittir gelip gidiyorsun buraya. Bir defa olsun kapıdan başını uzattığını, uğradığını gördün mü? Tezgahı güzelcene sil, bak her şey yerli yerinde tertipli olacak ha. Rahmetli başkan benle beraber şerbet kıvamını bile çözmüştü. Önlüğünü de akşam eve götür yıkatmaya, temiz giyin. Hey gidi, mezarına nur yağsın.” Aslında Ramazan Üçüncü’ye başkanlık otoritesini temin etmesi için sağlam tüyolar verebilirdim. Evet, zaman Soğuk Savaş dönemi ve Ramazan Üçüncü de bir Soğuk Savaş Siyasetçisiydi. Fakat benim de apolitikleştirilmiş nesillere başkaldıran ilk politik milenyum kuşağından olduğum bir gerçekti. Beni aklı sıra Tatlıcı Adem’in dükkanına şutlamasaydı, mağdur dili ve edebiyatı tedrisatından geçirip vazgeçilmez başkan imajını kazandırabilirdim ona.
Bu sırada okul da başladı. Vaktinde dirsek çürüttüğüm sıralara tekrar dönmeye hevesliydim, çünkü buharı buram buram insaniyet kokan halis Türkçe öğretiliyordu okulda. Hayat damarı, can suyu kelime ve deyişler henüz küflenmemişti o sıra. Neyse, konu bu değil. Öğretmen kürsüsünde Tombak Süleyman’la bilek güreşi yaparken kapı açıldı ve Ayşegül öğretmen içeri girdi.
Ayşegül’ün adaşı olması bir yana tek yumurta ikizi kadar benziyorlardı birbirlerine.Yemin ederim iki Ayşegül için de bir şeye odaklandıklarında aynı masumiyet haresi çevreliyordu yüzlerini. Utandıklarında gözlerinde beliren buğulu bakış da aynıydı. Yaşadığım zamanı nefes alınabilir kılan Ayşegül, altmış sene öncesinde de karşıma çıkmıştı. İnsan nereye giderse gitsin ilk karşılaştığı yine kendisi oluyordu işte. Ayşegülsüz zamanım var mıydı?
Ayşegül hocanın en sevdiği öğrencisi olmam uzun sürmedi. Öğretmen-öğrenci arasındaki perdeyi dalgalandırmadan gözüne girmeyi başarmıştım. Saygıda kusur eden öğrenci olursa müsait bir vakitte ensesini tokatlamak suretiyle terbiyeden geçiriyordum. Bir gün de öğretmenimize sarkıntı yerine geçecek “lafı mı olur hoca hanım, dükkan sizin, her zaman bekleriz, her zaman (her zaman sözünü ısrarla vurguladı gibi geldi bana)” diyen tezgahtar genci silkeledim trafonun orada.
Bana kalsa kasabadayı öyle kolay terk etmezdim. En azından bir cüce olduğum anlaşılana kadar kalabilirdim burada. Ayşegül’ü, onunla geçirdiğim zamanları çok özlemiştim. Özlem, acı gibi bir şey değil. Zaman da mekan da insanın sinesine çullanıyor, oraya sığmaya çalışıyor. Ramazan Üçüncü’ye bir veda mektubu yazarak komodinin üzerine bıraktım. Gelecek altmış yıl boyunca siyasi hayatına etki edebilecek belli başlı olayları ve süreçleri de kabaca verdim mektubumda. Çantamı alıp çıktım evden. Okula giderken uğramış gibi Adem abinin dükkanına yollandım. Elini öptüm, bıçağının ucuyla uzattığı bir parça tahin helvasını alıp teşekkür ettim. Çiçekçi Aysel abladan da iki demet sarı gül aldım. Ayşegül öğretmen okula gelmemişti henüz. Bahçe duvarına zıplayıp oturdum ki köşeden döndü. Yere atlayıp üstümü başımı düzelttim:
“Günaydın öğretmenim. Bunlar sizin için.”
Gözlerini güllerden ayırmadan sürprizimi sindirir gibi derin bir nefes aldı. Tıpkı Ayşegül tıpkı.
“Teşekkür ederim oğlum.”
Kendi zamanıma varmam buraya gelmemden daha uzun sürdü. Bir kere düz yol yoktu. Bir yokuşu sökünce az bir kavisle bir başka yokuşa sarıyordum. Yamaçların aşıldıktan sonra inilen tarafları vardır değil mi? Yok. Altmış yıl sonrasına varmak için altmış yıllık zaman harcadım sanki. En son apartmana girdiğimde de asansörün kapısındaki yazı karşıladı beni: “Arızalı.” Çaresiz sekiz kat merdiven çıktım.
Açılan daire kapısının ardından Ayşegül doğruldu. Elleri köpüklü olduğu için dirseğiyle indirip çekmişti kapının kulpunu. Burnunda da aşağı doğru akan bir parça köpük vardı. Sarı gül demetini uzattım, bilekleriyle kavradı. Beni gördüğü için şaşırdığını düşünmüştüm. Güllere bakarken hayret sindirici nefesini çekti.
“Bu siyah önlük de nereden çıktı?” diye sordu. Cevap beklemiyordu. “Çok antika insansın Yakup.”
Yakın tarihten, doğadan, gelenekten daha derindi Ayşegül.