Kâğıtsızlar

Çocuk Dağa Küsmüş Dağın Haberi Olmuş - Fatma Ünsal

Çocuk Dağa Küsmüş Dağın Haberi Olmuş

Fatma Ünsal

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. O zamanlar zenginler burayı henüz basmamıştı. Villalar dikilmemişti manzaramıza. Kasaba bile değildi, yeşilliklerin içinde şipşirin bir köydü. Erciyes’le göz göze gelmek kolaydı sonra. Hiç unutmam, anam beni sokağa bırakınca taşlı tokaçlı yollarında, köyün meydanında akşam ezanına kadar oynar ha oynardım. Bakkalın oğlu Recep’le dere kenarında kâğıttan gemileri yarıştırırdık. Önce kimin gemisi batarsa diğerinin ayakkabısından su içerdi ceza olarak. Ne Recep’i ne batan gemilerimi ne de bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık’ı…Unutamam.

Babam öğretmendi. Bu ufak köye öğretmen olarak atanınca anamla tanışmışlar. Çeşme başında değil. Babamın anası babası olmadığından köylü evladı gibi sahip çıkmış ona. Demişler ki: “Böyleyken böyle. Bizim aza Veli’nin bir kızı var, efendi mi efendi. Becerikli mi becerikli. Güzel mi güzel. Senin de kimin kimsen yok. Sana ufak bir evi yuva yapar. Veli de sana babalık yapar, iyi adamdır. Ha ne dersin?” Ne desin, Allah demiş. Evlenmişler. Annem ona hem bir yuva hem de yeni bir memleket vermiş. Hisarcık’ı çok severdi rahmetli babam. Başkalarına anlatırken kendi toprağıymış gibi anlatırdı. Oysa Karamanlıydı aslen. Nedense oradan pek bahsetmezdi. Herhâlde anacığını babacığını hatırlatıyor diye. İnsan, çocukluğunu geçirdiği yeri, ana baba ocağını unutur mu yoksa? İnsan, çocukken içtiği tüm suları hatırlamaz mı hiç?

Evimiz; Erciyes’i yamacına almış ufak, bahçeli bir evdi. Anam, çok da büyük olmayan bahçemizi güllerle, kasımpatılarla, meyve ağaçlarıyla, sebzelerle ağzına kadar doldururdu. Babam okula giderken bu cennet gibi bahçeden geçerdi. Ben de tabii onunla giderdim okula. Babam anamla vedalaşırken ve bahçemizden geçerken yumuşar, sokağa çıkınca ciddileşirdi. Bir gün dayanamadım sordum: “Baba, senin yüzüne sokağa çıkınca n’oluyor da böyle biraz duvar gibi oluyor? Canın mı sıkılıyor yoksa evden çıkıyoruz diye? Vallahi haklısın. Şu okul benim de canıma tak ediyor ama işte mecburuz.” Babamın kemikli ciddi yüzü o an bahçemizden geçer gibi yumuşayıvermişti de gülerek, “Canım sıkkın değil evlat. Ama muallimler biraz böyle durmalılar ki ilmin bir ağırlığı olsun öyle değil mi?” demişti. Anlamamıştım hiç. “Anlamadım. Gülümseyerek de muallim olunur bence.” deyivermiştim. Cevap vermemişti o zaman. Düşündüğünü fark etmiştim o an. Sonraki günlerde yüzü azıcık kıpırdanır gibi olduysa da bu, kısa sürmüştü.

Babam, babadan muallim olmaz diye diğer öğretmenin sınıfına yazdırmıştı beni. Hepi topu üç öğretmendiler. Müdürleri bile yoktu. Biri vekaleten müdürlük de yapıyordu. Sakin bir çocuktum. Anam rahmetli, “Ahmet’im karıncayı ürkütmez yürürken.” diye severdi kucağına alıp. Hâlâ da ürkütmem. Karıncaları ürkütmemeyi ben anamdan öğrendim. Ama bir gün, sınıfta bir kızın kalemliği kayboldu. Herkes aramaya koyuldu. Kız da tabii bağıra çağıra milletin çantasına saldırıyordu bakacağım, sen mi aldın diye. Bana sıra gelmemesi için içimden dualar edip durdum. Ama geldi. “Aç çantanı Ahmet!” diye üstüme yürüdü. “Susup duruyorsun aç! Çaldın da utancından mı susuyorsun aç!” O an dondum kaldım, ben donuk kalmaya devam ettikçe sınıf hareketlendi. Şüphelendiler hâliyle. Bu almış galibalar, bir de muallim çocuğular muhtaç mı sankiler havada uçuşuyordu. Yok, diyebildim sadece. Bunu duyan kız, iyice sinirlendi çantama saldırdı. Tam alıyordu ki tuttum bırakmadım çantamı. O çekti ben çektim. O çekti ben çektim. Derken çantanın kulpları kopuverdi. Benim çektiğim taraftan da çantam yırtılıverdi. Kitaplarım, defterlerim ne varsa yere saçıldı. Kız, hınçla aradı yerdeki eşyalarımın arasında kalemliğini. Bulamadı. “Yokmuş.” dedi kısacık ve umursamadan. Tam başka çantalara dalacaktı ki atkuyruğu saçından yakaladım. Hiç aklımda yoktu bunu yapmak ama içimden bir ses, tut ve çevir etrafında kızı, tut çevir, tut çevir diye gaza getirdi beni. İçimin sesine hâlâ güvenirim. Ben de öyle yaptım. Tuttum saçından ve etrafımda atların seyisleri tarafından çevrilmesi gibi çevirmeye başladım. Kız; cırlıyor, bağırıyor, bırak beni diye tepiniyordu. Bırakmadım. Arkadaşlarım başta sustularsa da bu intikamdan onlar da hoşlanmışlardı. Ben çevirdikçe tempo tutuyorlardı. Derken sınıfa öğretmenim girdi, peşinden de babam. Gözlerim öğretmenimi ıskalayıp babama takılıverdi o an. Utanç, kızgınlık… Ama evet en çok utanç okunuyordu gözlerinden. Bir an durdu kapının yanında, sonra bana doğru hareketlendi. Kızın saçını ellerimden kurtardı. Omuzlarımdan tuttu ve. Şrakk! Yüzüme sağlam bir tokat attı. Alev gibi yanmaya başladı vurduğu yer. Beynim sallandı gibi oldu. Etrafımdakiler kahkaha atar gibi oldu. “Defol eve!” diye bağırdı sonra. Gözlerine baktım, gözleriyle de diğer yanağıma vurdu: Şrakk!

Okuldan koşarak çıktım. Anama her şeyi anlatacak, kucağında ağlayacak ağlayacaktım. Belki nazlanır, kete yapmasını da isterdim. Ununu bana kavurttururdu kete yapacağı zaman. Bu sefer ununu da sen kavur, diye her şeyi ona bırakırdım burnumu çekerken. Bahçemizde ayranla yedirirdi bana sonra. Babalar böyle şeyler edebilir arada, derdi belki. Sen de ne vardı elin kızını saçından tutup öyle tay gibi çevirecek, diye azıcık o da kızardı belki. İkindi olurdu sonra. Babam birkaç saat konuşmazdı. Sonra beni yanına çağırır, kucağına alır ve uzun uzun konuşurdu. Karaman’da mezarda yatan babasının yerine de konuşurdu. Sonra sarılırdım ona. Derken Hisarcık’ta akşam olurdu. Ben de uykuya dalardım. Eve gitseydim. Ama eve gitmedim o gün.

Evimizin sokağına saptım sapmasına ama sonra içimden biri dürtüp durdu beni: “Erciyes’e kır yönünü Erciyes’e.” diye. Ne yapacağımı bilemedim o an. Korktum. Sonra istemeye istemeye iç sesime uydum. Erciyes’e doğru koşmaya başladım. Dağın tepesi yine beyazdı. Babam derdi ki ona bakarken: “Bu dağın da başından dert hiç eksik olmuyor.” Niye böyle dediğini anlardım da karla derdi pek bağdaştıramazdım. O böyle demeseydi ben de evden ilk kaçışımda Erciyes’e sığınmazdım. Dertlilerden zarar gelmez gibi düşünürdüm çünkü. Dinlene dinlene bir iki saat yürüdüm. Yürüdükçe dağ uzaklaştı. Kaçıyordu sanki benden. Evden bakınca burnumuzun dibinde gibiydi hâlbuki. Ama şimdi, küçücük adımlarımdan ürküyor korkaklar gibi kaçıyordu benden. Zirvesini görebileceğim bir yerde durakladım ve bağırdım: “Demek kaçıyorsun ha? İyi kaç. Ben de sana sığınmam. Giderim bir ağaca tünerim de yine sana sığınmam.”

Dediğimi yaptım. Ona sığınmaktan vazgeçmiştim. Etrafıma bakınıyordum, koca bir ağaç bulup ona tüneyecektim. Ben böyle etrafıma bakınıp dururken davudi bir ses çalındı kulağıma: “Sığınmazsan sığınma. Ne yapayım? Koskoca Erciyes, oturup ağlayayım mı yani?” Anam korktuğum zamanlarda ayetel kürsi okumayı öğretmişti. Başladım içimden okumaya ama korkudan şaşırdım. Fatihayla felak nasla iç içe girdi. Dağ, benimle mi konuşuyordu yani? Korkumu yuttum, kendimi toparladım, sonra ben de bağırdım: “Dağ konuşabiliyorsa ağlayabilir de. Otur ağla o zaman, otur ağla!” Kahkahayla karşılık verdi utanmaz: “Ağlamam, geri dön evine. Yoksa seni tutar tepemdeki karların içine atarım. Benim oğlum olursun benim! Baban üzülmez mi sonra ha? Anan kahrolmaz mı doruklarıma baktıkça oğlum oğlum diye?” “Anamı bilmem ama babam olacak hayatta üzülmez. Tokat attı bana. Babalar çocuklarına tokat atarsa başkası n’aapmaz? Tamam kabul ediyorum. Hadi al beni doruklarına at. Hadi!” Dağ, sustu. Sesi gelmedi. “Babalar da hata yapabilir. Oğullar da onları affedebilir. Affet onu da dön evine. Yoksa seni tutarım, mağaralarımdan birine alırım. Hiiiç çıkarmam oradan.”

“Dağın babası olur mu? Sen ne bileceksin babaların arada hata yapabileceğini? Dönmem. Sus artık hem, konuşma benimle.” diye tersledim Erciyes’i. “Ne demek dağların babaları olmaz? Benim de vardı babam. Koç Dağı derlerdi ona. Kossskocamandı. Ama sabırsızdı. Bir gün patladı sinirinden. Siniri bizi ondan kopardı. İçten içe duyarım sesini bazen, af diler bizden. Affettim onu. Hadi, dön evine. Sen de affet babanı.” O böyle deyince olduğum yerde oturdum kaldım. Dağla konuşuyordum, üstelik korkmuyordum. Üstelik beni eve dönmem için iknaya çalışıyordu. Tövbe tövbe.

“Onu çok seviyorum ama o beni pek sevmiyor gibi.” diye söylendim belli belirsiz. Dağ, bunu da duydu. “Uydurmaa. Babalar çocuklarını bal gibi de çok sever. Hem sen pek şirin bir kerataya benziyorsun. Seni kim sevmez? Dön hadi. Yoksa seni alırım, zirveme yakın bir ağacın tepesine koyarım. Bu bücür hâlinle hayatta inemezsin oradan.” “Tehdit edip durma beni.” diye çıkıştım Erciyes’e. “Utanmıyor musun el kadar çocuğu böyle korkutmaya? Seni babama diy…” Sonra dağ, gürler gibi gülmeye başladı. Sonra ayak sesleri çıkarmaya başladı. Yanıma doğru geldiğini hissettim. Ama dağ karşımdaydı, nasıl arkamdan geliyor gibi sesler çıkarabiliyordu? Korkuyla arkama döndüm. Baktım ki babam. Elinde huni gibi bir şey gülerek bana bakıyor.

Suratımı astım onu görünce. Hem tokat atmıştı hem de beni kaç dakikadır kandırıyordu. Dağ konuşur mu hiç hem? Sonra baktım, huniyi ağzına tutmuş bağırıyor davudi davudi: “Çabuk babana sarıl. Yoksa seni kovalar ve gıdıklarım. Çabuk!” Gıdıklarım lafını duyunca kıkırdadım. Sonra durdurdum kendimi. Ama yine başladım. Kahkahalarımı tutamadım. Kahkaha atarken de babama doğru koştum. Kucağına atladım. Bir güzel sarıldık. “Özür dilerim.” dedi usulca. “Ama sen de kızı öyle tay gibi…” “Hak etti.” dedim. “Bir daha bana hırsızmışım gibi davranırsa bu sefer daha uzun çevirec… Şaka şaka.” dedim. “Yapmayacağım bir daha. Ama yanağım hâlâ yanıyor. Erciyes’ten kar iste de bastırayım.”

Babam beni yere bıraktı. Biraz ilerledi dağa doğru. Avucunu uzattı ve ünledi: “Erciyes Bey,” dedi. “Bu küçük beyin yanağı, benim yüzümden acıyor. Doruklarından birazcık kar versen de ona şifa olsa?” Kıkırdadım. Hiç öyle şey olur muydu? “Baba, eve gidelim. Tamam geçti. Beni artık kandırma.” diye güldüm. Babam yönünü benden yana döndü. Gülümsüyordu. Usul usul yürüyordu elinde kuş taşır gibi. Gözlerime inanamadım.

Elinde kuş değil de kar taşıyordu.

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam.

Nasıl unutayım?