Kendimin Öncesi

Emine Genç

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. Bursa’da yaşadığım büyük ihanetten sonra annemleri karşıma alıp “Toparlanın gidiyoruz!” demiştim. Burada işimiz bitti, bu şehir bana dar gelir artık. Yeni bir yerde sıfırdan hayat kuracağız. Sıfırdan derken hayatımı bir on beş yıl geriye çekeceğimi tahmin etmemişlerdi sanırım. Hemen evi emlakçıya verdim. Bir yandan evi toparlamaya başladım bir yandan annemi ikna etmeye çalışıyorum. Babam kolay. Beş yüz metre ötesinde kahvehane olan her yerde yaşayabilir. Kahvehane ve emekli ikramiyesini çekebileceği bankası. Ama annem için bir şehirden ayrılmak demek, yarım kalan iğne oyaları, iade edilemeyecek düğün icabetleri, kuruyan domates fideleri, yolda yitip giden menekşeler, unutulan ahretlikler demek. Uzun pazarlıklar ve manipülasyonların sonunda üç ay sonra taşınmaya ikna olmuştu annem. Üç ay sonra yani altın günü dönümünü tamamladıklarında. Böylece annem kimsenin parasını alıp kaçmış olmayacak, arkasından laf ettirmeyecek, şansı yaver giderse de Melek Teyze’nin içli köftesinin gizli tarifini alabilecekti. Ben de bu süre zarfında evi satacak, nereye göç edeceğimizi bulacak ve kendiliğimin temellerini atacaktım.

Akşam çaylarında, duvarda asılı duran yetmişe yüz mavi kenarlı, annemin ben küçükken koca adam olayım diye eve aldığı, benim kocayamadığım onun eskidiği Türkiye Siyasi Haritasını yere serer elimde kalemle işaretlemeye başlardım. Doğuyu en baştan elemiştik. Te oralara ne işimiz var demişti annem, her akşam terörü izliyoruz billah beni oralara götüremezsiniz. Babam da hı hıı demişti. Karadenizin yeşiline heyecanlansak da yokuşunu, yağmurunu annemin romatizması reddetmiş babam da tabii tabii demişti. İç anadolu'nun ayazı, Akdeniz’in sıcağı, İzmir’in kızları, Denizli’nin horozu diye günlerce tartıştık. Derken hiç unutmam bir akşam babam horultusunu kesip ayağa kalktı. Çayı mı bitti, helaya mı gidecek yoksa olmaz da mutfaktan çekirdeğini mi alacak derken yanıma yanaştı, elimden kalemi aldı ve gösterdi. Ya bura (bilecik), ya bura (kütahya) ya da bura (balıkesir) dedi, yerine oturdu. Böylece işimin yüzde doksanı çözülmüştü. Ertesi gün üst kattan atlası ödünç aldım ve araştırmaya başladım.

Bilecik bu topraklarda köklenmeye başladığımız o belde, o küçücük, adeta üç kişinin yaşadığı o şehrimsi yer, benden uzakta var olmaya devam etmeliydi. Balıkesir içinde barındırdığı mavisiyle, heyecanıyla beni kendine çekse de insanlarının denizden aldığı rüzgarla uçuşan burunları, beni yerin dibine sokardı -ki zaten yerin üzerinde fazla yoktum. Ve Kütahya, toprağından sanatın fışkırdığı, çinileriyle meşhur… Ahu’yu tekrar görebilme imkânı verecek kadar yakın, yola çıkmayı üşendirecek kadar uzak o şehir ve hayatımda büyük bir yeri olan Hisarcık. Kararımı vermiştim Hisarcık’a taşınacaktık. Komşunun atlasını çantaya attım. Üç ay boyunca ev adeta savaş alanına dönmüştü. Her yerden bir koli fışkırıyor, paketlediğimiz kadar atıyorduk. Atmak eylemi insan için ne büyük bir terapiymiş o zaman fark ettim. Annem bile atmanın lezzetine varmıştı. Ki bu tahmin ettiğinizden daha büyük bir haber değeri taşıyor çünkü çeyizinden kalma, yarısı çoktan çöplüğü boylamış yarım tahta kaşıklarını atabildi. Bir gün lazım olur diye biriktirdiği düğmeleri, torun sahibi olunca kullanmayı düşündüğü beşiği, eski çamaşır kazanını her şeyi her şeyi atıyordu. Sıra benim çocukken giydiğim kıyafetlere gelince dur! dedim. Onlara önce ben bakmalıyım. Aman oğlum at gitsin, bak yeni bir hayata başlıyorsun eskinin izlerini sırtına yük etme dedi durdu. Niyetimi bilmiyordu tabii. Hâlâ giyilebilecek gibi olduklarımı kenara ayırıp anı anneciğim anı dedim. Bunların bir hatırası var. Pek anlam veremese de önceleri ses çıkarmadı ama pazardan taşıdığım kıyafetleri gördükçe içine düşen kurt beynimi kemirmeye başladı.

Annemin içine düşen o küçük kurt, pazardan her dönüşümde biraz daha semiriyordu. İlk başta anı deyip geçti. Sonra poşetlerin içinden çıkan renkler, desenler, lastikli paçalar, küçük oyuncaklar… Bir akşam mutfakta poşetleri boşaltırken eline okul çantası alınca dondu kaldı. Pazardan değil, kırtasiyeden almıştım onu. Lacivert, üzerinde uzay gemileri olan, fermuarı biraz sert açılan cinsten. Bu ne oğlum? Kendime hediye. Yüzü gerildi, dudakları kıpırdadı: tövbe estağfirullah. Benim otuz yaşında bir adam olduğumu biliyordu ama karşısındaki beden ortaokul kaçağı gibiydi. Bu tezatlığı beyninin tozlu raflarına kaldırmayı seçti.

İki ay boyunca annem kuşkularını büyüttü, küçülttü, tekrar büyüttü. Altın gününü tamamladı, beğendiği oya nakışlarını örnekledi. Hatta Melek Teyze’nin içli köftesinin sırrını öğrendi. Dış harcına da kıyma koyup önce haşlayıp sonra kızartıyormuş. Bunu öğrenmiş olmak, benim bir çocuk gibi giyinmemden daha gerçekti onun için. Sonra bir sabah, daha gün tam ağarmamışken, kendimi Renault Clio’nun ön koltuğunda buldum. Babam direksiyonda, annem arkada dua eder gibi bir şeyler mırıldanıyor. Ben ise şapkamı iyice gözlerime indirmişim. Üzerimde o pazardan aldığım kıyafetlerden biri: dizime kadar gelen şort, bol bir tişört, bileklerimde çocukluğun o garip hafifliği. Oğlum sen öne otursana, dedi annem bir süre sonra. Zaten öndeydim. Ama o beni görmüyordu. Daha doğrusu, gördüğüne anlam veremiyordu. Radyoda eski bir türkü çalıyordu. Babam yolun boşluğuna bakarken arada “hı hıı” diye eşlik ediyordu. Yol uzadıkça annemin sabrı kısaldı.

“Bak,” dedi sonunda, “iki aydır içimde tutuyorum. Bu ne hâl? Bu çantalar, bu kıyafetler…” Gülümsedim. Çocuk gibi değil, yetişkin gibi.

“Yok.”

“E o zaman bu ne?”

“Benim.”

“Senin neyin?”

“Benim çocukluğum.”

Babam frene basar gibi oldu. Sessizlik arabayı kapladı. Onlara her şeyi anlattım; doktorların "endokrinolojik bir mucize" deyip içinden çıkamadığı, bedenimin on iki yaşında grev yapıp durduğu o gerçeği... Bursa’da Ahu’ya açıldığımda, bana bir erkek gibi değil de yaramaz bir kardeşe acır gibi bakışını anlattım. "Ben artık yetişkin taklidi yapmaktan yoruldum," dedim. "Madem dünya beni böyle görüyor, ben de dünyayı öyle göreceğim." Annem önce hıçkıra hıçkıra ağladı, sonra "Büyü yapılmıştır sana," diye mırın kırın etti. Ama Hisarcık’a vardığımızda, babamın kahvehaneyi gördüğü anki huzuru ve annemin yeni komşu kapılarını süzüşü, benim bu "yeni kimliğimi" bir kabule dönüştürdü. Anadolu’da bazı şeyler konuşularak değil, susularak halledilirdi.

Hisarcık’a vardığımızda güneş tam tepedeydi. Kasabanın girişinde bir tabela: sade, boyası hafif dökülmüş, ama kararlı. Arabadan indim. Toprak kokusu, hafif bir rüzgâr, uzaktan gelen çocuk sesleri… Ve ben. İlk adımı attım. Sonra ikinciyi. Sonra bilinçli olarak küçüldüm. Omuzlarımı düşürdüm, adımlarımı kısalttım, bakışlarımı yukarı kaldırdım. Bir yetişkinin dünyaya baktığı yerden değil, bir çocuğun baktığı yerden bakmaya başladım. “Ne yapıyorsun?” dedi annem fısıldayarak. “Yaşıyorum,” dedim.Kasabanın içinden geçerken insanlar bize baktı. Ama ilk defa o bakışlar bana tanıdık geldi. Çünkü artık o bakışlara uygun biriydim. Babam kahvehaneyi fark etti. Gözleri parladı. Annem etrafa bakındı, bir pencereye, bir kapıya, bir hayata tutunacak yer aradı. Ben ise bir grup çocuğun yanına doğru yürüdüm. Top oynuyorlardı. Beni görünce durdular. “Geliyor musun?” dedi biri. Cevap vermedim. Topu aldım. Ve yıllardır ilk defa, gerçekten ait olduğum bir yerden vurdum.

Okula gidemiyordum tabii. Kimlik meselesi. Yaşımla yüzüm birbirine küsmüş, nüfus kâğıdımla bedenim konuşmayı kesmişti. Müdürün karşısına çıksam, ya beni veli odasına yollarlar ya da kayıp çocuk diye anons geçerlerdi. Annem çözümü basit buldu: “Bizim oğlan şehirdeki okula gidiyor,” dedi herkese. Hangi şehir, hangi okul, hangi servis detaya girilmez. Anadolu’da bazı cümleler açıklama değil, kapatma cümlesidir. Sabahları evde takılıyordum. Annem temizlik yaparken ben pencerenin önünde oturup dışarıyı izliyordum. Bir çocuğun dışarı bakışıyla değil, dışarı çıkmayı planlayan bir yetişkinin sabrıyla. Ama öğleden sonra… işte orası benimdi. İkindiye doğru mahalleye çıkıyordum. İlk günler temkinliydim. Çocukların arasına karışmak kolay değildir; onların dünyası yetişkinlerinkinden daha acımasızdır çünkü henüz inceltmeyi öğrenmemişlerdir. Ama benim bir avantajım vardı: ben onların yaşamadığı şeyleri yaşamıştım, ama onların yaşında görünüyordum. Yani hem tecrübeliydim hem de kabul edilebilirdim. Kısa sürede alıştılar bana. Sonra ben onlara alıştım. Hatta bir çete kurduk. Adını ben koydum: “Yokuş Aşağılar.” Çünkü mahalledeki en büyük eğlencemiz, yukarıdan aşağı koşup kim daha az düşecek diye yarışmaktı. Mantıksızdı, gereksizdi, ama inanılmaz ciddiye alıyorduk. Çetenin bir merkezi vardı: yarısı yıkılmış bir duvarın arkası. Orayı karargâh ilan etmiştik. Görev dağılımı yaptım. Gözcü, haberci, erzak sorumlusu… Çocuklar ilk başta anlamadı, sonra hoşlarına gitti. Oyunla ciddiyetin arasındaki o ince çizgiyi ben iyi biliyordum. Lider bendim. Bana da yakışıyordu hani. Akşamları eve döndüğümde dizlerim yara içinde, yüzüm toz toprak, içim garip bir huzurla dolu oluyordu. Annem “nerelerdeydin” diye sormayı bıraktı. Çünkü cevap basitti: çocukluğumdaydım. Zaman geçti. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar… üç yıla dönüştü.

Gerçekten iyi gidiyordum. Hatta bir ara Ahu’yu bile unutur gibi oldum. Onun yüzü, sesi, o günkü bakışı… Hepsi sanki başka birinin başına gelmiş gibiydi. Hisarcık, insanın içini törpüleyen bir yer. Sivri duygularını alıp yuvarlıyor, seni daha yaşanabilir bir hâle getiriyor. Ama her şey, her zaman aynı kalmıyor. Bir gün fark ettim. Çetedeki çocuklardan biri bana “abi” demedi. Sonra bir diğeri topa daha sert vurdu. Bir başkası benden uzun boylu oldu. Başta önemsemedim. Ben sabit kalıyordum. Onlar büyüyordu. Üç yılın sonunda, çetenin en küçüğü olmaya başlamıştım. Bu, dışarıdan bakınca önemsiz bir detay gibi görünebilir. Ama bir çetenin iç dinamiklerinde bu bir devrimdir. Liderlik, boyla, güçle, ses tonuyla, hatta yürüyüşle bile ilgilidir. Ve ben hiçbirinde ilerleyemiyordum. Bir gün karargâhta otururken fark ettim. Eskiden ben konuşurdum, onlar dinlerdi. Şimdi onlar konuşuyordu. Ben dinliyordum. “Yarın şuraya gidelim,” dedi biri. Eskiden ben derdim. “Tamam,” dedim. Eskiden onlar derdi. İşte o “tamam” kelimesi, içimde bir yere çarptı. O gün eve biraz erken döndüm. Annem günden yeni dönmüştü. “Ne oldu?” dedi. “Hiç,” dedim. Ben bu oyunu sonsuza kadar oynayamam. Çocuk olmak sığınağı üzerime devrilmek üzereydi.Ben, farkında olmadan, kendi çocukluğumun içinde hapsolmaya başlamıştım.