Yağlama Ya Da Yağlamama

Esra Abaoğlu

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. O zamanlar büyücülük okuldan yeni mezun olmuştum. İlk görev yeri olarak Kayseri’nin Hisarcık köyüne küçük bir çocuk görüntüsüyle atandım. Köyün yer altı, yer üstü ne kadar kaynağı var, potansiyeli nedir, insanları, yaşamları, kültürleri ve bunlara dair aldığım bilgileri merkeze rapor ediyordum. İstihbarat görevi için rahat bir yerdi. Üstelik çocuk görüntüsünde olduğum için neredeyse hiç dikkat çekmiyordum. Köylüden Mehmet ağanın küçük torunu Emre Can, Ankara’da yaşayan ailesinin yanından, yaz mevsimini geçirmek üzere dedesi Mehmet Ağa’nın yanına gönderilir. Tek başına yola çıkmayı öğrensin, kendisine güveni gelsin diyerek Kayseriden otobüse bindirilen çocuk, Kırşehir yakınlarında bizimkiler tarafından kaçırılıp alıkonulur. Moladan sonra otobüse ben binerim ve Emre’nin yerine geçerim. Şimdi Emre bizim merkezde hafızası dondurularak tutuluyor. Buradaki Emrelik görevim bitince, gerçek Emre’yi salıverip Ankara’ya gönderecekler. Elbette zihnine o yazı dedesiyle Kayseri’de geçirdiğine ilişkin bir dolu anı kopyalandıktan sonra.

Hikayenin buraya kadar olan kısmında hiç bir şaşırtıcılık yok. Klasik ilk büyücü atama hikayesi. Asıl mesele, benim Hisarcık kasabasında bir çocuk kılığında geçirdiğim yılları hiç unutamayışımda. Çünkü bir büyüye bakar. Çat diye hafızamı sildirebilirim. Hiç olmamış gibi de hissedebilirim ya da o günler Roma’da geçmiş gibi de anılarımı formatlayabilirim. Bu işi, ayakkabımın bağcıkları bağlamak nispetinde bir iş kadar kolay yapabilirim, olabilir bunlar. Ama.

Ama unutamadım. Kasabada işim bittikten sonra beni otobüse bindirip Ankara’ya yollarlarken dinlenme tesisinde yerime gerçek Emre’yi bindirdiklerinde üzerimden bir yük kalkacaktı, yani öyle zannediyordum.. İlk görevimi başarıyla tamamlamanın gönencini yaşarım diye düşünüyordum. Öyle olmadı. Mavikent Turistik Dinlenme Tesislerinde Ankara’ya doğru uzaklaşan otobüsün ardından göz yaşlarına boğuldum. Çengelköyde bir ağaç üzerine inşa edilmiş görünmez evime uçtuğumda aylardır oradan uzakta olduğum hissi beni teselli etmedi. Boğaza bakıp hisarcığın rüzgarlarını yad ettim, Emre’nin babaannesinin yaptığı yağlamaların hayali, yediğimi içtiğimi tatsız tuzsuz hale getirdi. Görevimin bitişinin, benim Hisarcığı terk edişimin üzerinden henüz bir hafta geçmemişti ki o haftasonu kendimi hisarcığa doğru uçarken buldum. Bir büyücüğe hiç yakışmayacak biçimde, dürtülerimle hareket ediyordum. Emrenin dedesinin evine gidecek, selam verecek ve evden kaçtığımı, kaçıp buraya geldiğimi, ama kaçtığım için de evin aranmamasını falan rica edecektim. Foyam ortaya çıkarsa da dede ile babaanneye bir zihin büyüsü yapmaya bakardı her şeyi düzeltme gerekililiğim. Bu tesellilerin kuvveti elim Emre’nin dedesinin evinin kapısının tokmağına yaklaştığı anda, tesirini yitirdi. Elektrik çarpmışcasına elimi geri çektim, bu tür bir zayıflık sicilimi lekeleyebilir hatta büyücülük kariyerimin sonunu bile getirebilirdi. Başıma bu işleri açmama değer olan neydi? Kayseri yağlaması için buna değer miydi? Bu retorik soru, kapıyı açma konusunda beni cesaretlendirdi. Boğa burcu oluşum yemeklerin beni baştan çıkarma gücünü beş katına katlıyordu. Yine de elimi ikinci kere tokmaktan hızlıca çektim. Yapılması gereken şey belliydi. Duygularımı düşünerek kendimi daha fazla burada tutmamalıydım. Hemen evime dönmeli ve bir daha bunları yaşmamak adına alınması gereken bütün önlemleri almalıydım. Çengelköye uçuşum, isteksizliğim dolayısıyla da bir ömür kadar uzun sürdü. Evime gelip uzun bir uyku çektim, yarın yapılması gerekeni kendime yapacaktım.

Sabah uyadım. Yapılması gereken şey belliydi. Basit bir zihin büyüsü.

Asamı elime aldım, söylenmesi gereken sözleri söylediğimi düşünüyorum ama büyücülük lisansımın iptaline de yol açan o son büyümü yaptım. Evim, tüm büyüsüzler tarafından görülebilen kocaman bir yağlama bütününe dönüştü.