"Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam." Bu sözleri söyleyip başını otobüsün camına dayadı. Süleyman, yol hızlı geçsin diye adama sorular sorduğuna pişman oldu, ne diyeceğini bilemedi. Konuşmaya devam mı etsin, tuttuğu nefesi derinden bırakıp sussun mu karar veremedi. Sonra “Biz de Asarcıklıyız hemşerim. Kimlerdensin sen? Benim çocukluğum da orada geçti.” dedi. Merakı ağır basmıştı. Adam, üzgün bir şekilde çevirdi başını. Babama “Onbaşı” derlerdi, bildin mi?” dedi. Anlaşılan o da sohbet etmeyi bir kaçış olarak görüyordu. Neyden kaçacağını bilmeyen, karanlıkta kalmış, korkak bir çocuğun kalbi gibi atıyordu yorgun kalbi. Süleyman durdu. İçi titredi. İkisi de başlarını ters yönlere çevirip sustular.
Süleyman, arkası yırtılmış kara lastiklerini sürüye sürüye dik yokuşu çıkıyordu. Bu dik yokuşa yerleşmek kimin aklına geldiyse ilk, yedi sülalesine de sövüyordu içinden. İnsan dediğin düzlüğü severdi, sıcağı ve denizi. Süleyman’ın ataları ise Erciyes’in eteğinde, kışın soğuğu dudak çatlatan, kaş kirpik donduran bu yokuşu tercih etmişlerdi. Yazları serin oluyordu Allah’tan. Bu yüzden artık Kayseri’nin zenginleri yazlık yaptırmak için buradan bağ almaya başlamışlar, yokuşa rağmen arsaların değeri artmıştı. Süleymanlar’ın komşularının bazıları da bunu fırsat bilmiş bahçeli güzelim evlerini satıp Sahabiye’den birer apartman dairesi alıp göçmüşlerdi. Annesi kapıda Süleyman’ı, Süleyman’dan çok getireceği ekmeği bekliyordu. “Misafir sofrada bekliyor nerde kaldın?” diye azarlayarak Süleyman’ın ensesine bir şaplak indirdi. Beklemediği bu tokat Süleyman’ı sendeletip birkaç adım kaykıla kaykıla koşturdu. Hiç sesini çıkarmadan kazağının koluna burnunu silip içeri geçti. Sofranın en aşağısına sıkışarak oturdu ve bulgur pilavına kaşığı daldırdı.
Ablaları ve annesi sofrayı kaldırıp çay servisine başladığında, babası misafirleri ile derin ve fısıltılı bir pazarlığa başlamıştı. Süleyman evlerinin satılacağını, herkes gibi Sahabiye’den bir apartman dairesine taşınacaklarını, artık çarşılı olacağını düşünüp seviniyordu. Aslında Sahabiye’de iki, Alpaslan’da ve Küçük Mustafa’da birer daireleri vardı ama hepsi kiradaydı. Süleyman’ın babası Kazancılar Çarşısında kuyumcuydu. Süleyman’ı da kuyumcu olarak yetiştirmek istiyordu fakat onda o kumaş yoktu. Altın işlemesi ince işçilik gerektirirdi, Süleyman ise doğuştan biraz mankafaydı. Manava, kasaba gittiğinde bile alacaklarının yarısını unutur, para üstünü hesaplayamaz, ya giderken ya gelirken parayı düşürürdü. Ağabeyi Şaban da Süleyman’dan beterdi. O yüzden babaları bir bakkal dükkânı açmıştı. Şaban bakkalı işletiyordu. Mehmet de onun çırağıydı. Çocuk kılığında koca adamdı Mehmet. Babası öldüğünde annesi ve ablasıyla iki göz evde bir başlarına kalmışlardı. Babası Onbaşı Mustan, askerde kolu kopmuş bir gaziydi. Gazi maaşı çoğu zaman yetmediğinden Süleyman’ın babasına sürekli borçlanırdı. Eski borcunu yenisiyle kapatır, böylece borcu hiç bitmezdi. Öldüğünde de Süleyman’ın babasına epey borçları vardı. Mehmet, bu borçlara karşılık bakkal çırağı olmuştu. Şaban onu it gibi çalıştırır, beş kuruş para vermezdi.
Bir gün Süleyman, toptancının yeni indirdiği süt şişelerini almış, “Mehmet, süt içelim mi lan?” diye sormuştu. Mehmet “Benim param yok sen iç.” dediğinde Süleyman iki şişeyi açıvermişti bile. Şişelerden birer çay bardağı süt almışlar, sonra kapağı iyice kapatıp rafa koymuşlardı. İlk gelen müşteriye açık şişeleri vermişlerdi ama kadın bir saat sonra gelip sütlerin açık olduğunu hem de ekşidiğini söylemiş, parasını alıp söylene söylene gitmişti. Mehmet gözleri çakmak çakmak başka şeylerle oyalanıyor gibi yapmış, Süleyman kaşla göz arasında sırra kadem basmıştı. Şaban duruma hemen uyanmış, Mehmet’i eşek sudan gelene kadar dövmüştü. Bu yetmemiş gibi bundan sonra Mehmet’i Hırsız Mehmet diye çağırmaya başlamıştı. Mehmet’in annesi Hediye gelmiş, “Sütlerin parasını ödeyeyim de bir daha oğluma hırsız deme; yapmış bir hata, çocuktur Şaban, ayıptır etme.” dediyse de Şaban sütlerin parasını almış ama kadını da yerin dibine sokup öyle göndermişti. Bu olaydan sonra Mehmet, Süleyman’a hiç pas vermedi. Arkadaşlığını bitirdi. Borçları bitene kadar bakkalda çalışmaya devam edecek sonra para biriktirip kendi bakkalını açacak, Şaban onunla rekabet edemeyip batacaktı. Bu hayalleri uzun sürmedi Mehmet’in.
Bir gün Şaban’la babası kapılarına dayandı. Mehmet ve Hediye, ikisini içeri buyur etti. Şaban sümsük sümsük oturmuş Mehmet’in ablasını kesiyordu. Babası ise, Onbaşı’dan kalan borçları yazdığı kâğıdı Hediye’ye uzatmış, “Şu hesabı bir görelim Hediye bacı.” diye söze başlamıştı. Hesap görecek para Hediye’de ne arar? Korkuyla lafın sonunu bekledi. Sonunda adam ağzındaki baklayı çıkardı. “Bu evi verseniz ödeyemezsiniz bu borcu ya, yine de Onbaşı’nın hatrı var. Ben de zordayım. Öyle herkeste bu kadar borç bıraksam ben ne yiyip içeyim? Bir aya kadar evi boşaltın, ben senetleri icraya verdim çoktan.” dedi. Hediye, “Bizim borcumuz bu kadar değildi, Mehmet zaten iki yıla yakındır sizde çalışıyor borçların azalması gerekmez mi?” dediyse de adam borçların faizlerini de hesaplamış ve eve el koymuştu bile. Mahkemeler, davalar derken üç ay sonra evlerindeki televizyona kadar bırakıp evi boşaltmak zorunda kaldılar. Süleyman’ın annesi bir aralık kızlarını Şaban’a istemiş, borcun bir kısmını başlık parasına sayarız demiş ama Hediye, “Sizin gibi tefecilere verecek kızım yok benim!” deyip kadını doğduğuna pişman edip göndermişti. Evden taşındıkları gün tüm komşuları vedalaşmak için toplanmış, mahalleden cenaze çıkıyor gibi ağıtlar yakmışlar, komşularının ardından güğümlerle sular dökmüşlerdi. Aradan geçen yıllar içinde kimseler Hediye’den ve çocuklarından haber alamamışlardı.
Mehmet başını dayadığı camdan kaldırdı. Eski bir dostunu arar gibi yolları dikkatle izlemeye başladı. Süleyman’a dönüp “Peki sen kimlerdensin? Burada, yol kenarında bir bakkal vardı, hatırlıyor musun onu?” diye sordu. Süleyman, “Yok ben buraları bilmem, bizim evimiz yukarıdaydı. Sonra satıp çarşıya taşındık.” diye bir yalan uydurdu. İçinden ekşi bir süt kokusu geldi. Hediye’nin yalvaran sesi bir kuş gibi uçtu kulaklarına kondu. Tüm merakını boğan utancına sarıldı, “Durakta inecek var kaptan.” deyip evine üç durak kala indi otobüsten.