Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. Herkes beni diğer çocuklar gibi sanırdı. Ama ben olup biteni biraz fazla ciddiye alırdım. Sanki yanlışlıkla çocuklar sınıfına yazılmış bir büyük gibiydim.
Hisarcık küçüktü ama benim için dünyadan büyüktü. Sabahları fırından yayılan sıcak ekmek kokusu, sokak aralarında birbirine seslenen teyzelerin yankısı, bir de her şeyi bilen ama hiçbir şey söylemeyen yaşlı çınar ağaçları… Hepsi bana bir şey anlatıyor gibiydi. Ben de dinliyordum. Çoğu çocuk misket peşinde koşarken ben insanların neden güldüğünü, neden sustuğunu anlamaya çalışıyordum. Tabii arada misketi de kaçırmıyordum, o ayrı.
Mesela bakkal Hüseyin amca vardı. Pek konuşmazdı. Bana her şeker verdiğinde “Büyüyünce anlarsın” derdi. Ne zaman söylese, sanki kasabadaki herkesin bildiği ama benim bilmediğim büyük bir sır varmış gibi hissederdim. Ben de içimden “Anlamak susmayı öğrenmektir?” diye geçirirdim. Sonra şekeri ağzıma atıp yine çocuk gibi davranmaya devam ederdim.
Hisarcık’ta insanların çoğu birbirini tanırdı; ama bence kimse kimseyi gerçekten anlamazdı. Ben anlıyordum. En azından öyle sanıyordum. Zaten o yaşta insanın en güçlü yanı ne bildiği değil, neyi bildiğini sandığıdır.
Komşu teyzeler kapı önlerinde oturup saatlerce aynı şeyleri konuşurdu. Biri başlardı, diğeri bitirirdi, sonra başa sararlardı. Ben de yanlarından geçerken başımı sallayıp ciddi ciddi dinliyormuş gibi yapardım. İçimden de “Bunu dün de söyledin” diye not düşerdim. Ama ses etmezdim. Çünkü bazı bilgilerin insanda kalması gerektiğini erken yaşta öğrenmiştim.
Bir de o meşhur “büyükler haklıdır” meselesi vardı… Hisarcık’ta bu neredeyse yazılı bir kural gibiydi. Ama ben çoğu zaman büyüklerin pek de haklı olmadığını düşünürdüm. Sadece daha yüksek sesle konuştukları için haklı sayılıyorlardı. Bunu söylemedim tabii. İnsan her doğruyu söyleyince büyümüyor, bazen susunca daha hızlı büyüyor. Bunu da kendimce keşfetmiştim.
Ama ne zaman biri bana “Sen daha çocuksun” dese, işte o zaman içimden uzun uzun gülüyordum. Çünkü ben onların sandığından çok daha fazla şey biliyordum.
Okulda da durum çok farklı değildi. Öğretmen bir şey anlattığında sınıftaki herkes yazmaya başlardı; ben genelde dinliyormuş gibi yapıp başka şeyler düşünürdüm. Çünkü bana göre asıl önemli olan söylenen değil söylenmeyendi. Mesela öğretmen sinirlendiğinde neye kızdığından çok neden o kadar kızdığını merak ederdim. Bunu da kimse sormazdı. Sorsam muhtemelen “konuyu dağıtma” derlerdi. O yüzden sormazdım. Ama içimden cevaplar uydurmayı da ihmal etmezdim.
Arkadaşlarım oyun oynarken ben bazen onlara katılır bazen de kenardan izlerdim. Onlar için oyun oyundu; benim için ise küçük bir deney gibiydi. Kim kazanmak için ne yapıyor, kim çabuk vazgeçiyor, kim hile yapınca utanmıyor… Hepsini dikkatle izlerdim. Tabii arada ben de oynardım, yanlış anlaşılmasın. Ama ben oynarken bile biraz izliyordum.
Bir gün mahallede büyük bir tartışma çıktı. Konu da çok mühimdi: Karşı komşunun tavuğu bizim bahçeye girip domatesleri gagalıyor mu, gagalamıyor mu? Uzaktan dinledim, gözledim, hatta tarafsız kalmaya çalıştım. Çünkü önemli meselelerde hemen konuşmamak gerektiğini biliyordum.
Sonra herkes birbirine bir şeyler anlatırken ben durumu çözdüm. Sorun tavukta değildi. Sorun, insanların birbirini dinlememesiydi. Bunu o kadar net görmüştüm ki müdahale etmem gerektiğini düşündüm.
Aralarına girip gayet ciddi bir ses tonuyla,“Bence problem tavuk değil,” dedim, “siz birbirinizi anlamıyorsunuz.” Bir anda herkes sustu. İşte o an, doğruyu söylemenin ağırlığını omuzlarımda hissettim. Tam beklediğim gibi… herkes düşünmeye dalacaktı.
Ama olmadı.
Hüseyin amca kahkaha attı. Komşu teyze “Aman sen de!” dedi. Biri başımı okşadı. Biri de “Bizim filozof yine konuştu” diye güldü. Söylediklerimin anlaşılmadığını düşündüm. Büyük ihtimalle seviyeyi biraz fazla yükseltmiştim. Herkesin anlayacağı yerden konuşmak da önemliydi tabii. Bunu da o gün not ettim.
O gün ilk kez bazı doğruların söylendiğinde değil, duyulmaya hazır olunduğunda doğru olduğunu anladım. Tabii bunu düşünmem haklı olmadığım anlamına gelmiyordu. Yine de o günden sonra konuşmadan önce bir an daha durmaya başladım. Eskiden bu duraklama, en doğru cümleyi bulma çabasıydı. Sonra fark ettim ki bazen ne kadar doğru konuşursam konuşayım, karşımdaki başka bir şey duyuyordu.
Mesela bir keresinde anneme üzgün olduğunu düşündüğümü söylemiştim. Çok açıktı bence. Yüzü susuyordu ama gözleri konuşuyordu. Bunu görmemek için insanın özellikle bakmaması gerekirdi.
“Anne, sen aslında üzgünsün,” dedim. Bana dönüp, “Yok canım, nereden çıkardın?” diye güldü. Kısa bir sessizlik oldu. Ben onun doğruyu söylemediğini düşündüm. O da benim fazla düşündüğümü. İlk kez emin olamadım. Onun üzgün olduğunu görmüştüm. Ama o kabul etmiyordu. İnsan hem doğruyu görüp hem nasıl yanlış olabilirdi, bunu pek çözemedim.
O günden sonra bir şey daha dikkatimi çekmeye başladı: İnsanlar bazen söyledikleri gibi değildi… Tabii ben de sandığım kadar iyi anlamıyor olabilirdim. Hak verirsiniz ki bunu hemen kabul etmedim. Eskisi kadar emin olamamak zaten büyük bir adımdı.
Sanırım o zamanlar anlamak sandığım şeyin çoğu zaman yorumlamak olduğunu yeni yeni fark ediyordum. Ama bunu o günlerde böyle cümlelere dökemezdim. Ben sadece çocuk kılığında bir birey olmuştum. Hepsi bu.
Yıllar sonra Hisarcık’tan ayrıldım. Kasaba yerinde kaldı ama ben büyüdüm. Ya da büyüdüğümü sandım. Tıpkı çocukken her şeyi anladığımı sandığım gibi.
Şimdi dönüp baktığımda o çocuğu çok net görebiliyorum. Kenarda durmuş, herkesi izleyen, her davranışın altına bir anlam yerleştirmeye çalışan o hâlini… Ve en çok da kendinden ne kadar emin olduğunu.
Garip olan şu ki o kadar emin olduğu şeylerin çoğu, aslında hiç sormadığı soruların cevaplarıymış. Ben anlamaya çalışırken insanlar sadece yaşıyormuş. Ben çözmeye uğraşırken, hayat zaten olup bitiyormuş. Galiba en çok her şeyi anlamaya çalışırken bazı şeyleri sadece yaşamak gerektiğini kaçırmışım.
Şimdi biri bana Hisarcık’ı sorsa, onlara uzun uzun analizler anlatabilirim. İnsanları, davranışları, orada bıraktığım çocuğu, hepsini. Ama içimden başka bir şey geçiyor: Ben o kasabada biraz fazla erken büyümüşüm. Her şeyi anlamaya çalışırken çocuk olmayı ıskalamışım. Ve insan, erken büyüdüğü yerlerde biraz eksik kalıyor. Şimdi çıkıp “Büyüyünce anlarsın” deseniz, galiba ilk kez gerçekten anladığımı söyleyebilirim.