Ömer'in Abisi

Hacer Noğman

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutamam. İnsan alnından süzülen soğuk terleri bıraktığı toprakları nasıl unutabilir? Arabanın altında ezildiğinde kaç gün ağladığı kedisini, çekirdeğinden büyüttüğü sonra da toprağa ektiği meyvesini, öğrendiği harflerle okuduğu ilk kelime bu kasabanın adı olunca, insan Hisarcık’ı hiç unutabilir mi?

Ben henüz yürümeye başlamışken bu kasabaya gelmişiz. Anneme babasından kalan yere, Hisarcık’a. Burada bir dönümlük arsaya ev kondurmuş babam. Ev dediysem iki göz. Kimilerine göre başka birçok ismi vardı. Kapısından içeri girdiğinizde yemek kokusu sizi karşılıyor ve anneniz alnınıza kocaman öpücük konduruyorsa ve babanız akşamları sobada odunlar usul usul yanarken o günün gazetesinden ayırdığı sudokuyu sizinle beraber çözüyorsa… Ev bundan başka nedir ki?

Okula bir yıl erken başlattılar beni. Hayata erken atılmam amacıyla böyle bir şey yaptıklarını duyuyordum anne ve babamdan. Ben hayata erken atılmışken kardeşim konuşmaya başlamıştı. Emekliyordu da. Abi demeyi de öğrenmişti. O günü hiç unutmuyorum. Omuzlarım genişlemişti. Sanki koca bir kasabayı omuzlarımda taşıyabilirdim. Abi olmuştum sonuçta. Bakkala giderken kardeşimin elinden tutuyordum, onu kolluyordum. R ile Y harfinin alfabede tek harf olması dışında bir problem görmüyordum kendimde. Abilerde de eksikler olurdu, değil mi? Ama babam her akşam bunun için çabalıyordu, R harfini çalışıyorduk her akşam ama bir türlü çıkmıyordu dilimden. Annem, “Bırak çocuğu, vaktinde çıkar elbet,” deyip babamın üzerimdeki baskısından beni kurtarıyordu. Ama annem bana hâlâ çocuk diyordu. Ömer’in abisi demiyordu. Bu isteğimi hiçbir zaman dile getirmedim çünkü etrafımda kimseye böyle seslenilmiyordu. Kemal’in ablası değil Nalan’dı, Rümeysa’nın abisi ise Osman’dı. Ben neden Ömer’in abisi olacaktım ki? Ama fena da olmazdı hani. Ömer’in abisi.

Henüz toplama işlemini öğrenmediğim yaştaydım. Polenli bir bahar günüydü. Eve gittiğimde evde kimse yoktu. Yedek anahtarı sakladığımız yerden çıkardım, eve girdim. Derin bir sessizlik açtı kapıyı sanki. Bunun ne büyük boşluk olduğunu o zaman anlamıyordum. Ama şimdilerde düşündükçe içim ürperir. Eve geldim ve evde hiç kimse yoktu. Yaşama dair tek emare yoktu. Ne soba yanıyordu ne ocakta tencere vardı ne da tezgâhta bulaşık. Eve, terk edilmişliğin sessizliğiyle öyle sinmişti ki girer girmez yakama yapışmış, yıllarca benile olacak şekilde asılı kalmıştı. Komşumuz Hanife teyzeye gittim.

“Annem nerde,” dedim.

“Hastaneye götürdü baban, dedi.

“Niye,” dedim.

“Rahatsızlanmış biraz, gelirler, gel sen de buraya,” dedi.

“Babam işe gitmedi mi yani?” dedim.

“Gitti de annen rahatsızlanınca gelip onu aldı,” dedi.

“Ömer nerede,” dedim.

“Onu da bana bıraktılar, gel haydi sen de,” dedi.

Hanife teyze neden beni pencerede beklemedi, beni neden boş evi açmak mecburiyetinde bıraktı, beni neden bununla baş başa bıraktı? Bunları o an düşünmedim ama bu hislerim o an filizlendi, onları büyüttüm yıllarca, şimdiyse kuru bir ot olarak içimde varlıklarını zaman zaman hissettiriyorlar.

Anahtarı kapıdan alıp Hanife teyzeye gittim. Ömer uyuyordu. Önlüğüm üzerimde saatlerce orada annemleri bekledim. Ömer uyandı. Gözü annemi, annemi sordu, annemi aradı, ağladı. Bana sarıldı. Ağladı. Ona sarıldım, başını göğsüme yasladım, ağladı, önlüğümü sırılsıklam yaptı. O ağladıkça ben Hanife teyzeye daha az sordum annemi. Çünkü Ömer artık birçok şeyi anlıyordu, annem gelmediği her dakika zaman biraz daha uzuyordu Ömer için.

Ömer de ben de yemek yemedik. “Abisi, sen ye, Ömer de yiyecek, değil mi Ömer,” dedi Hanife teyze. Hanife teyzenin tonlamasından ne kastettiğini anlayabiliyordum. Oturdum sofranın başına, zar zor yedim, Ömer de yedi. Yatsı ezanı okunuyordu ama annemle babam bir yerden çıkıp da gelmiyordu. Hanife teyzenin yüzüne bakıyordum ama gözleriyle bir türlü kesişemiyordu gözlerimiz, bunu bilinçli yaptığını yıllar sonra anlamıştım. O gün birkaç yıl birden büyümüştüm. Omuzlarım daha da genişlemişti ama öncekiler gibi bunun gururunu yaşayamıyordum.

Sadece tülü çekilmiş pencereden odaya bir ışık yayıldı ağır ağır. Kırmızı ve mavi. Odanın loş ışığını yardı ve sessizliği bozdu araba sesi. Ömer çoktan uyumuştu. Önlüğümün sol üst köşesinde Ömer’in gözyaşlarıyla sümüğü kurumuştu. Yanımdaki divanda dünyadan bihaber vaziyette yatıyordu. Hanife teyze araba sesiyle pencereye yaklaştı. Sonra o aradığım gözleri beni buldu. Şimdi de ben kaçmak istiyordum. Görmek istemiyordum onun gözlerini. Görmek istemiyordum orada olan bitenleri. Anlamak istemiyordum. Halıya baktım hemen. Motiflerini tek tek izlemeye koyuldum. Belirli aralıklarla aynı motifin üzerine geldim. Gittikçe hızlandı bakışlarım. Hızlandı. Hızlandı. Hanife Teyze iki kolumdan tuttu, sıkıca sardı beni. Kalp atışını görebiliyordum, göğsü hızlıca inip kalkıyordu. Sanki ruhum bedenimden ayrılıyordu. Hanife teyze sıktıkça hafifliyordum ama bırakınca ruhum daha da ağırlaşmış biçimde bedenimde olacaktı, olmuştu. Bunu da yıllar sonra anlamıştım.

“Annen hastalandı, ama telaşlanma tamam mı,” dedi Hanife teyze.

“Annem öldü mü?”

Hanife teyze başka bir şey söylemedi. Beni tekrar ama bu kez daha sıkı kucakladı. Annemle geçirdiğim ânlar birer birer geçti gözümün önünden. Beni daha çok sıktıkça ağlamamak için tuttuğum ben, koyverdi. Hüngür hüngür ağladım. Ağladıkça büyüdüm. Ömer’i düşündüm. Ömer’e nasıl annemin öldüğünü anlatacaktım? Anneler nasıl ölürdü? O gün, o genişlettiğim omuzlarıma Ömer’i oturtmuşum. Bunu da yıllar sonra anlayacaktım.

Bir çocuk kılığında yıllarımı geçirdiğim Hisarcık kasabasını hiç unutmam.