Mehmet, ocağın altını açıp sabahtan kalan çayı ısıttı. Su lekeleri ile kirlenmiş camdan dışarıyı izlemeye devam etti sonra. Sigarasını dudaklarının arasına götürdü fakat çakmağı mutfakta unuttuğunu fark edince camın kenarına bıraktı. Mutfağa gitmeye üşenmiş, çay almaya gidince çakmağı da alırım diye düşünmüştü. Aylardır kendi sesini unutmuştu, bir şarkı mırıldanmaya başladı ama sesi çıkmadı. Boğazını temizleyip tekrar denedi, bu sefer hırıltılı bir fısıltıyla çıkarabilmişti sesini. Şarkı söylemeyi beceremedi fakat umursamadı da. “Mustafaa yağmur var İstanbul’da, gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe..” şarkıyı beğenmedi, zaten sözlerinin devamını da bilmiyordu. Mehmet okulda öğrendiği ve gençliğinde abisine özenerek dinlediği dönem şarkılarından başkasını bilmiyordu. Çocukluğu ve gençliği, şimdi de orta yaşlılığı ketum geçiyordu. Eşi, çocukları, iş arkadaşları Mehmet’te kusur bulamazlardı ama bu ketumluğu yüzünden hiçbiri ile tam bir yakınlık kuramamıştı. Evliliği sessiz bir anlaşma gibiydi. Bir düzenimiz olsun, çocuklarımız olsun, toplumsal düzenin dişlileri arasında ezilip gidelim bu dünyadan.
Çayı almaya kalktığında yeni bir türkü mırıldanmaya başladı: “İnci boncuk olmuş yürek kafesi, dilim ah-u zarda duy Leyla Leyla, gönlüm umman oldu derin suları, umudum sendedir dur Leyla, Leyla…” Hayret, bu türküyü ezberleyebilmiş. Çayı ve çakmağı alıp içeri geçti. Radyodan bir müzik kanalı açtı. Gençliğinde olduğu gibi, bir istek parça isteyesi geldi ama artık böyle şeyler var mıydı emin değildi. Çayını tazeleyip geldiğinde radyoda haberler başlamıştı. Epeydir kendi ile ilgili haberleri takip ediyor, bulunamamış olmasından epey keyif alıyordu. İyi ki sessiz sedasız kaybolmadım ortalıktan. İyi ki o otobüsten koşarak inip deli gibi koştum diye içten içe kendini tebrik ediyordu. “Aylardır kayıp olarak aranan Mehmet Güngördü dosyası kapandı.” dedi spiker. Mehmet, ikinci bardağından üçüncü yudumunu almak üzereydi. Bir hüzünle kaydı bardak elinden, cam parçaları ve çay her yere dağıldı. Karısı ve çocukları artık ondan umudu kessin, annesi ve abisi onu aramasın ama Leylası hep merak etsin istiyordu. Şimdi umudu kesilen oydu.
Leyla, aynı saatlerde yerel bir kanaldan izledi dosyanın kapandığını. İçi öfke ve hüzünle doldu. Mehmet’le yıllardır aynı fabrikada çalışıyorlardı. Mehmet’ten birkaç yaş büyüktü. Küçücük yaşta evlenmiş, gencecik yaşta eşi vefat edince dul kalmıştı. Tek oğlunu yalnız başına büyütmüş, eşinden kalan bir maaş olmayınca, bağlanan dul maaşı yetmemiş çalışmak zorunda kalmıştı. Sade ve masum bir güzelliği vardı. Kumral saçları, kumral tenine çok yakışırdı. Soluk dudakları onu masum ve soğuk gösterirdi hep. Onlarca talibi çıkmış ama oğlunu üvey babayla büyütmek istemediğinden hepsini reddetmişti. Oğlu memur olup başka bir şehirde kendine bir hayat kurunca da hepten yalnız kalmıştı. Bu defa da genç yaşta olmasına rağmen evliliği kendine yakıştıramıyordu. O, Mehmet gibi değildi. Konuşkan ve neşeliydi. Neşe ve masumiyet birbirine çok yakışıyordu. İş yerinde ona göz koyan çok olmuştu ama kimse cesaret edip karşısına çıkamazdı. Yolar atardı adamı, yüzündeki masum ifadeye zıt bir cevvalliği vardı. Cesaretini toplayıp sarkıntılık yapan birkaç kişiyi insan içine çıkamaz etmişti. Leyla’ya göz koyacak son insan Mehmet’ti ama o da olmuştu. Bir gün, pazar tatilinde yemek hazırlarken Mehmet’ten bir mesaj geldi. Titrek bir cesaretle yazıldığı belliydi. Özürlerle ama çaresizlikle dolu bir mesajdı. Önce cevap yazmadı. Yarın sorarım ben sana diye düşündü. Yalvarır tondaki ikinci mesajı “Mehmet, seni tepelerim!” diye yanıtladı. Leyla, gerekli cevabı verdiğini düşünürken, Mehmet bunu işveli buldu. Mesajı hafızasına kazıdı, kalbine sakladı ve telefonundan sildi.
Mehmet, mesajı sildi fakat ara ara yazmaya da devam etti. Leyla’nın sessizliğiydi onu cesaretlendiren. Öyle ya Leyla, kimleri rezil etmişti, sözünü kimseden esirgememişti. Ama işte Mehmet’e aynı şeyi yapmamıştı. Bazen acaba benim gibi sessiz karşıladığı başkaları da var mı diye düşünmeden edemiyor ama bu düşünceyi zihninden çabucak atıyordu. Günlerini, gecelerini Leyla’yı düşünerek geçiriyor bir gün kendini ele vermekten korkuyordu. Leyla’nın mesajları görmezden gelmesi, olanları yok sayması, hiçbir şey olmamış gibi davranması canını sıkıyordu. Öyle ki, Leyla bir gün yemekhanede kalkıp bunu evire çevire dövse, hakaret edip Mehmet’i rezil etse sevinecekti. En azından umudumu keserim diye düşünüyor, Leyla’yı sıkacak kadar ileri gittiği oluyordu. Bir gün, durup dururken, Leyla’ya bir adres yazdı. “Yarın gidiyorum, ister gel, ister gelme. Ömür boyu da olsa bekleyeceğim seni.” Leyla bu mesajı ahlaksızca bulup ağzına geleni yazdı. Uzun uzun yazdı. “Ben seni kardeşim gibi görmüştüm. Başıma iş gelecek olsa arayacağım ilk insanlardandın sen. Bana göz koymak nasıl aklına gelir? Beni nasıl bu kadar ucuz görürsün? Evli bir adamın verdiği adrese koşa koşa gideceğimi mi sandın Mehmet? Canına okumadıysam yazdıklarını kabul ettiğimden değildi. Sen benim için kıymetli biriydin. Şu mesajla bana hangi gözle baktığını da aşikâr ettin. Benden sana yar olmaz. Beni bekleme, bir daha yoluma çıkma sakın!” Mehmet mesajı okurken kahroldu. Defalarca okudu, hepsinde bir öncekinden daha büyük acı hissetti. İçinden, “Sen benim için kıymetliydin…” diye tekrar edip durdu.
Ertesi gün bir şey olmamış gibi işe gitti. Leyla o gün işe gelmedi. “Hastaymış Leyla.” dediklerini duydu. Gerçeği bilen tek kişiydi, her zaman olduğu gibi sessizce dinledi arkadaşlarını. Cumartesi günleri yarım gün çalışıyorlardı. Mesai bitiminde servisten her gün indiği yerde indi. Eve gidip yemek yedi. Sonra çocuk odasında ardiye gibi kullandıkları dolabı açtı. Uzun zamandır herkesten gizli para biriktiriyordu. Dolap o kadar dağınıktı ki kimse aradığını bulamaz, dağınıklığı görmemek için de kolay kolay açmazlardı. Elini en dibe uzattı. Babamın hatırası diye sakladığı işe yaramaz birçok şeyin olduğu torbayı eline aldı. Torbanın dibinden siyah poşeti aldı. Dikkat çekmemek için de poşeti bir pazar çantasına koydu. Çantayı pencereden dışarı bıraktı. Eşi Emine’ye “Bir hava alayım arkadaşlara uğrayayım.” deyip çıktı. Çantayı alıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Manavdan biraz elma ve patates alıp çantanın üstüne koydu. Biraz ileriden küçük bir tuhafiyeye girdi. Örme, kırmızı bir hırka aldı. Siyah ve gri dışında bir renk giydiği görülmemişti Mehmet’in. Hırkayı sırtına geçirdi, bir de kasket aldı ardından. Cadde üstünde küçük bir bakkala girdi, bir sigara alıp “Biraz işim var çanta şu köşede biraz dursun. Evden sebze istedilerdi.” deyip çantayı bıraktığı gibi çıktı. Bakkal da çantayı alıp daha güvenli olacak şekilde masanın arkasına bıraktı. Yarım saat geçti geçmedi Mehmet geldi, teşekkür edip çıktı. Üzerinde yine kırmızı hırkası ve kasketi vardı. Bakkalla göz göze bile gelmediler. Hızlı adımlarla yürüyüp, bir taksiye binip terminale gitti. Terminale hiç girmeden arkasını dolanıp yürümeye başladı…
Leyla’ya adresini verdiği evde yedinci aya girmişti. Mehmet için kayıp başvuruları yapılmış, katil şüphesiyle aranmış, bu haberler yerel kanalların dışında pek yayınlanmadığından ve delillerin zayıflığından yeni komşuları kim olduğu ile ilgili bir şüphe duymamışlardı. Çalışmaya gelen mevsimlik işçilerden biri olduğunu düşünmüşlerdi. O da ara ara bağ bahçe işlerine gitmiş, insanların bu düşüncesini pekiştirmişti. Ardından da asıl mesleği olan terziliği yapmak için küçük bir yer açtı. İki dikiş makinesi ve bir takım iple pantolon paçası yapmaya, gömlek yakası çevirmeye başladı. Eski kıyafetleri yenilemekte üstüne yoktu. Akmasa da damlayan bir geliri de olmuştu artık. Akşamları radyoyu açıyor, yerel kanalları izliyor kendi ile ilgili gelişmeleri takip ediyordu. Telefonunu bir sokaktaki rögar kapağından aşağı attığından, ona ulaşabilen kimse yoktu. Yerini bilen tek kişi Leyla idi, o da kaybolduğu gün işte olmadığından ifadeye dahi çağırılmamıştı. Yeni telefonu ile Leyla’ya onu beklediğine dair mesajlar atmış ama bir türlü cevap alamamıştı. Bazen yeni yaşantısını Leyla’ya anlatan uzun mesajlar da yazdığı oluyordu ama Leyla onunla iletişime geçmekten korkuyordu. Daha doğrusu Mehmet’in katil çıkmasından korkuyordu.
Haberlerde katil bulundu, Mehmet Güngördü dosyası kapandı diye kısacık bir metin geçti. Mehmet, artık katil olarak aranmıyordu. Kayıp olarak aranmaya devam edecekti ama belli ki artık önemsiz bir kayıptan başkası değildi. Leyla, hüzünle karışık öfkesine biraz sevinç ekledi. Ertesi gün işe gittiğinde, herkes bu konuyu konuşuyordu. Muhasebeci içeri girip, Emine’nin ve kaynının geldiğini söyledi. Müdür o güne kadar Mehmet’in çıkışını vermemiş, sigortasını yatırmaya devam etmişti. Ama o gün artık işten çıkarılma şartlarını çoktan yerine getirmiş olan Mehmet’in eşine tazminatı da ödeyip işine son verdi. Tazminat ödemesi bile gerekmiyordu ama Mehmet’in yıllarca takdire şayan çalışmalarını karşılıksız bırakmak istememişti. Kadıncağız da kaynanasından ve kaynından gelen paralarla geçinmek zorunda kalmasın istemişti. Hatta Emine’ye “Mehmet’ten boşalan yere seni işe alabiliriz, zaten bulaşıkçıya ihtiyacımız var. Mehmet’in işini yapamazsın ama eline üç beş kuruş geçer.” de demişti. Leyla’ya bir rahatlama geldi çünkü her şeyin sebebi olarak kendini görüyordu. Üstünden büyük bir yük kalkmış gibiydi. Telefonunu açıp, Mehmet’ten gelen mesajlara baktı. Eskilere gitti, Mehmet’in kendisine gönderdiği adrese…