Kalkıyor, Fığansa Bir İki!

Yakup Karahan

Dedem rahmetli, “insan, çay içebilen hayvandır” derdi. Ardından kesme şekerinin köşesini kemirir ve bardağından esaslı bir yudum alırdı. Babam, dedemin bu fikrini hayvanların -mesela o esnada ahırda yatanların- mahrumiyetlerinden ziyade, çay içmenin onlara kıyasla tek lüksümüz olduğu şeklinde yorumlardı. Onlarla -evin ahır kısmında barınanlarla- yaşam standartlarımız arasındaki fark, maaile büyük şehre göçünce belirginleşti. Yine de şehir hayatımızın başlıca gündelik zevki, “hele bir çay koyun da insanlığımız aklımıza gelsin” direktifiyle teşekkül ediyordu. Göçün getirdiği başlıca sıkıntıysa hızla eriyen, vergilendirilmemiş çay stoklarının ikmalindeki gecikmelerdi. Cümle akrabayı taallukat insaniyet namına bizden çok evvel göçtüğü için, memleketten birini bulup yola çıkan otobüsle teslim edilecek siparişler vermek kolay olmuyordu.

Neyseki annemle babam, dedemin aniden vefat edip gurbette gömülmesinden ibret alarak ahir ömürlerini geçirmek üzere temelli Muş’a döndüler. Kooperatife yazılıp aldıkları möbleli daireyi ve doğum gününde babama hediye ettiğim ropdöşambırı da bana bıraktılar. Anacığım sağ olsun her ay bir karton kutu içinde çayımı, ketemi, peynirimi, yoğurdumu, mevsimine göre otumu gönderiyor. Hamur miktarı kadar katı yağ eklenerek imal edilen poğaçalara, karamelize şekere bulanarak susamlanan simide kalmamam için kahvaltılığımı ihmal etmiyor. Sabah çay suyunu koyduktan sonra, buzdolabından damaklara bayram otlu peyniri, çeçili çıkartıyorum sofraya, bir kase de yoğurt. Çay demini alırken cağ otunu tavada çevirmeye başlıyorum. Ot kendini salınca da kırıyorum yumurtayı üstüne. Radyoda bir parça olsun klasik müzik dinlemeden başlayamıyorum kahvaltıya. Şuubığt olur, Bah olur; icracılardan Segovia yahut da Menahım Pğeslağ çıkarsa Allah Allah. Sesin insan bedenini ikinci bir ruhla kuşatışı…

Müzik faslından sonra haber ajansı giriyor: Yurttan haberler, cihandan haberler. Yurtta kan, cihanda kan. Trajedilerin hürmet dışında hemen her duyguyu harekete geçiren sunumları. Arada yürek ısıtan münferit bir vaka veriliyor, “bekçi soğuktan titreyen yavru köpeği görünce kayıtsız kalamadı, hiç düşünmeden gocuğunu çıkarıp üşüyen köpeğin üzerine örttü.” Bütün sayın dinleyiciler, nam-ı diğer pastörize yürekler, sevgiyle kaim bu iyilik sütununun başına, gerekli huşu içinde ağlamaya davet ediliyor. Neyseki klasikleri dinleyerek temin ettiğim iştiha ile başladığım kahvaltıyı, dünyanın göbek deliğine isabet eden füze haberiyle eş zamanlı olarak bitiriyorum. Kahvaltı sofrasında ya da akşam yemeğinde dinlenen haberlerin gamsızlıkla bir ilgisi olmalı. Sonradan atılacak füzelerden biri kafama çakılmadan ne kadar çay içsem kâr. Cila niyetine, birinci bardağı yarım şeker ve önceki gün dinlediğim haberlerin bugünkü gazete manşetlerindeki akislerinin yorumuyla yarılıyorum. Sıradaki yudumu alırken, “Muşluları sevindirecek haberimiz” veriliyor.

“Fransa, Muş nüfusuna kayıtlı olan vatandaşlar için vize engelini kaldırıyor. Artık Muşlular Fransa’ya sadece kimlik kartlarıyla seyahat edebilecek. Fransa Cumhurbaşkanı’nın Paris belediyesine yaptığı ziyaret esnasında paylaştığı müjdeli haber en çok Parislileri mutlu etmişe benziyor. Açıklama sonrası coşkuyla sokağa dökülen parisyenler, ellerinde Fransızca, Türkçe ve Kürtçe olarak ‘Paris seni bekliyor Muşlu insan’ yazılı dövizlerle Lüksemburg Bahçesine kadar yürüdü.”

Dibinden tuttuğum bardağı düşmek üzereyken geniş ağzından yakaladım. Tedirginlik doğuran bir şüphe içinde atılıp radyonun tepesindeki çarkla oynadım. Haber sunan ilk frekansta durdum, radyo istasyonunun gıcık edici müziğinin geçmesini beklerken son yudumu indirdim. Tazeledim çayımı. Spiker gevşek çene hareketleriyle konuşmaya başladı: “Evet sayın dinleyiciler, sıradaki haberimiz kütüğü Muş’ta olan yurttaşlarımızı çok yakından ilgilendiriyor. Fransa kapılarını Muşlu vatandaşlara açıyor. Paris Muşlular Derneğinin temasları sonu…” Versay’ın tapusu pahasına da olsa katlanılmayacak bir konuşma tarzı vardı spikerin. İnşallah kodamanlar arası bir rüşvet-fonlama skandalı sonrası el çektirirler radyo tv işlerinden temennisiyle fişini çektim cihazın.

Büroyu aradım. Muhasebe personelinin kendini iyi hissetmediği bir gün işe gelmemesi, firmanın konkordato ilanına sebebiyet verecekmiş gibi kritik ikazlarda bulundu şef. Çatalın ucuyla yağ içindeki cağ parçalarını toplarken, şefe istifa edebileceğime dair gözdağı vermem işe yaradı. Bir bardak daha çay içip hazırlanmam lazımdı. Sofrayı toparladım, bulaşık makinesinin tabak rafında tavaya yer açtım, demliği döküp damacanadan yeni çay suyu koydum.

Suyun kaynama süresi, işleri başından aşkın bir çay tiryakisi için aynı zamanda birkaç meşgaleyi aradan çıkarma mühletini sağlar, kadife pantolonumu, beyaz gömleğimi, ponçik çoraplarımı giydim. Baba yadigarı kırmızı ropdöşambırı da çektim üzerime. Bir Muşlunun hayatı boyunca idealini güttüğü özgürlük-eşitlik-kardeşlik iklimin kapısından girmeye şurada ne kalmıştı. Gerekli dökümantasyonu orta sehpanın üzerine yığdım. Egzüpeği, Fığansüva Tığifu, Honöğ dö Balzag, Odözenn, ilh. bir Muşluyla hemşehrilik bağını tesis etmeye engel bütün sınırları kaldıran Fransız asârını akşama kadar hatmettim. Öyleki, kendimi zamanın parlatarak muhafaza ettiği bu insanlarla aynı köylüymüşüm gibi hissediyordum. Geldiğim yeri unutarak, şehirde edindiğim her yeni alışkanlık içinde de geldiğim yere özgü davranışlarımın kisvesinden kurtulamayarak sıkışıp kalmıştım.

Elbette. Aynı hamurdan, aynı çamurdan yaratılmış insanların kahir ekseriyeti Paris, Bordo, Marsilya, Liyon gibi kendi ruhuna münasip memleketlerde, geri kalan zavallı azınlıksa Muş’ta dünyaya gelmekle imtihana başlamıştı. Nenemin Kürtçe aksanı Frankofon bir tınıyla çınlamıyor muydu tandırın başında. Ertesi gün ilk iş yola çıkıp Muş’ta anam babamla helalleşecek, ardından Fransa’nın yolunu tutacaktım. Bazı haber portallarında bir haftaya kadar Alparslan Havalimanından Paris’e direkt uçuşlara başlayacağı yazıyordu.

Dolapta sadece yola çıkmadan önce yapacağım kahvaltı için birkaç parça malzeme bırakıp, kalanını olduğu gibi alt dairedeki öğrenci evine bağışladım. Kitaplarım, dividi ve sidilerim beş-altı koliyi dolduracak kadar çoktu. Elzem olanları seçip bir bavulda topladım, kalanları peyderpey yanıma almanın yolunu bulmaya çalışacaktım. Belki ben çıkınca burayı kiraya verir, kalan kitapları da ilgilerini çekerse depozitoya dahil etmek üzere kiracıya bırakırdım. Mantıklı olan da buydu zaten. Bir A4’e “Sahibinden Kiralık” ve irtibat için babamın numarasını yazıp yola bakan pencerenin camına yapıştırdım. Yüklük dolabından çarşafları çıkarıp koltuk, kanepe, dolap, masa, toz bağlaması muhtemel eşyaların üzerini örttüm.

Uyumaya geçerken dayıoğlu aradı.

Helalleşip selametlemek için aramış, Fransa’ya gidiyormuş.

Bu ne acele, rüyasında mı görmüştü?

Dernekle zaten irtibattaymış, kulağı telefonda haber bekliyormuş.

Hiç de bahsetmemişti.

Eğer protokol imzalanmasaymış kaçak yoldan kendini Marsiya’ya atmak için kanallar da hazırlamış.

Gözünü karartmıştı anlaşılan, böylesi daha hayırlı olmuştu, insan gibi, hep özlediğimiz gibi.

Yalnız havaalanında kaçak çayına el koymuşlar.

Bu nereden çıkmıştı?

Bizim tarafın neden istemediği zaten malummuş, Fransa da kesinkes karşıymış. Zaten şartları da buymuş, sakatat ve kaçak çaya dair bağımlılığımıza ket vurmamız.

Aslında çayı geçirmenin yolunu bulabilirdik.

Mümkün değilmiş, şimdiden çay stoklarıyla gelen Muşlulardan topladıklarıyla yarım ton çayı imha etmişler.

Bu olmamıştı, olacak iş de değildi.

Uykum kaçmıştı. Camdaki yazıyı söktüm, kenarlarını üst üste getirip oldukça nizami biçimde katladım. Birkaç kez daha katladım. En sonda ortaya çıkan küçük muska bir türlü kıvrılmıyordu, güçle olacak gibi de değildi. Kağıdı açtım, kat yerleri yıpranmıştı. Bir kayık yaptım, tekrar açıp yampiri giden bir uçak yaptım. En son buruşturup kurtuldum kağıttan. Valizlerimi olduğu gibi dolaplara geri dizdim. Şefe, rapor getiremeyeceğime dair mesaj atmalıydım. Annem de ilk fırsatta bir koli kahvaltılık yollamalıydı.