Üçüncü Yudum

Dilber Yeliz Yılmaz

Sabahları Mikonos’un sesi önce ışıkla gelir; sonra tuz, sonra da insanın içini yoklayan o ince uğultuyla. Penceremi yarım aralık bırakmıştım. Sahte bir huzur vardı buralarda. Deniz, taş duvarlara sürtünerek eski bir sır gibi içeri sızıyor; masanın üstündeki şeffaf, kalın tabanlı bardağın içinde demli çayın yüzeyi, kıyıya yanaşan tekneler gibi belli belirsiz titriyordu. Radyoda spikerin Yunanca sesi cızırtının içinden geçiyor, kelimeler birbirine sürtünerek akıyordu. Ben ise her sabah yaptığım gibi üçüncü yudumu almadan önce bardağın ağzında kalan ısıyı ölçüyordum. İnsanın bazı alışkanlıkları zevkten değil kontrolü kaybetmemek için olur. Benimki de öyleydi.

Sonra spikerin sesi bir an sertleşti. Sanki yayının içinden değil de yıllardır kapalı tuttuğum bir kapının ardından geldi: tarihi eser kaçakçılığı operasyonu, Anadolu menşeli parçalar, ele geçirilen sandıklar... Ardından o ifade düştü ortaya: üç hilalli mühür.

Bardak o anda elimden kaymadı aslında. Önce parmaklarım eski maharetini unuttu, sonra bileğim içime çöken soğuğa yenildi, en son ise cam masaya çarpıp kırıldı. Çay, ahşap parkeye yayılırken ben haberi dinlemeye devam ettim. Çünkü insan bazen adını duymaktan korkmaz; adına çıkan yolu duymaktan korkar. Bir ifade tek başına masumdur, evet. Ama bazı ifadeler yalnızca onları saklayan elde ağırlaşır.

O sabah radyoda duyduğum şey Yunanca bir haber değildi. Uzun zamandır kilidini değiştirip anahtarını denize attığımı sandığım bir kapı, başka bir dilin içinden usulca yeniden açılıyordu.

Cam kırıklarını toplamak için eğildiğimde yere yayılan çayın rengi, bir an toprağı ıslatan o eski sabahları hatırlattı bana. Kazılmış yerin, açılmış sandığın, üstü aceleyle örtülmüş bir suçun rengi de aşağı yukarı böyle olurdu.

İnsan bazı işlere bir gecede girmez. Önce yalnızca hesap tutarsın; kim ne kadar aldı, ne zaman ödeyecek, gecikirse kimin kapısına gidilecek. Faiz yetmez. Faiz, paranın açlığını bir yere kadar bastırır. Bir adamın borcunu parasız tahsil edemiyorsan ondan yol istersin, depo istersin, sırt istersin; en çok da susmasını. Ben başta yalnızca sayıları seviyordum sanırdım; oysa meğer sayıların insana verdiği şey düzen değil hükmetme hissiymiş.

Defterimde bazı isimlerin altını kırmızıyla çizerdim. O çizgi, vadenin bittiğini değil kişinin başka bir işe yarayacağını gösterirdi. Bir süre sonra taşınan şeyin un mu, makina parçası mı, kumaş mı olduğuna bakmamayı öğrendim. Sonra bakıp geri çekilmemeyi. Nemli ahşap sandıkların içinden çıkan o toprak kokulu ağırlık, balmumuyla kapatılmış bezlerin altındaki metal soğuğu, sikkelerin birbirine sürtünürken çıkardığı boğuk ses… bunların hepsi bir noktadan sonra paranın başka lehçeleri gibi gelmeye başlar.

Limanda gece bekleyen kamyonetlerin farları sönük olurdu; hiçbir şey sessiz değilken deniz sessiz görünürdü. Her sandığın üstünde sahte bir etiket, her etiketin altında başka bir ülkeye uzanan bir yalan vardı. Radyoda biraz önce duyduğum o ifade beni bu yüzden değil daha kötüsü için deşti: Üç hilalli mühür, bizimkilerden yalnız birine vurulurdu; hem yanlış ellere geçmesin diye hem doğru ellere ulaşınca tanınsın diye. Yıllardır o işaretin ya denizin dibinde ya da çoktan erimiş bir hafızanın içinde kaldığını sanıyordum. Demek kalmamış.

Ayağa kalkmadım hemen. Kırılan camı toplamış olmak, dökülen çayı silmiş olmak, insanın geçmişini de temizlediği yanılsamasını verir bazen.

Bu sabah buna bile tenezzül edecek kadar saf değildim. Radyonun sesini açtım. Cızırtının ardından spiker bu kez daha yavaş konuştu; sanki benim için, sanki yıllardır saklandığım bu kıyının taş duvarlarına kadar ulaştırmak ister gibi. Operasyonda ele geçirilen parçalar arasında, üç hilalli mühür taşıyan sandığa ait kayıtların çözüldüğünü; finans ayağında kullanılan eski bir kod adının yeniden dosyaya girdiğini söyledi.

O an anladım ki denize attığımı sandığım anahtar pas tutmamış, yalnızca yer değiştirmişti. Borç alanların isimlerinin, borç aldıkları tarihin ve borç miktarlarının yazılı olduğu defter bavula yaptırdığım gizli gözde duruyordu hâlâ. Defterim için en güvenli yer orasıydı. Kırmızı çizgiler solmuştu belki ama isimlerin işlevi solmazdı.

Ben o işin kıyısında duran biri değildim; kıyıyı çizen bendim. Borcu ben veriyor, yolu ben açıyor, susulacak yerde ilk ben susuyordum. Mühürü ben seçmiştim; üç hilali, herkes tarafından tanınsın diye değil yalnız benim ve doğru ellerin tanıyacağı bir iz kalsın diye vurdurmuştum. Son sevkiyat çöktüğünde ülke değiştirdim, dil değiştirdim, kapı kilitlerimi değiştirdim. Türkiye’den kalkıp Yunan’a, Mikonos’a geldim.

Spiker son cümlede o adı söylediğinde bardaktan çok daha geç kırıldım ben: Nadir. Başkalarının dosyasında bir kod adıydı belki; benim içimde ise tozlu raflarımda asılı duran silik bir sesti. O sabah yere dökülen çay değil sakladığım ismimdi. Bardak elimden bu yüzden kaydı.

Demek ki insan, ülke değiştirince geçmişini geride bıraktığını zannetse de yalnızca haber bülteninin dili değişiyordu. Geçmişim beni bulmuştu; bundan sonrası yalnızca kimin kimi önce susturacağı meselesiydi. Bir açık verildiyse kapanır, bir isim çıktıysa yeniden gömülürdü. Korku vardı elbet ama bende hiçbir zaman direksiyona oturamadı. Pişman değildim. Hâlâ değilim. Her şey, tam da olması gerektiği gibi olmuştu.