Mali müşavir mesleğinin gereklerini yerine getirmek ne demektir?
İnsanlar hayatlarını böyle saçma sorular üzerinde düşünerek harcamıyorlar. Ben de harcamıyorum. Kanunları bilmen iyi olur, çıkışta iki kilo patlıcan, misafirler için karışık çerez. Televizyonu açıp birilerine kızıyorum, çünkü kendime kızmaya takatim yok. Şu bir gerçek ki oldukça tatlıyım. Dün bir müşterimle kırk elli dakika konuştuk, hangi düzenlemenin, hangi kanunun onun için daha bağlayıcı, hangisini yok saymanın onun için daha riskli, hangi teşviki kılıfına uydurmanın onun için daha makul olduğunu konuştuk.
Çay içiyorduk, hava da güneşli. Tabiat kanunlarına bir haller olmuştu. Aralık ayındayız, Erzurum’dayız. Ne güneşi. Başka kanunlara da bir haller oluyordu. Çünkü yeni yapılmış bir yatak görünce heyecanlanıp üzerinde zıplamaya heveslenen beş yaşındaki çocuklar gibiyiz, kanunlar önünde. Etrafımızdaki insanlarla birbirimize bakıyoruz, yeni bir kanunun konulması sanki bir işaret fişeği, bir start tabancası gibi. Kıs kıs gülmekle geçiyor hayatımız, hiçbir şeyin sahici olmadığını bildiğimiz için ve bu kadar sahtelikle başa çıkmanın tek yolu bu olduğu için.
Sabah kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Kombi içeride. Banyo kombiye çok uzak. O yüzden su ısınıp da bana gelene kadar çoktan yüzümü yıkamış oluyorum. Aynaya bakıyorum. Sırlı bir cam, asırlardır olduğu gibi, yine aynı mantıkla çalışıp yüzümü bana gösteriyor. Milyarlarca yıl önceki gibi görünüyorum. Yani... Benim olmadığım zamanlarda, benim yaşımda, buralarlı, Yakutiye’de takılan bir insan nasıl görünecektiyse, öyle. Hafif esmerim, hafif değilim, gözlerim renkli değil, gözlerim namlu. Pardon. Ne demek namlu. Ortalama bir insan işte, orta yaşa ramak kalmış, gençlik altından su almaya başlıyor.
Hayatımda kullanacağım bütün kelimeleri çoktan öğrendim, daha fazla kelime öğrenmeye ihtiyacım yok. Hatta, bu kelimelerin aslında her zaman o manalara gelmediğini de öğrendim. Düzgünce yaşayıp giderken, çoğu kelimenin anlamından sınava çekilmeyeceğimi de biliyorum. Dolayısıyla, hem her şeyi öğrendim, hem de her şeyi biraz unuttum. Gerçeğin doğasını anlamak için gözlerini kısmak gerekiyor çünkü, biraz flulaştırıyorsun, sınırlar birbirine giriyor, köşeler yuvarlanıyor.
Hava yine güneşli. Aralığın yirmi yedisi. Noel baba normalde kar yağınca gelirdi, şimdi arkasına saklanacağı bulutlar da yok, kar taneleri de. O zaman da tabii, korkuyor hava savunma sistemleri acaba böğüren ren geyiklerinden tetiklenir mi bilmediğinden. Kimse ona bizim artık Hristiyan olmadığımızı söylememiş. Ama Müslüman olduğumuzu da söylememiş. İlki, ilginç, ikincisi değil, çünkü ne demek, bütün bu kelimeler, tasnifler, kategorizasyonlar, ne işe yarıyor, nasıl bir gerçeği dışlayıp da daha sahici bir gerçeği sürebiliyor öne?
Gerçeğin doğasında birazcık gerçek olmamak da var demek. Bariyerlere çarpmadıktan sonra bariyerlerin metalden ya da kâğıttan olmasının konuyla alakası yok.
Tıraş oldum. Sinek kaydı. Kahvaltı yapacağım. Radyo açıyorum. İndirimden almıştım, antika gibi görünüyor diye. Sonra da hoşuma gidiyor. Her gün radyo dinliyorum. Bir bardağa sallama çay attım, demliği bitirmeme imkân yok diye. Bir şeylerin kırılmaya başladığını bayağıdır hissediyorum. Sanki yüzümdeki çatlaklar bunu temsil ediyor gibi.
Radyoda klasik haberler. Trafik kanunları. Birisi makas atarken takla atmış, dört ölü. Ahlak kanunları. Aydın belediye başkanı sevgilisinin kocasıyla elele görüntülenmiş. Ceza kanunları. Adamın birisi sadece üç kişiyi öldürecekken yanlışlıkla beş kişiyi öldürmüş. Talep kanunu. Cumburlop Cumartesi indirimlerinde izdiham olmuş. İmar kanunları. Hobi bahçelerinin kaçak yapılaşmaya dönüşmesi sebebiyle... Fıtrat kanunları. Yirmi yedinci cinsiyetin resmileştirilmesi gündemdeymiş. Vergi kanunları. Yurtdışına yazılım ihracatı yapan insanlara getirilen vergi teşviki... Uluslararası kanunlar. İsrail Medine’de bir hacı kafilesini katletmiş. Tabiat kanunları. Hava durumu epey daha böyle gidecekmiş.
Çayım demini aldı, peynir doğradım, tereyağı, bal. Bardağımı elime aldım. Bütün bu kanunsuzlukları dinliyorum. Gerçeğin kanuna gelmezliği değil, konu. Bizim herhangi bir gerçeği somutlaştıramayacak kadar akışkan ve ciddiyetsiz oluşumuz. Her şeyi kanıksamışım. Her haber bir öncekinden daha saçma ilerlerken, hiçbirine “Yok artık, bu kadar da olmaz.” diyemeyeceğimi biliyorum. Bir düş aleminde, bir masal aleminde, uğursuz bir insanın gördüğü rüyalardayım.
Tam o anda birden bardağım ağırlığını kaybediyor, böyle olunca da onu kaldırmak için harcadığım kuvvet boşa gidiyor. Bardak elimden kayıyor, havada yavaşça süzülüyor. Sonra tereyağı kâsesinin, bal tabağının, ekmek sepetinin, kürdanların, peçetenin, takvimin, kilimin, raftaki kapkacağın ve en son buzdolabının havada hafifçe süzüldüğünü görüyorum. Yer çekiminin de bir kanun değil, sadece bir öneri olması hiç şaşırtmıyor beni.