Canot Ya Da Can Not

Saliha Çolak

Yaklaşık üç yıldır üzerinde çalışıp yayınladığım makalem hem ülkemdeki hem de Avrupa’daki bazı biyologların ilgisini çekmişti. Aldığım geri dönütler tamamen olumluydu ve geçtiğimiz kış düzenlenen biyologlar zirvesinde yılın ses getiren makalesi ödülüne layık görülmüştüm. Kariyerimde asla unutmak istemeyeceğim bir yere sahip olan bu makaleyi atabileceğim en büyük adım saymıştım. Fakat makalenin açtığı kapıların bana asla unutamayacağım başka şeyler yaşatacağından bir haberdim.

Makalem için ödül aldığım kış bitip de bahar geldiğinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından bir yazı aldım. Yazıda son zamanlardaki başarılarımın takdire şayan olduğu ve kurulacak olan bir timde baş görevli olarak yer almamdan onur duyacakları yazıyordu.

Tim, Van Gölü’nün biyolojik çeşitliliğinin araştırılması kapsamında bir efsane olan Van Gölü Canavarı’nın varlığına dair ipucu aramak üzere kurulacaktı. İlk okuduğumda zaten efsane olduğu kabul edilen canavarın varlığını araştırmanın oldukça saçma olduğunu ve mesleğimle bağdaşmadığını düşündüm. Fakat bakanlık bunu düşüneceğimi öngörerek yaptığı teklife ek bazı raporlar sunmuştu. Bu raporlarda son zamanlarda Van gölü’nde soda oranındaki sürekli değişim ve göl yüzeyindeki bakteri azalmalarının gölde olmuşmuş olması muhtemel yeni bir canlının varlığına işaret edebileceği belirtiliyordu. Öncesinde saçma bulduğum canavar arayışı artık ilgimi çeken biyolojik bir probleme dönüşmüştü.

Bakanlıkla iletişime geçtim ve olumlu cevabımı ilettim. Ardından benimle beraber dört kişilik ekibimle tanışmak için Ankara’ya vardım. Ekibimiz iki biyolog, bir araştırmacı ve bir kaptandan oluşuyordu. Tufan abi ekibe kaptanlık edecek olan tecrübeli bir kaptandı. Tanıştığımızda anlattığı deniz maceralarından ne kadar görmüş geçirmiş bir insan olduğunu düşünmeden edemedim.

Beşir araştırmacımız ve deneyleri raporlayacak olanımızdı. Muzip bir karakterdi. Beşir’le bakanlıkta değil Van’a gittiğimizde tanıştık. Van’ı ve Van Gölü’nü avucunun içi gibi bilen biriydi. Van’da yaşıyor ve üniversitede biyoloji üzerine araştırmalar yapıyordu. İçimizde Van’ı her yönüyle bilen birinin olması beni hayli mutlu etmişti. Beşir’in Doğu’ya özgü ağzı ve samimi karakteri zamanla aramızda hoş bir muhabbet oluşturdu.

Ekibimizin dördüncü üyesi ise Hans’tı. Hans Miller. Alman ve Amerikan bir hidrobiyologdu. Genelde yüzünde sakin ve donuk bir ifade olurdu. Aramızda Almanca bilen olmadığından onunla İngilizce anlaşırdık. Beşir İngilizce’yi pek bilmediğinden bu canavar arayışı serüvenimde ayrıca bir Vanlı’ya çevirmenlik de yapmış oldum.

Hans gerçekten de alanında çok iyi işler başarmış biriydi. Onun dopdolu geçmişi adım attığımız serüvenin bana katacaklarını düşündürtüyordu.

Van’a vardığımızda ilk günümüz kalacak yerimize yerleşip dinlenmekle geçti. İkinci gün göle gidip önce etrafını gezdik ve ardından bize bu yolculukta eşlik edecek olan teknemizle tanıştık. Tufan abi de bizim gibi tekneyle ilk kez tanıştığından bir süre motorunu inceledi ve ardından hep beraber gölde bir tura çıktık.

Bu turkuaz göle hayran olmamak mümkün değildi. Doğu’nun bahar ayında olmamıza rağmen kendini hissettiren sıcağında insanın içini ferahlatan bir göldü. Kıyısından bakınca uçsuz bucaksız gibi görünürdü. Beşir bizlere Van’ı ve gölünü fırsat bulduğu her an tanıtmaya çalışırdı. Otlu peyniri ilk kez Beşir sayesinde araştırmalarımızın bir sabahı Van Gölü üzerinde yemiş oldum.

Timimiz ilk hafta gölü tanıyarak geçirdikten sonra artık araştırmalarımızın derinleşmesi gerekiyordu. İkinci hafta gölden örnek su alarak deney tüplerinde bakteri miktarındaki değişkenliği gözlemlemeye başladık. Gerçekten de her geçen gün ölçtüğümüz veriler bakterilerin azaldığına dair sonuçları ortaya çıkardı. Bu konu üzerine her birimiz bilgi birikimimizle cevap bulmaya çalışıyorduk.

Sıcak bir Van günü yine göle açılmışken ve bakteriler üzerine araştırmalarımızdan bir sonuç elde edememekten sıkılmışken Beşir derin bir iç çekip “Vay canına yandığım Canot gölü nasıl kuruttuysan bakteriler azalıyır!” deyiverdi. Hepimiz bu serzenişe şaşırıp kaldık. Hans dilimizi bilmediğinden bir şey anlamamış olsa da o bile bitkin düşmüş Beşir’e bakakalmıştı. “Beşir, Canot da nedir?” diye sordum. Beşir o an Van’ı ve gölü tanıtırken çok önemli bir şeyi anlatmayı unutmanın pişmanlığıyla başını sallayarak “Canot’un ne olduğunu demeyi nasıl unutmişam! Canot bu canavarın adıdır, buralarda Van gölü canavarı demezler, Canot derler. Sanki o da bizden biriymiş gibi.”

Bu bilgiyi geç öğrenmekle erken öğrenmek arasında bir fark olmasa da canavara bir isim veren halk beni güldürmüştü. Aslında canavarla bir dertleri de hiç yoktu hatta onlardan biriydi. Biz de o günden sonra Van gölü canavarına her seferinde Canot dedik.

Göldeki soda oranını incelediğimizde sürekli azalma eğiliminde olduğunu gördük. Her geçen gün göldeki değişimler bizi daha da üzüyordu. Göl suyundaki değişimler aynı şartlar altında devam ederse gölün içindeki canlıların ölmesi kaçınılmazdı. Elde ettiğimiz verilerin olumsuz gidişi bana gerçekten de “Van Gölü Canavarı” nın var olabileceğini düşündürttü. Canavar değilse de bir canlı tüm varlığıyla gölün suyunu değiştiriyordu. Hans ile bilgilerimizi birleştiriyor, sabah akşam sorunun ne olduğunu bulmaya çalışıyorduk. Tufan abi sayesinde gölün neredeyse her köşesinden örnekler alıyorduk ve Beşir tüm sonuçları raporlayıp bakanlığa bildiriyordu. Bakanlık bizden aldığı raporların gidişatını hiç hoş karşılamadı ve bir gün ansızın denetlemeye geldi. Bu hoş olmayan ziyaret sanki Van gölü normalmiş de bizim tim yalandan raporlara yanlış veri girmiş gibi bir ima içeriyordu. Ancak teftişin ardından yaptığımız işi ciddiyetle yaptığımızı ve ne kadar da haklı olduğumuzu görmüş oldular.

Kurduğumuz time bir isim koyduk ve “Van Gölü Canavarı öldürme Timi” olduk. Aslında hiçbir canavarı öldürüyor değildik. Bu yalnızca dördümüzün bildiği bir espiri haline dönüştü. Tim her sabah kalkıp tekneyle gölde açılıyor ve verileri not ediyordu. Esasında bir canavar arıyor değildik fakat büyük bir sorunu bulma peşindeydik.

Bir ayın üstünde süren çalışmalarımızın devam ettiği yine bir gün sıcak tepedeyken Hans oldukça gergin bir şekilde “We can not find anything here!” diye bağırıverdi. Tam ben onu sakinleştirmek için ağzımı açmışken Beşir tüm neşesiyle “Yav Hans bey kennot değildir o Canot’tur, dedik ama kaç kere. Ama fayn diyorsun eyi diyorsun bizim Canot eyidir, güzeldir yav!” dedi. Hans anlamsız gözlerle önce Beşir’e ardından da çeviri için bana baktı. Beşir’in yersiz sitemini ve neşesini nasıl çevireceğimi bir anlığına bilemedim. Ardından Beşir’e dönüp bir açıklama yapma gereği duydum. “Beşir, adam canot demiyor kennot diyor, fayn demiyor faynd diyor yani bulamıyoruz diyor.”

Beşir bir süre anlıyormuş gibi bir ifade takınarak sustu. Ardından tüm ciddiyetiyle “Yani Canot’u mu bulmak istiyor?” diyiverdi. Mavi suların ortasındaki teknemizden Tufan abi ve benim kahkaham aynı anda yükseldi.

Daha sonraları Beşir durumu anlamıştı ve o da Canot’a Kennot der olmuştu. Hans’a ise anlatmaya çalıştığımızda anladığını söylemekle yetinmişti. Fakat biz Hans’ın aslında bizi hiç anlamadığını araştırmalarımız bitip de evlerimize döndüğümüzde biyoloji üzerine yaptığı bir röportajda “Türkler çok garip insanlar, hem canavara kennot diyor hem de onun gerçekten olabileceğini düşünüyorlar. Kafalarının nasıl çalıştığını anlamak mümkün değil.” demesiyle anlayacaktık.

Bir ayın üstünde süren çalışmalarımız olumlu sonuçlar vermezken bir gün gölde siyah bir karaltı teknemizin etrafında dönmeye başladı. Canavara aramızda inanması en olası kişi Beşir olmasına rağmen bu siyah karaltıdan hepimizin aynı şekilde korktuk. Bir süre teknenin etrafında dönen karaltı su yüzeyine çıktığında gözlerimiz dehşetle açıldı. Bu bildiğin çöptü. Büyük bir plastikti fakat ne olduğu anlaşılmayacak haldeydi. Hepimiz canavar sandığımız şeyin çöp çıkması üzerine şok olmuştuk. Ardından bütün taşlar yerine yavaş yavaş oturdu. Asıl canavarın Van Gölünün içinde değil de dışında olduğunu ve bu canavarın insan olduğunu anladık. Biz hayal gücümüzü uçlara götürüp bir canlının göldeki popülasyona zarar verdiğini düşünürken insanoğlunun çöpüne sahip çıkamamasını es geçmiştik. Bir canavar varsa bile o canavar insandan korunmalıydı.

Derhal bakanlığa haber verdik ve dalgıçlar yardımıyla gölün yüzeyinde birikmiş plastiklerin saçtığı tehlike daha fazla zarara yol açmadan engellendi.

İki ayın üzerinde süren uğraşlar sonucunda göldeki bakteri ve soda oranı normal seviyesinde seyretmeye başlayınca bakanlık tarafından timimizin görevi sona erdirildi. Son kez göl kıyısına çıktığımızda bu değerli çalışmamız için arkamıza Van gölünü alıp bir fotoğraf çektirdik. Beşir çıkarttığı fotoğrafın altına şu notu düştü:

“Van Gölü Canavarı Koruma Timi”