Güneş, Van Gölü’nün sodalı sularının üzerinde adeta bir portakal gibi asılı kalmıştı. Sahilde, üzerlerinde "V.G.C.Ö.T." (Van Gölü Canavarı Öldürme Timi) yazılı fosforlu yelekleriyle üç kişi duruyordu. Emekli zıpkıncı Rüştü, elinde gelişmiş bir sonar cihazı tutan Hayri ve timin tek stratejisti Nalan.
Rüştü, elindeki dürbünü göle doğrultup mırıldandı. "Yine o dalgayı gördüm Hayri. Bu sefer sıradan bir feribot dalgası değil bu. Su, adeta korkuyormuş gibi titriyor. "Hayri cihazının ekranına bakıp heyecanla bağırdı. "Abi! Derinlik 400 metre ama ekranda devasa bir kütle hareket ediyor. Bu... Bu bir canavar olamaz, bu resmen bir ada!" Tam o sırada Nalan, kollarını göğsünde kavuşturup doğrudan gökyüzüne bakarak araya girdi. "Bir dakika, dur bakalım yazar efendi diyerek bana -yazarına- sesleniverdi. "Öldürme timi dedik ama elimizde sadece bir dürbün ve bir sonar mı var? Canavarı terlikle mi etkisiz hale getireceğiz? Bize biraz daha 'havalı' bir şeyler bulmayı borçlusun. Mesela teknoloji bağımlısı olmasa mı şu Hayri? Yani elinde niye lazerli bir ağ tabancası yok ki...
Başıma geleni çekmeyi kabullenerek konuşturmayı bırakıp bide karakterimle konuşmaya başladım da neyse...Pekala Nalan, haklısın. Öyküme biraz daha bütçe ayırıyorum o güzel hatrın için.
Hayri'nin elindeki sonar aniden bir dönüşüm geçirerek titanyum kaplamalı elektro-şok özellikli bir ağ fırlatıcısına dönüştü. Rüştü'nün ayağındaki eski çizmeler ise suyun üzerinde yürümesini sağlayan manyetik tabanlı botlar oluverdi. Rüştü botların verdiği güvenle suyun üzerine ilk adımını attı. "İşte şimdi oldu," dedi bıyıklarını burkarak. "Gel bakalım 'Canocan', bu sefer kaçışın yok!" Gölün tam ortasında, suyun rengi birden koyulaştı. Dev bir fıskiye gibi su yukarı doğru fışkırdı ve karşılarında o meşhur, pullu, gümüş sırtlı devasa baş belası belirdi. Canavar, timin üzerine bakıp derin bir nefes aldı ve... Konuşmaya başladı. "Beyler, bayanlar... Gerçekten mi? Yine mi ağ tabancası? Geçen yıl gelen ekip en azından drone uçuruyordu, biraz yaratıcı olun."
Nalan şaşkınlıktan ağzı açık kalmış bir hâlde bakakaldı. "Nasıl ya? Sen... Sen konuşuyor musun? Ayrıca niye bu kadar kibarsın? Biz buraya destansı bir savaş vereceğiz diye gelmiştik!" Canavar boynunu büküp Nalan’a doğru yaklaştı. Gözlerinde baya yorgunluk vardı. "Bak kızım," dedi iç çekerek, "Siz beni öldürmezseniz bu hikaye bitmez. Ben de emekli olup Akdeniz’e, kuzenim fok balıklarının yanına yerleşmek istiyorum. Ama bu yazar yok mu? Bizi sürekli bir aksiyonun içine sokuyor. Hadi, şu ağını fırlat da ölü taklidi yapayım da herkes evine gitsin." Rüştü elindeki botlara, Hayri ağ tabancasına baktı. Timin motivasyonu bir anda mahvolmuştu.
Nalan yine bana döndü. "Hey! Ne yaptın sen ya? Hikayeyi niye bu kadar duygusallaştırdın? Biz canavar avlayacaktık, şimdi psikolojik danışmanlık mı yapacağız bide canavara? Çabuk bir şeyler yap böyle bitmesine izin vermem!" Nalan tam itiraz edecekken, canavarın boynundaki devasa vida gevşedi ve metalik bir gıcırtıyla gövdesi ikiye ayrıldı. Meğer o heybetli sırt aslında paslanmaz çelikten yapılmış dev bir denizaltıymış! İçinden kaptan şapkasıyla ufak tefek bir adam çıktı. Elindeki telsizi kapatıp timin şaşkın bakışları arasında bir sigara yakar gibi yaptı. "Oh be!" dedi çıkan tıfıl adam, "İçerisi sıcaktan baya beter olmuştu. Selam millet, ben 'Kaptan 1903'. Canavar falan yok, bu sadece bir sosyal deneydi." Nalan, Hayri’nin elindeki ağ fırlatıcıyı kapıp robotun üzerine çıktı. "Ne demek sosyal deney? Biz savaşmaya geldik sen 'Kaptan 1903' diyorsun!" Kaptan, Nalan’ın öfkesinden korkup geri çekildi: "Dur ablacım, sakin ol! Bu robotu aslında Van Gölü’nün dibindeki gizli bir şeker fabrikasını korumak için yaptık. Herkes canavardan korkup kaçsın ki kimse bizim 'Canavar Helvası' tarifimizi çalmasın diye." Rüştü amca manyetik botlarıyla suyun üzerinde bir tur atıp yanlarına geldi. "Şeker fabrikası mı? Desene bunca zaman bir kutu pişmaniye için mi kovaladık bu koca demir yığınını?" Tam o sırada hikaye yine karıştı. Gökyüzünde dev bir yazı belirdi: "OYUNCU ELENDİ: CANAVAR BİR ROBOT ÇIKTI."
Nalan bana dik dik bakmaya devam etti. Nalan, Kaptan’ ı sorguya çekecekken robotun metalik gövdesi mor bir ışıkla parlamaya başladı. Dev vidalar kendi kendine sıkışıp robotun mekanik sesi yerini derinden gelen yankılı bir sese bıraktı. Kaptan panikle dışarı fırlayıp kendini suya attı. Robot-Canavar boynunu Nalan’a doğru uzatarak konuşmaya başladı. "Ben sadece çelikten bir yığın değilim. Ben yüzyıllardır bu gölün dibinde biriken tüm 'keşke'lerin, tüm söylenmemiş sözlerin ve kaybolan tatların muhafızıyım. Kaptan sadece bir araçtı. Gerçek hikaye şimdi başlıyor!" Nalan’ın elindeki ağ fırlatıcı bir anda dev bir gümüş anahtara dönüştü. Ve muhteşem üçlü Şeker Krallığının kapısında buldular kendilerini. Krallığın kapısında dev bir tabela asılıydı. "Buraya sadece ruhu tatlı olanlar girebilir." Nalan göz kırptı: "Yürüyün millet bu krallık tam bize göre!" Nalan, Şeker Krallığı’nın pudra şekerinden meydanında durdu etrafına bakıp derin bir nefes aldı. Rüştü amca manyetik botlarıyla bir nane şekeri tepesinin üzerinden kayarken, Hayri ise sonar cihazıyla en kaliteli bitter çikolata rezervlerini keşfetmekle meşguldü.
Nalan, gökyüzüne (yani bana) doğru son bir kez el salladı:
"Tamam yazar sevdim seni..."
Ve sular tekrar sessizce kapandı... Van Gölü’nün üzerinde sadece ayın gümüş parıltısı kaldı.