O akşam evinin olduğu sokağa girdiğinde her şeyi sabah bıraktığı gibi buldu. Bahçenin köşesinde mavi Morris-Leyland traktör, ilk kademede bırakılmış sürgü, tül perdenin altından pencerenin yarı hizasına kadar çekilmiş güneşlik, cümle kapısının eşiğine belli bir mesafeyle yerleştirilmiş paspas. Sabah evden çıkarken bıraktığı bütün işaretler yerli yerindeydi. Şüphe uyandıran tek şey dalından bahçe toprağına düşmüş kayısı ve kayısının çatlağından akan şireye üşüşen karınca dizisiydi. Dallardaki kayısıları saydı, sabahki mevcudundan bir eksikti. Anlaşılan dış müdahaleyle oluşmuş bir durum yoktu ortada; yerdeki kayısı, karınca seyrüseferini zaruri kılan aynı doğanın emriyle dalından kopmuştu. Asıl şüpheli durumla, kapının anahtarını üç tur çevirip içeri girince karşılaştı: muhtevasındaki baharat ve odun notaları, sigara dumanıyla iyice kesifleşmiş kaldeon nayt bılu kokusu. Şüphesi, o beklenen öfkeyi yumurtladı sonunda. İşgüzarlığın böylesi;
“Bi de gizli ulak olacak, imzasını atmadan çıkmıyor. İnşallah gören olmamıştır evime girdiğini.”
Ayakkabılarını çıkarmadan mutfağa girdi. Tahmin ettiği gibi mutfak masasının üzerinde, şeklinden içinde büyük bi kutu olduğu anlaşılan, ağzı düğümle bağlı bir LCW torbası duruyordu. Düğüm atılmış askı bağlarını kavrayıp açmaya çalıştı, nafile.
“Ulan canına yandığım, şifreli kasaya koysaydın bari. Böyle kimse çakmaz gizli mahreçli olduğunu.” diye söylendi ıkınarak. Çekmeceden servis bıçağını çektiği gibi düğümü güvercin başı misali koparıverdi.
Her zaman gönderildiği gibi tavla tahtasını andıran, içi altuni lameli, deri kaplı bir kutuydu bu. Şaftına kağıt sarılı gümüş temrenli okun yanına celp ikramı mahiyetinde bir Muş köftesi de konulmuştu. Dış harcı et, iç harcı tavuk kıymasıyla karılmış köfteyi ağzına götüren parmaklarını dudaklarının arasından epey beklettikten sonra çıkarabildi.
“Lan yoksa annem bizim teşkilatın gizli aşçısı mı? El lezzetinin yerel istihbarat raporlarına girmemesi zaten imkansızdı.”
Oka sarılı kağıdı açtı.
“GÖREVLENDİRME:
OPERASYON ADI: OTLUPEYNİR
İşbu emirname tebellüğ olunduktan sonraki yirmi dört saat zarfında, icrasına mezun olduğunuz silah ve operasyon için diktirilen üniforma ile, koordinatları yazılı olan Silxeddin’in Kahvesi’nde olmanız gerekmektedir.
Astarın altındaki zarfta, harcırahınızla birlikte, bir önceki operasyonda aldığınız yaradan ötürü moral tazmini için tespit edilen miktar ve otobüs biletiniz yer almaktadır.
Konum: 43° 30¹ 49¹¹ (Silxeddin’in Kahvesi)”
39°
Zarfın içinden çıkan 10 doları katlayıp cebine koyduktan sonra, baş parmağının eklemindeki kesik izini sıvazladı usulca. Teşkilat ufak bir çakı kesiğini bile göz ardı etmiyordu işte. İçinden üniformayı aldıktan sonra görevlendirme kağıdını ve oku içine koyup kutuyu eviyeye attı. Üzerine kertil çam kolonyası döküp kibriti çaktı. Mutfak camının köşesinden uzayan aspiratör bacasından yeşilimsi bir duman tütüyordu, ki bu emirnamenin alındığını ifade ediyordu. Buzdolabından, sebzelikteki cağ ve eşkin demetlerinin altından, demonte arbeletini çıkardı. Çay suyu kaynadığında silahını elden geçirip monte etmişti.
Van Gölü Turizmin beyaz pejo minibüsü onu Silxeddin’in Kahvesinin önünde indirdi. Öbür tim personellerini kahvede, bir satranç müsabakasının etrafını almış pürdikkat oyunu izlerken buldu. Tim şefiyle Beşkulak bir satranç tahtasının başını tutmuş, amansız bir dikkatle ve sükunet içinde hamlelerine odaklanmışlardı. Ocağın üzerinde “Lütfen Sessiz Olunuz!” ihtarı yazılı bir levha asılıydı. Konuşulması gereken operasyon detayları ve hareket planı için bu kadar sessiz bi mekan seçilmesi akıl kârı mıydı? Anlaşılan burası, müşterilerin oynanan oyunlar dışında her şeyle ilgilerini kestikleri, doğrusu, hareket etme ayrıcalığının sadece taraflarca yürümesi uygun görülen satranç taşlarına tanındığı hipnotik telkin havası için tercih edilmişti. Az sonra bıyıkları yeni terlemiş, gözlüklü ve tıknaz çırak elinde dolu askıyla çıktı ocaktan. Neredeyse parmaklarının ucuna basarak, sessiz ve temkinli, sıradan çay dağıtmaya başladı müşterilere.
Operasyon için o gece yarımda harekete geçilecekti. Operasyonun hedefinde, şimdiye kadar tevatürde kalan, doğa hadisesine hamledilebilecek düşük pikselli birkaç videodan başka emaresi olmayan ve bilindiği kadarıyla ilk kez eyleme geçen Van Gölü Canavarı vardı. Üç gün önce göl kenarına arabasını park ederek manzaraya karşı piizlenmek isteyen bir vatandaş canavarın gadrine uğramıştı. Olayın ayyuka çıkmamasının sebebi, canavarla ruberu gelen ve dehşet içinde arabasına atlayarak uzaklaşan vatandaşımızın hadisenin etkisiyle dilini yutmasıydı. Vücudunda ancak ertesi gün fark ettiği ve canavarın isli nefesiyle oluşan acısız ve fakat kaşıntılı yanık izleri doktorlarca zona teşhisiyle değerlendiriliyordu. En başından beri bütün hadiseye vakıf olan teşkilat birimlerimiz vatandaşı ziyaret ederek ağzını sıkı tutması şartıyla intikamının alınacağı hususunda teskin etmişlerdi.
Meşum vakanın meydana geldiği noktada, çağrı kutusunda gönderilen mavi-yeşil-hardal sarısı kamuflaj tulumlar içinde bekleyecektik canavarı. Yüzeye yakın bir dıron kamera, su altını tarayarak canavarın yerini tespit edecekti. İki arbalet, üç cirit, bir yay, bir baltalı kargı, bir de oltayla sustadaydık.
“Canavarı oltayla mı tutacaksın oğlum?” diye Boran’a kükredi Şef.
“Sakin ol patron. Canavar tenezzül edene kadar burada bekleyecek değiliz herhalde. Bi fikrim var.”
Misinayla bi tombul bira şişesi ve çamura bulanmış, dizleri darbeyle eprimiş bir kot pantolonu bağlayıp oltayı göle saldı.
“Herifçioğlunun pantolonunu arakladım. Olmadı kendisini getiririz. Başka türlü nasıl galeyana gelecek canavar?”
Gerçekten, çok değil, bir iki dakika sonra gölün ortasından ardı ardına çıkıp büyüyerek kıyıya ulaşan dalgalar, suyun içindeki bi hareketlenmeyi ele veriyordu. Derken üstündeki su kütlesini çepeçevre saçarak ve nükleer bombanın o tarihi görüntüsünü taşarak yükselen su huzmesiyle birebir çizerek canavar çıktı gölden.
İlk şaşkınlıkları silahlarını canavara doğrultmalarına engel olamamıştı. Asıl canavarın dünya tatlısı siması karşısında hayrete uğramışlardı. Silahlarını ikircikli bir tavırla indirir gibi oldular.
“Durun ve beni dinleyin!” diye seslendi, davudi ama merhamet dolu bir sesle Canavar. Konuşurken ağzından su buharı çıkıyordu. Cemşid kargısını doğruttu, kesin kararını veren tek kişi oydu sanki aralarında.
“Lütfen! Sizi o müteahhit zannetmiştim.” diye tekrar uyardı Canavar. Sesi kesinlikle merhamet bekler gibi değildi, bir dostun yapacağı geri dönülmez hataya doğasından gelen sevk-i tabiyle karşı koymak istiyordu sanki. Sorguçlu başı dahil, mavinin tonlarını taşıyan gövdesi, matamata kaplumbağalarınınkini andıran köpük beyazı kabuğu ve bu kabuğun altından çıkan kanatlarıyla Van Gölü’nün ayağa kalkmış hali gibiydi. Biri mavi, diğeri yeşil gözleri sahne spotu altındalarmış gibi aydınlatmıştı timi.
Cemşid kesin bir tavırla indirdi silahını. Şef konuştu;
“Anlat Cano, seni dinliyoruz.”
“Doğrusu dinlemek dışında bir şey de gelmez elinizden, tabii eğer mağlup olma pahasına kazanmayı kafaya koymadıysanız.”
“Felsefe yapma Cano, hadi.” Şef enikonu sabırsızlanmıştı.
“Her neyse…” Anlaşılan Canavar da polemiğe taraftar değildi.
“Geçen gün yaşanan hadise için üzgünüm. Fakat suyuma ve kıyılarıma göz koymuş biri için ne kadar üzülebilirsem o kadar. Sonuçta benim de emrinde olduğum doğanın kaideleri var ortada.”
“O adamın senin suyuna, kıyına karşı kastı mı vardı?”
“Elbette. Gelip gelip etrafımı geziyor, kafasından ölçüp biçiyordu. Bir iki defa da belediyecilerle geldi buraya. Kültürel zenginlikleri muhafaza namına neler anlatıyordu neler. Yol, otel, helikopter pisti, site inşaatlarından bahsetti. Memleketteki bütün doğa iğfalleri bir bir canlandı gözümde, malum tabiatın olanca bilgisi, her parçasının dağarcığında kendiliğinden doğar. Ekskavatör kükremeleri, kepçenin yırtıcı dişleri… Aklıma geldikçe allak bullak ediyor zihnimi. ‘Şu hergeleye ibretlik bir ders vereyim,’ diye geçirdim içimden. İçki şişesini, hani az evvel misinayla saldığınız, suya atmasaydı daha merhametli olabilirdim. Yanlış anlamayın, kendisine görünmek ve şişesini sudan çıkarması için uyarmak dışında bir şey yapmadım, bu da o an için ona yetti. İlk fırsatta geri geleceğini ve ‘Van Gölü Canavarı’ pazarlaması yapacağını tahmin ediyordum. Bu kampanya, projesine umulmadık bir katkıda bulunabilirdi. Pantolonunun kokusunu alınca, tabi cebinizdeki petrol yeşili, kan kokulu dolarların kokusu da etkili oldu bunda, tekrar görünmemin faydalı olacağını düşündüm. Ve işte karşınızdayım.”
Tabiatın meramını afet harici bir yöntemle böyle dile getirişi bütün timi tepeden tırnağa önce uyuşturuyor sonra sinir başlarını tutuşturup ayıltıyordu. Kan bağının ısıttığı ana-baba nasihatinden daha sarsıcı bir terbiye veriyordu sanki.
Timdeki herkes, silahını arkasına saklamıştı. Ceplerindeki dolarları çoktan buruşturmuşlardı.
“Eyvallah Cano,” diye elini kaldırıp selamladı şef. Canavar, bir su dağı gibi eteklerini yayarak göle karıştı. Boran yassı bir taş aldı yerden, gölün yüzüne paralel giden bir atışla sekiz defa sektirdi suda. Şefle Beşkulak bakıştılar, satranç maçından kalan bir rövanş meselesi kalmıştı aralarında. İkisi de yere eğilip en yassı taşları aramaya koyuldular.