Bıyıkları henüz terlemeye başlamıştı bizimkilerin. Kimi yazın çıraklıktan kalfalığa yükselmiş, kimi ortaokulu bırakmış çalışmaya başlamış kimiyse evin tek oğlu olduğu için ablalarına sabır çektiriyordu. Mehmet işte buydu, annesinin pohpohlamasıyla büyümüş, babaannesinin okşamasıyla yetişmiş, dedesinin çikolatalarıyla delikanlı olmuş, babasının bakışlarıyla serpilmiş koca oğlan olmuştu.
Öğlenin sıcağı ortalığı kasıp kavururken Mehmet’i yerinden kaldıran Fikri’nin sözleri olmuştu. “Kakın gölde yüzmeğe gidek!” Kapıda onunla birlikte Kemal ve Hasan vardı. Mehmet’in annesi oğlanları içeri aldı, “güneş dönsün öyle gidersiniz,” diyerek birer bayrak ayran ikram etti. Gölgeler uzamaya başladığında evden çıktılar. Konuşa konuşa göle vardılar. Mehmet’in aklında Leyla vardı. Konuşmaları pek dinleyemedi. Şakaklarındaki boncuk boncuk teri toprağı boylarken Leyla bir kez olsun aklından çıkmıyordu.
Göl kenarına vardıklarında kısa kollarını bir hışımla üzerlerinden çıkarıp kendilerini göle bırakmışlardı. Serinleyene kadar süzüldüler gölde. Kemal okulsuz hayatın rahatına alışmış olacak ki arkadaşlarını okula gittikleri için zorbalamaktan geri durmuyordu. Yazın en sıcak günlerinden biriydi ama onun için okulların tatil olması diye Birr kavram yoktu artık. Yazardı, sonbahar vardı, ilkbahar ve kış. Okul kelimesini hayatından çıkarışını öyle anlatıyordu ki Fikri’nin ağzında bir salyaları eksikti. Babasının korkusu olmasaydı çoktan okulu bırakmıştı ama korku işte, okuyup adam olmasını bekliyordu babası. Hasan ise Fikri’den hiçbir şey olmayacağını evde çok kez işitiyordu. Sanki onların evinin meselesiymiş gibi evde Fikri’nin adının bu kadar geçmesinden rahatsız oluşunu dile getirmek istese de anne ve babasının sesini bastıramıyordu. Hasan küçüktü. Mehmet Leyla da Leyla diyordu. o okulu bırakmış, bu babasından üç posta dayak yemiş, şunun başından ne olaylar geçmiş onu ilgilendiremiyordu. Ne kadar dikkat kesilmeye çalışsa da önündeki Leyla perdesinden içeri geçmiyordu hiçbiri. Silik birer görüntüden ibaretti etrafında gördüğü her şey. Yoksa o da az çok tahmin ediyordu Kemal’in zanaat ehli olacağını, bunu dedesi diyordu çünkü. Ne kadar net göremese de etrafındakileri kulağı bir şekilde bir şeylerle doluyordu. Birkaç ay önce sınıflarına Leyla adında bir kız gelmişti ve kulakları kısmi sağırlık, gözleri geçici körlük ve dili uzun süreli kullanıma kapanmıştı. Simsiyah gözleri vardı Leyla’nın. Bal rengi saçları. İpekten kirpikleri. Kimseye benzemiyordu Leyla, Mehmet kimseye benzetemiyordu.
Gölge yavaşça kayboluyordu. Ferah bir serinlik etrafa yayılırken bizimkiler gölden çıktı. Üzerlerini giyinip evlerin yolunu tuttular. Yol üzerindeki parkın yanından geçerken parka yanladılar. Mehmet’in eli ayağı birbirine dolaştı. Leyla da oradaydı. Abisi onu salıncakta allıyordu. Saçları rüzgârda süzülürken Mehmet onu izlemeye koyuldu. Diğerleri kaydırakta sıra yarışına girmişti bile. Leyla henüz Mehmet’i fark etmemişti. Mehmet usulca kaydırağa yanaşırken bakışları Leyla ve abisi arasında mekik dokuyordu. Leyla ile göz göze geldiklerinde Leyla büyük bir kahkaha patlattı. Mehmet olduğu yerde dondu kaldı. Bakışları sırasıyla Leyla’nın abisi, Fikri, Kemal ve Hasan’da gezinip Leyla’da son buldu. Her baktığı göz ona bakıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Leyla’nın gülmesi durmuyordu. “O saçlarına ne olmuş? Ehehehehehehehehehe. Hehehehe. Heheheheh. Limon kafa!” Mehmet olduğu yere çakıldı. Parkta kendileri dışında kaç kişi vardı sayamamıştı ama her gözün onun üzerinde olduğuna emindi. Arkasına döndü ve hızlıca evin yolunu tuttu. Gururlu her erkeğin yapacağı şeyi yapmıştı, kaçmıştı. Göz pınarlarında bekleyen gözyaşlarını öyle sıkı tutmuştu ki eve gidince bile ağlamamıştı. Sessizce eve girdi. Odasında ayna karşısına geçtiğinde sapsarı olmuş saçlarına gördüğüyle apışıp kalmıştı. Kulağında o gülme sesi yankılanıyordu. Oturma odasına gittiğinde onu ilk gören annesinin gözleri belerdi. “Oğlum ne oldu sana böyle?” Leyla’nın ona güldüğünü annesi nereden anlamıştı? Bir dakika, onu demiyordu annesi. “Göle girdiydik, noldu anlamadım ben de.” Annesi yüzüne yerleştirdiği tebessümle Mehmet’in başını okşadı. “Başını suya daldırıp çıkardıysan bir de güneşte defalarca kuruttuysan eh be oğlum…” Mehmet’İn başı okşandıkça tatlı bir rüyaya dalış hissi bedenine yayıldı. Karnı öyle açıkmıştı ki bir anlık her şeyi unutmuştu. Toklaşınca o düşünceler tekrar baş gösterdi. Evde başka kimseye görünmeden yatağına girdi. Yatsı ezanını hayal meyal hatırlarken uykuya daldı.
Pespembe bulutların süzüldüğü göğün altında Mehmet elinde bir demet papatyayla Leyla’ya gitmek üzere yürürken Fikri onu durdurdu. “Yediğin o şamarı unutup bir de teşekkür eder gibi çiçek mi getireceksin ona? Hem de papatya. Papatyanın suyunu kaynatıp saçına sürsün diye mi? Daha da açılsın rengi diye? Ya da tüm bunları sana önerip seni gerisin geri yollasın istiyorsun? Mehmet sen hakkaten safmışsın. Gel gidek göldeki canavarı öldürek de kimsenin saçlarını daha boyatamasın.” Mehmet’in çiçekleri sıkıca tutan eli gevşedi. Ardına döndü, Fikri’ye baktı. Arkada selvi boylum al yazmalım çalmaya başladı. Fikri devam etti. “Olum amma duygusal çıktın sen de, hadi. Kapat şunun sesini.” Müzik kesildi. Hasan ve Kemal’i alıp gölün yolunu tuttular. “Ustam, çocukların saçını göldeki canavar boyuyor diyor. Onun saçlarını da çocukken çok boyamış. Nasıl boyuyor hiç anlatmadı ama. Ama baksanıza, biz suya dalıp çıkıyoruz, herhalde biz su altındayken hemencik boyuyor.” Diğerleri kafalarıyla Kemal’i onaylıyordu. Okumamış adam, bilecek tabi, der gibi ona bakıyordu Fikri. “Tecrübe abi tecrübe,” dedi Hasan. “…ben de bırakacam okulu, okuyor da oluyo, kimse bize okulda anlatmadı saçlarımız nası sararıyor deyi.”
Ceplerine sokuşturdukları sapanları çıkarmalarını söyledi Fikri. Mehmet elinden papatyaları bırakmıyordu. Sabırla ona katlanıyordu oğlanlar. Kemal’in aklından onu gölde boğmak bile geldi. Bir kız uğruna değer mi, diyerek bir tekmeyle suya atası gelmişti. “Olum şu papatyaları atsana, canavara vercen?” Mehmet ters ters Fikri’ye baktı. Siz sevdadan ne anlarsınız der gibi.
Göle yakın yerde konuşlandılar. Göl her zamankinin aksine kırmızıydı. Gökteki pembe bulutların yansımasındandır, diye düşündü Hasan. Beklediler, dakikalarca. Göl canavarının çıkması için uzandıkları yerde dirseklerine taşların batmasını görmezden geldiler. Mehmet’in çektiği acının sancısı hepsinin üzerindeydi. Suda bir hareketlilik oldu, su kabardı, devleşti. Su koca bir canavar oldu, suretsiz bir dev olarak karşılarına dikildi. “Şimdi!” diye bağırdı Fikri. Sapanlardan çıkan her taş büyük su canavarını her darbede küçültüyordu. Elleri toz toprak içinde kalmıştı. Su dağı küçüldükçe küçüldü. “Canavarı öldürdük beyler!” dedi Fikri. Konuşlandıkları yerden kalktı bizimkiler. Göl durgunlaştı. Suyu bulanık kırmızı hâlden berraklaşmaya döndü. Mehmet kenara koyduğu papatyaları eline aldı. Geldikleri yola döndü. “Nereye olum?” Hasan’a döndü. “E hadi gidek.” Yürümeye devam etti Mehmet. Diğerleri geride kaldı. Ucunu görmediği yolda yürüdü Mehmet.
Bulutlar beyaz oldu. Mehmet gözlerini açtığında kuşları şakıyordu. Bir umut kalkıp aynaya baktı, dünkü manzarayla aynı. Kışı beklemeliydi normale dönmesi için. Yani tamı tamına beş ay. Belki de Leyla o zamana kadar giderdi. Ama gitmeyebilirdi de. Ya şimdi karşısına çıkacaktı ya da beş ay sonra. Erkekler korkmaz Mehmet, dedi aynaya karşı. Pışşııık, dedi içinden.
Kahvaltı masasına oturduğunda kimsenin ona tepki vermemesi dikkatini çekti, annesinin işiydi bu. Annesinin bir melek olduğunu düşünüyordu bazen. Zeytini ağzına atarken saçlarının zeytin siyahına yakın koyulukta olduğunu düşündü, iç rahatlığıyla yemeğini yedi. “Anne, papatya nerden bulabilirim?” Küçük ablası gülerek “Saçların çok açılmamış biraz daha mı açacaksın?” dedi. Babaanneleri küçük kızı susturdu, Mehmet duymazdan gelerek annesine baktı. “Dışarda çimenlere bak oğlum.” “Anne kocaman demet yapmak istiyorum.” dedi Mehmet.
Yemekten sonra kumbarasından kağıt paraları alıp babasıyla çarşının yolunu tuttu. Çiçekçiden bir demet papatya aldı. Dün rezil olduğu parka giderken diğer oğlanlarla karşılaştı. “Bunlar ne len?” dedi Fikri. “Leyla’ya vercek anlamadın mı?” diye ekledi Kemal. Gülüştüler kendi aralarında, Mehmet’in kaşları çatılınca gülüşmeyi kestiler. “Nereye gidiyon?” dedi Hasan. “Parka, belki oradadır Leyla.” “Ya abisi yanındaysa?” “Yanındaysa geçer gideriz, dayak yiyecek hâlimiz yok.”
Bizimkiler dayak yemeden günün yarısını parkta bitirdiler. Papatyalar pörsümüştü çoktan. İkindiye yakın Leyla görüntü kaydırağın arkasından, tek başınaydı. Bizimkiler parkın köşesine pusu kurmuş bekliyordu. Leyla salıncağa oturduğunda Mehmet’in itekledi oğlanlar. Mehmet ayaklarını sürterek Leyla’nın yakınında durdu. “Seni sallamamı ister misin?” Leyla’nın ağzı bir tarafa kaydı, “İstemem,” dedi. Mehmet bu cevabı beklemiyordu. İlk tokadı yemişti. Yutkundu. “Şey, sana bir şey diyeceğim.” dedi içine içine. “Ne diyorsun be?” Leyla iğrenir gibi bakıyordu Mehmet’e. Mehmet’in saçları göğün altında öyle parlıyordu ki, Mehmet’e odaklanamıyordu Leyla. “Leyla sana bir şey diyeceğim.” Leyla salıncaktan indi, saçlarını kulaklarının arkasına getirdi, kaşlarını kaldırdı, ellerini beline yerleştirdi. “Sen önce saçlarının hâline bak!” Mehmet’i orada bıraktı. Mehmet Leyla’nın ardından bakarken hareketlendi. Leyla’nın kolundan tuttu, Leyla Mehmet’e döndü. Papatyaları Leyla’ya uzattı. Leyla gözlerini devirdi. Kolunu hızlıca çekip yoluna devam etti. Mehmet’in bakışları karşısında netleşinde üç çift gözle kalakaldı. Ama biz canavarı öldürmüştük, dedi.