İçimdeki yazma arzusuna engel olamıyorum. Yazmayı öğrendiğimden beri. Önceleri her yere yazardım. Mutfak masasına, duvara, oyuncaklarıma, gittiğimiz misafirlikteki koltuklara... Annem baktı olmayacak, kalın bir defter, çeşit çeşit kalemler aldı. Bundan sonra sadece buna yazacaksın dedi. Yanımda taşıdım hep. Canım sıkıldıkça yazdım. Önceleri etrafımda konuşulan muhabbetleri, okulda okuduğumuz hikâyeleri, izlediğim çizgi filmleri yazdım. Sonra bunları değiştirerek yazmaya başladım. Kafama göre karakterler ekledim, mutsuz finalleri değiştirdim. Etrafımdaki her şeyden bir hikâye oluşturmaya başladım. Kalemleri konuşturdum, karıncaları uçurdum, mevsimleri değiştirdim, milattan önceye gittim, yıldızları yeryüzüne indirdim… Bu namütenahi dünya bana inanılmaz yaşama zevki vermeye başladı. İşin içinden çıkamadığımda hemen kelimelere sarıldım. Defterler defterleri kovaladı. Derken benim hayal dünyam yerini soğuk gerçeklere bıraktı.
Ben roman yazarı olmak istiyordum, ama kelimeler karın doyurmuyordu. Kurgularım sadece çocukların ilgisini çekiyordu, kelimelerimse onlar için fazlaydı, öyle diyordu yayınevleri. Yetişkinlerinse dünyasında hikâyelere yer yoktu. Elimin iş tutması gereken yaşlardaydım. Martin Eden olmaya doğru gidiyordum. Ama bu dünyadan ayrı kalmak da istemiyordum. Bir arkadaşımın aracılığıyla gazete basılan bir matbaada iş buldum. Kendi kelimelerimin değil ama başka kelimelerin basımında çalışarak karnımı doyurmaya başladım. Bastığım gazetenin her bölümünü satır satır okudum. Gündemin sıkı takipçisi oldum. Farklı gazeteler inceledim, haberleri seyrettim, siyasî yorumlara baktım, ekonomi takip ettim, futbolla ilgilendim. Romanların, hikâyelerin büyülü dünyasından gerçek hayatın sahteciliğine geçiş yaptım böylelikle. Arkadaşlar arasında yaptığım yorumlar gazetedeki büyüklerin kulağına gitmiş, beni Martin Eden olmaktan kurtarmıştı. Ya da ben öyle sanmıştım. Roman yazarı olmak isterken kendimi yerel bir gazetenin köşe yazarı olarak buldum. Sevdim de. Unuttum hayalimi falan. Artık sadece gerçekler vardı. Ya da bize gerçek diye yutturulan şeyler.
Şimdi de gelmiş benden gerçek olmayan bir şeyi yazmamı istiyorlar. Van gölü canavarını. Ne canavarlar, ejderhalar yazmıştım hâlbuki hiçbir yayınevinden olumlu dönüt alamadığım. Artık varlığına inanmadığım bir şeyi yazmam mümkün değil, ama anlatamadım. Van gölü canavarını yazayım diye ta Konya’dan gönderdiler. İyi de ben haberci değilim, köşe yazarıyım dedim. Herkesin bildiğini değil, bilinmeyeni istiyoruz biz dediler.
Bütün Türkiye’nin gözü Van’da. Çocukların kâbusu, ninelerin yeni masal konusu, Van turizmcilerinin fırsatı, bilim insanlarının araştırma konusu oluverdi birden. Bütün gazeteler Van gölü canavarını yazıyor, haber kanalları Van halkıyla röportaj yapıyor. Hatta varlığı bile şüpheli olan bir canavarı öldürmek için askerlerden ve polislerden oluşan özel bir ekip oluşturulmuş. Van gölü canavarını öldürme timi. Hey yavrum hey. Demek ki gerçek hayat büyükleri de sıkmış artık. Kendilerine yeni bir heyecan arayan yetişkinliklerin de efsaneye, masallara ihtiyacı varmış. Kendi uydurduklarına kendileri inanır olmuş. Hatta öyle inanmışlar ki bilimin dediğini bile kulak ardı etmişler.
Ben artık bilimden, hakikatten geçemem, sırf birileri memnun olsun diye olmayan bir varlığı süsleyerek yazamam. Bari ben de böyle bir canavar olmadığını yazayım dedim ve Tatvan’da Van gölü manzaralı bir kafeye oturdum. Bilgisayarımı şarja koydum. Yazıma başlamadan önce canavarla alakalı araştırmalarıma devam ettim. Röportajları tekrar tekrar izledim, yazılanları okudum. Menüye göz gezdirdim, fahiş fiyattan siparişimi verdim. Canavar görür müyüz diye sahilde nöbet bekleyen insanları seyrettim. Birden gölün ortasında büyük bir dalgalanma oldu. Herkes heyecanla cep telefonuna saldırdı görüntü almak için. Sadece canavarın varlığına inanmak değil inandırmak da istiyorlardı anlaşılan. Büyük kuyruklu, dev dikenleri olan kocaman canavar tüm varlığıyla karşımızdaydı. İnanamadım, zihnimin bir oyunu olmalıydı bu. Gözlerimi ovuşturdum, başıma ufak ufak masajlar yaptım, tekrar baktım. Canavar kuyruğunu sallaya sallaya sahile doğru yüzüyordu. Canavarı öldürme timi hemen yerlerine konumlandı. İnsanlar sahile koşturuyordu. Çocuğu hızına yetişemediği için kucağına alan anneler, topuklu ayakkabısını çıkaran genç kızlar, ellerindeki poşetleri bir tarafa fırlatanlar bir an önce sahile ulaşıp canavarı kaçırmak istemiyordu. Kimisi de sahilden çıkmaya çalışıyordu can korkusuyla. Sahilde müthiş bir insan trafiği vardı. Yıllarca çevresine, torunlarına anlatacak bir âna şahit olmanın haklı heyecanını yaşıyordu herkes. Canavarı gören, inceleyen, kaydını alan gerisingeri dönmeye başladı. Canavar yaklaştıkça mahşeri kalabalık azalmaya başladı. Canavar karaya ulaştığında kimsecikler kalmamıştı sahilde. Bir çocuk annesinin elinden kurtulduğu gibi canavara doğru koştu. Güvenlik bariyerinden kurtulup sahile, canavarın yanına indi. Elindeki poşetten çıkardığı ekmekleri bütün bütün canavara yedirdi. Canavar kolunu gölden çıkardığı anda çığlıklar paniklere karıştı. Koluyla çocuğu sarıp bıraktı. Bir teşekkür göstergesiydi besbelli. Çocuğun annesi sahile vardığında canavar geldiği yöne doğru yüzerek uzaklaşmaya başladı. O sırada silah sesleri geldi peş peşe. Canavar öldürme timi anlık şoklarını atlatmış, anca iş başına geçebilmişlerdi anlaşılan. Karadan havadan gelen silah sesleri içinde canavar gölün ortasında kaybolmuştu. Bir silah sesi daha geldi. Garsonun dürtmesiyle kendime geldim. “Beyefendi uyanın, silahlı saldırı sebebiyle işletmemizi kapatmak zorundayız. Acele edin, çıkalım hemen.” Uyandığımda şiddetli bir baş ağrısı ile sarsıldım. İçten içe canavarın varlığına inanmak istemiş olduğumu fark ettim.
Canavar gerçek değildi belki ama ona inanmayı seçen insanları anlamıştım bu rüya ile. Hayallerimi hatırlamıştım. Kelimelerden de kendimden de vazgeçmeyecektim. Martin Eden gibi olmayacaktı sonum.