Ne zaman başlar ki bir canavar canavar olmaya? Meselâ Van Gölü’nün kenarlarının biraz ötesinde, Gevaş’a doğru üç tavşan kaybolduğunda, arkalarından kim ağladı? Hatta belki de öncesi de var. Birtakım salyangozlar ve kasımpatları, zamanından önce öldü. Normalde ikiye bölünecek bazı bakteriler durduk yere bölünmeyiverdi. Remzi Usta her zamankinden daha az nefes aldı, kan değerleri oynadı. Hatice’nin yüzü hep kızarırdı, bu sefer kızarmadı. Top kadifeler, cılız güller, henüz kararmamış sevda yeşertileri. Sonra dile kolay seçim türküleri, mühürler, mazbatalar. Ayak izleri.
İnsanlar doğuracakken inliyorlar. Doğan da çığlığı basıyor. Kan ve püsür, gözyaşı ve sümük. Sesler, görüntüler, kokular. Ama canavar öyle mi? Canavar sessizce doğuyor, izin verirsek büyüyor, ama izin vermeyip de n’edeceğiz, varlığından bile emin değilken. Bir gün sessiz sedasız türediği yerlerde, vesilesi detaylardan silkinip başlı başına var oluyor, kükrediğinde ödümüz bokumuza karışıyor.
Remzi Usta’nın büyük oğlu İmran, Hatice’yle evlenecekti. Dört yıllık üniversiteyi bitirmiş, askerliğini de yapmıştı. Ama vermezlerdi. O da isteyemezdi. Hep haddini bilen birisiydi. Olmayacak taleplerde bulunmazdı. Daha doğrusu, kendisini böyle kandırırdı. Meselâ derdi ki, “Davul bile dengi dengine.” Başka zaman da onun “İnsanları beni reddetmek durumunda bırakmam.” dediğini duyardınız. İnsanlara böyle abidik lütfederdi. Ama aslında bu inanılmaz bir kibirdi. Reddedilmeyi sevmezdi. Zaten Hatice’ye de “Evlenelim.” dememiş, teklif filan etmemiş, kızcağızın yüzü hep kızarırken artık canına tak edip “Ben bekâr ölemem, ama kevaşe hiç.” demişti de o zaman aklına bu konu düşmüştü.
İnsanlar İmran’ı reddedemiyorlardı, çünkü İmran kendisini çoktan reddetmişti. Bana kız mı verilir, diyordu. Dört yıllık İktisat bitirmişti, ama zibilyon mezunu olan bir bölüm olduğundan, iş filan aramasına gerek kalmamıştı. Yani, işverenleri kendisini reddetmek zahmetine sokmak istemediğinden. Sonra da, bir yerde iş bulamamış İmran’a kız mı verileceğinden. Hatice’ye evlenme bahsini açtığında kendi yanakları utançtan değil de tokat yemekten kıpkırmızı olmuştu, Hatice de sağolsun onu reddetmemiş, sadece onun bu pişkinliğini tokatlamaktan yorulmuştu.
Bu sırada canavar iyice ete kemiğe gelir olmuştu, böyle dikenli gibi, cağıl cağıl, kımıl kımıl. Yolda görsen tanımazdın, aklına henüz canavar kelimesi gelmezdi. Ama belki bu bir samur derdin, samurun nasıl göründüğünü bilmediğin için. Biraz daha bilginsen, aklına taksonomiler, rastlanmamış türler aman da bunun kravatı ne sevimli durmuş, gibi kelime öbekleri gelirdi. Ama henüz canavar ergenliğe girmemiş, mesleğini seçmemiş, haşereler, sıçanlar ve ufak kedilerden başka kimseyi üzmemişti.
Hatice ile İmran Edremit’te, Van Gölü’nün kıyısında oturuyorlar. Henüz o sahil yolu yapılmamış. Canavar da henüz etçil bile sayılmaz. Hatice İmran’a evlenme bahsini hatırlatıyor, İmran da Hatice’ye diplomasının olmayışını. Arkadan da bir seçim arabası geçiyor. “Dandini dandini dastana / Canavar girmiş ortama” gibi saçma sapan bir seçim müziği. Seçim arabası ikisinin de dikkatini çekiyor. Aşağı yukarı aynı sebepten. Hatice bu seçim zamanı şehre akıtılacak para vesilesiyle İmran’ın iş bulabileceğini düşünüyor. İmran ise direkt seçim otobüsünün üzerinde annesinin amcasını görüyor. İkisi de aynı anda, “Belki...” diyor. Cümlenin sonunu getirmiyorlar. Çünkü canavar yavaş yavaş başka tadlar arıyor, meselâ cümle sonları, ahenkli ifadeler, aynı anda lafı ağzından almalar gibi soyut kavramlar.
“Her seçim kampanyası birbirine benziyor. Bir kere, bir belediyenin ihtiyaçlarını herkes biliyor. Yani herhangi bir belediye başkanını diğerlerinin vadetmediği ne vadedebilir? İkincisi, herkes bu ihtiyaçların karşılanmayacağını da biliyor. Belki sadece vaatlerin yerine getirilmeyişinin sebepleri farklı olabilir, meselâ kimisi yolsuzluk yapar, kimisi tembelliğinden ödenek istemez, kimisi de merkezî idarenin hışmını hakettiği için para filan isteyemez. Sonuçta, herkesin neye ihtiyaç olduğunu yakinen bildiği, ve aynı kesinlikte de bu ihtiyaçların konuyla tamamen alakasız olduğunu da bildiği bir seçim.”
dedi İmran’ın annesinin amcası. Abdullah Karabur. Teşkilatın seçim kampanyası için onlara tahsis ettiği odalardan birinde oturuyorlardı. Yarım saate yeni bir fotoğraf çekileceği için yüzü fondotenliydi, ama terlemişti de. Az sonra çay geldi. Getiren kız “Şeker alır mısınız?” diye sordu. Müstakbel başkan, “Almaz.” dedi, sonra tepsideki toz şekerliği aldı, bardağına doğru devirdi, kaşığıyla kürek kürek şeker boşalttı çayına. İmran bir şey demedi. Daha doğrusu, Abdullah Beyi kendisini reddetmek durumunda bırakmadı.
“İşte” dedi “Ben tarihe nasıl geçileceğini buldum İbrahim yeğenim.” İmran onu düzeltme zahmetinde bulunmadı. “Zamanında Yalova’da bir belediye başkanı vardı. Adam işini düzgün yaptığı için depremde tek bir bina yıkılmamış, anladın mı? Ama adamın adını biliyor musun? Bırak adını, böyle şerefli, düzgün bir yöneticinin varlığı kulağına çalındı mı? Yok, di mi. Zaten insanlar da yöneticilerini şerefli olsun diye de seçmiyor. Biz başka bir şey yapacağız. Tarihe nasıl geçiliyorsa, o şekilde. Seçimi de aynı vesileyle kolayca kazanacağız.”
Bu sırada canavar, iyice iştahlanmış, sömürmüş, artık meselâ dört Abrams tankı büyüklüğünde bir bufaloya benziyormuş, yavaş yavaş enternasyonel bir hal almaya başlamış. Soyu buraların çamurlarından peyda olmuş, gözlerini burada açmış, karnını şimdiye kadar burada doyurmuş olsa da, artık nasıl olduysa başka ülkelerin tohumlarını, baharatlarını, ürünlerini, teçhizatlarını filan çekiyormuş canı. Ama yemek de seçmiyormuş. Yavaş yavaş kafasını Göl suyuyla ıslanmış topraklardan uzatıp şöyle bir baktığında o kadar mutluymuş ki, yakışmıyormuş mutluluğun bu kadarı bir canavara.
Seçim vaadi değil. Yaptıkları yapacaklarının garantisidir düsturuyla, Abdullah Karabur, yerel basına “Van Gölü Canavarı”nı öldüreceklerini duyurmuş. Tabii basın pek oralı da olmamış. Kimsenin pek bilmediği, işitmediği, daha önemlisi kendisinden korkmadığı bir canavar. Abdullah Karabur şaşırmış tabii. Canavarı öldürmek için yeğeninin oğlu İmran’ı başına koyduğu bir canavar öldürme timinin, medyatik ve sosyetik olmak için yetmemesi ona inanılmaz gelmiş. Sonra düşünmüş. Demek basına verdiği ve kaş gözle ima ettiği para yetmemiş. Önce yerel basına bu canavarın doğumunu, ergenliğini ve yetişkinliğini belgelemek için para yedirmesi gerekiyor. Vakanüvisler, dışarıya çıkmışlar, etrafta fellik fellik kanıtlar aramışlar.
Bizim canavarın komiğine gitmiş bu. Normalde kimseye eyvallahı olmadığı için sömürdüklerini, tükettiklerini, öldürdüklerini ve kaybettiklerini saklamaya lüzum görmezmiş. Ama kendisini böyle ısrarla arayan insanlara da kendini öylece kolay âşikâr etmek istememiş. O yüzden gazeteciler gerçekten canavarın sırasını bozduğu cümleleri, ertelettiği namazları, satırlarını karaladığı mali raporları filan görememişler. Bir yerlerde bir kız çocuğunun başına iğrenç olaylar gelmiş de, bu olayların şüphelisinin biraz güçlü arkadaşları olduğu için kızın kanı yerde kalmış meselâ. Onu bulmuşlar. Demişler ki, Van Gölü canavarı, gölden dışarı çıktı, bilmemkaç kilometre sinsi sinsi yürüdü ve sonra bu kızcağızı katletti. Bunun gibi nice haberler. Meğer o bina içine eksik demir konduğundan değil de Van Gölü canavarı kirişlerinde barfiks çektiği için yıkılmış. Meğer siyasi akrabaları olan magandalar sarhoş değillermiş, ama birden yolda gördükleri gulyabani misal canavara çarpmamak için iki kişiyi ezmişler. Gibi.
Tabii bütün bu pespayelikler bizim asıl canavarın çok ağırına gitmiş. Kötücül olmasına kötücülmüş bizim canavar, insanlardan da, onların bir kısmının baştacı ettikleri arılıktan, duruluktan da nefret ediyormuş. Ama işte bu üç beş çapulcunun çapsız ve seviyesiz kötülükleri ağırına gitmiş. Kendisi ufacıkken kemirdiği tavşanlardan bile, büyük ve azametli bir kötülüğe yakışmıyor diye utanırken, böyle uluorta şebekliklerin kendisine atfedilmesine sinirlenmiş. Medya, onun işlemediği seviyesizlikleri ona yakıştırırken, insanların gittikçe daha fazlasının onu tanımasına vesile oluyorlarsa da, onu yanlış tanımalarına da sebep oluyorlarmış.
Gazete okumayı bilmiyordu bizim canavar. İnsanlarla muhabbeti de işte bir ikisini gırtlaklamadan önce nezaketen sorduğu “Acıyor mu?” gibi sorulardan ibaretti. Ama artık her nasılsa, bazı gazetelerin manşetine basılmış, çocuk karalamalarına benzer tasvirleri mi yakıştırdı, yoksa bazen göle doğru döndürülüp bomboş dalgaları çeken nesnelerin amacını mı sezdi, bilinmez, yavaş yavaş bütün bu cüretkârlığın şu sahildeki iki üç ofisten geldiğini sezdi ve...
Oraya saldırdı diyeceğimi sandınız değil mi? Hayır. Bu ofistekilerle bir röportaj yapmak istedi. Bunun için, sanki bir kavanoz kapağı açar gibi, binanın üst katlarını kopardı, sonra üçüncü kattaki Vanses adlı yerel gazetenin artık havadar ofisine şöyle bir baktı.
- Merhaba, dedi. Ben Van Gölü Canavarıyım. Kendimle alakalı anlatacağım bazı şeyler var. Kiminle görüşmeliyim?
Tabii, gazete çalışanları dört bir yana çığlık çığlığa kaçıştılar. Van Gölü canavarı da bir başka yerel gazeteyi, Çe Vanbaşe adlı televizyon binasını, aynı temiz niyetle parçaladı. Sonra bir başkasını. Medya binası kalmayınca, tabelacılarla, brandacılarla, reklamcılarla iletişim kurmaya çalıştı, kimseyi bulamayınca, belki okumuş yazmış birileriyle görüşürsem onlar panik yapmaz umuduyla okulları, büroları, üniversiteleri filan...
Yahu dedi, kendi kendisine, bu binaları böyle dandik kim yaptı, tepesini koparıp, azıcık sarsınca yıkılıveriyorlar.
Arama kurtarma ekipleri, polisler ve askerler şehre girmeye korkuyordu. Birden gök kararıyor, ben diyeyim Godzilla, sen de Leviyathan, kara boğuk bir şey geliyor, artık her nerede idilerse oranın çatısını koparıyor, “Selamün aleyküm,” diyordu çalışılmış sesiyle. Amacı insanları korkutmak değil, kötülüğün daha soylu bir halini onlara tanıtmaktı. Ama insanlar kendi çığlıklarından ötürü selamı alamıyor, durduk yere günaha giriyorlardı. Şehir altüst olmuştu, camilerde vakit namazlarına dahi gidebilen olmuyor, olsa olsa bir iki saf mümin, titreşe titreşe şehri savunuyorlardı.
Tüm bu kargaşanın ortasında Abdullah Karabur, nepotizmle atadığı Komutan İmran’a “Tam zamanı İmrancığım” dedi. “Bir sürü keleş getirttiydim, ama polisler kaynağını sorar diye dağıtamıyordum. Topla ordunu, şu canavarın böğrüne böğrüne sıkın.” Müstakbel belediye başkanının tavırları, zamanında bu canavarın gerçekten var olduğunu düşünüyor gibiydi. Yani sanki bu canavarı kendisi uydurmamıştı. Sanki bu canavarın kimliğini çıkartan Nüfus İdaresi’nde onun teyzesinin kızı çalışmıyordu. Sanki onlarca canavarla çoktan hemhal olmuş, bir kısmını yenmiş, bir kısmına yenilmiş, bir kısmıyla anlaşmış, bir kısmıyla bütünleşmiş, kendisi bir canavar olmuş. Gibiydi.
İmran’a gelince, İmran artık eski İmran değildi. Zahmet olmasın diye elinin tersiyle konusunu açmadığı ve bu vesileyle tenezzül etmediği gerçekliklerin sayısı arta arta iyice köşeye sıkışmıştı. Daha geçen Cumartesi Hatice, bir iki aya kendisini istemeye gelmezlerse başkasına varacağını söylemişti. “Sakın” dememişti İmran, çünkü kendisini beklemek zorunda kalsın istemezdi Hatice. Ama, sonra canavar bir pazar yerindeki megafona uzanırken yanlışlıkla Hatice’yi bir böcek gibi ezmişti. Sonra herhalde kuyruğuyla babasının oturduğu dört katlı apartmanı devirmişti. Bardağı taşıran son damla ise yine Edremit’te kendisine yakıştıramadığı bir efkârla yürürken canavarın üzerine su sıçratmasıydı. Gözleriyle canavarı aradı, bulamadı, sağa baktı, sola baktı, yine bulamadı, civardaki rastgele bir karartıya döndü, artık bu bir anıt mıydı, bir heykel mi, “Bittin olm sen.” dedi.
İmran bu komutanlık işlerinden pek anlamazdı. Yaptığı askerlik ona birilerine kayıtsız şartsız itaat etmenin önemli olduğundan başka bir şey öğretmemişti. Bu yüzden İkinci Mehmed’in çocukluğu gibi, o da babasına gidip, ordusunun başına geçmesini istedi. Remzi Usta hanımını Ağrı’daki akrabalarına göndermişti, eşyalardan kurtarabildiklerini de bir depoya kaldırtmıştı. Oğluna şöylece bir baktı. Sana bir hikâye anlatayım mı İmran, dedi. İmran başını sol yukarıdan sağ aşağıya, çapraz olarak salladı.
Eski zamanlarda büyük bir ülkede bir yağmur başlamış. Pıtır pıtır. Her tarafı ıslatmış. Yarabbi şükür. Sonra fark etmişler ki, bu yağmur başka bir yağmurmuş. Lıkır lıkır. İçtikleri zaman bu damlaların insana kafayı yedirdiğini fark etmişler. Hapır hupur.
Hikâyenin sonunda, direnmenin bir işe yaramayacağını, zaten sürdürülemeyeceğini, ve herkesin kafayı yediği bir ortamda, makul kalmanın pek de matah bir şey olmadığını öğreniyor okuyucu. Yani sen. Ben de bu hikâyeyi Ömer Seyfettin’den okumuştum. Ama İmran hikâyenin sonunu dinlemiyor. “Sadede gel baba.” diyor. Babası, “Bende katarakt var,” diyor. “Nişan filan alamam ben, sen bu canavarı bensiz avla.”
Sonra İmran, Edremit kalesine çıkıyor, emrinde üç beş çapulcu, Göle doğru dönüyor, canavara nişan alıyorlar, canavar hem kocaman ama hem de çok çevik. Iskalıyorlar. İmran bütün şarjörünü haybeye boşaltıyor, canavarı değil, yanlışlıkla Van Gölü’nü vuruyor.