Kayıp Dosyası

Hacer Çiftçi

Otobüs şoförü, “Arkaya doğru ilerleyelim!” diye bağırdı. Arkada da önde de yer yoktu ama duraktaki tüm yolcuları almakta kararlıydı şoför. Yağan yağmuru bahane edip, “Şu yağmurda dışarıda mı kalsınlar, yazıktır günahtır, arkaya doğru ilerleyelim.” diye tekrar bağırdı. Yolcular oflaya puflaya ilerlerken, içerideki ter ve ağız kokusuna bir de ıslak saç kokusu eklenmişti. Toplanmış şemsiyelerden, ıslak saçlardan, paçalardan sular damlıyordu. Kimileri halk otobüsünden başka çaresi olmadığından durakta kalmanın, bir sonraki otobüsü beklemenin can sıkıntısını bilip şoföre hak veriyordu. Diğer kimileri durakta bırakıldığında da otobüste arkaya ilerlediğinde de söyleniyordu. Kadınlar kendini korumak için birbirine sokuluyor, yaşlılar yer verirler mi diye koltuk koltuk göz gezdiriyor, yer bulan gençler yerinden olmamak için uyur gibi yapıyordu. Bu kalabalıkta kitap okuyan birkaç kişi bile vardı. Okuyor muydu, okuyor gibi mi yapıyordu pek anlaşılmıyordu. Dakikalardır ağlayan bir çocuk birkaç yolcunun sabrını taşırmıştı. Çocuğun annesinin hiç umurunda değillerdi. Alışmış, çocuktur ağlayacak tabi tavrıyla kendine ters ters bakanlara ters ters bakıyordu. Otobüs kasislerden geçtikçe öne arkaya kaykılanlar, içinden dışından şoföre saydırıyor, şoför hiç oralı olmuyordu.

“DUR!” diye bağırdı biri. Herkes aynı anda aynı yere döndü. Şoför, sanki emir yukarıdan gelmiş gibi zınk diye durdu. Durduğu gibi de el alışkanlığı ile kapıyı açmak için düğmeye bastı. Dur diye bağıran adam otobüsteki kalabalığı yara yara kapıdan çıkıp koşmaya başladı. İçeridekiler ne olduğunu anlamadığından, ne yapacaklarını da şaşırdılar. Arkasına takılıp koşmayı düşünenler oldu. Bunlardan birkaçı kesin kötü bir şey oldu diye adamın hemen arkasından otobüsten indiler. İçeridekiler adamı görmedi ama çıkanlar adamın bağıra bağıra şarkı söylemeye başladığını, arada kahkahalar atarak koştuğunu ve bir ara sokağa dalıp kaybolduğunu söylediler. Şoför, otobüsle ilgili bir aksilik olmadığından emin olduktan sonra arabayı yeniden çalıştırdı. “El deliye biz akıllıya…” diye söylene söylene yoluna devam etti.

Mobese kameralarını izleyen polislerden biri arkadaşına koşan adamı gösterdi. Yağmurdan kaçan adamları izlemek zevkli işti. Bir süre izledikten sonra, bir gariplik olduğunu düşünüp dikkatlerini adama verdiler. Biri adamı izlerken diğeri zamanı geri sardırıp adamın neden koştuğunu anlamaya çalışıyordu. Peşinde biri olup olmadığını, nereden koşmaya başladığını, koşarken neler yaptığını tek tek incelediler. Adamın arkasında kimse yoktu ama adamın bir şeyden kaçtığına karar verdiler. Tüm ekip pür dikkat adamı izlemeye başlamıştı ki kameraların olmadığı bir sokağa daldı adam. Hemen sokağın çıkışındaki kameraya döndüler. Bir süre bekledikten sonra olası diğer kameraların kayıtlarını da incelediler fakat adam o sokaktan hiç çıkmadı. Adamı unutup kendi işlerine dönmüşken içlerinden biri “Bu adam geçen haftaki cinayetin zanlısı olabilir.” dedi. Herkes zafer kazanmış gibi birbirine baktı. Katili bulmanın verdiği gururla olayı amirlerine bildirdiler. Yüz tanıma sistemiyle adamın kimlik bilgilerine ulaştılar. Adam günlerdir aranan katildi artık.

Emniyet müdürü dosyayı eline alıp dikkatlice inceledi. “Mehmet Güngördü. 47 yaşında. Evli, iki çocuğu var. Bir fabrikada ustabaşı olarak çalışıyor. Hiçbir adlî kaydı yok. Bir bankaya borcu var, üç taksidi kalmış. Bir evi ve eski model bir arabası var. Hesabında yedi bin üç yüz elli dört lira var.” “Kendi halinde kıt kanaat geçinen bir adam, öldürülen kızla akrabalığı ya da komşuluğu yok. Bunun katil olabileceğini nereden çıkardınız?” diye sordu. Polisler birbirine baktı. “İzini kaybettirmek için koşuyor gibi geldi, garip garip hareketleri vardı. Sonra girdiği sokaktan çıkmadı. Evine gitti desek, adamın adresi de o sokakta değil. Değerlendirmeye değer.” dedi biri. Diğerleri gözleri veya başları ile olmasa da onayladılar adamın söylediklerini. Fakat eminyet müdürü ikna olmadı. Dosyayı eliyle masanın kenarına çekti. “Gözünüz kameralarda olsun, şimdilik adamın cinayetle ilgisi yok gibi duruyor.” dedi.

Ertesi sabah Safiye Güngördü geldi emniyete. Kocası için kayıp ilanı verdi. Emniyet müdürü kayıp başvurusunu duyunca kadınla görüşmek istedi. Dün önemsemediği adam, bugün kayıp olarak karşısındaydı ve artık onun da içine bir şüphe düşmüştü. Safiye’yi görüşme odasına aldırdı.

-Kocan dün otobüsten koşarak inmiş, sonra bir sokağa girdi ve bir daha çıkmadı. O sokakta tanıdığınız biri var mı?

-Yok. Benim yok. Mehmet’in var mı bilmem.

-Peki, bildiğin bir borcu var mı?

-Yok. Benim bilmediğim bir borcu var mı bilmiyorum. Sadece ev almak için kredi çekmiştik onun borcu var. O da bitmek üzere. Kaçsa daha önce kaçardı.

-Bir geçimsizliğiniz var mı?

-Yok. Biz hiç kavga etmeyiz. Mehmet doğru düzgün konuşmaz bile. Kavgayı nasıl edeceksin?

-En son ne zaman görüştünüz?

-Evde görüştük. Dışarı çıktı ama neden çıktığını söylemedi. Arada çıkar zaten ama hep gelirdi. Akşam ezanından önce evde olurdu hep.

-Hiç aramadın mı? Kimseye sormadın mı nerede olabilir diye?

-Kaynanamı ve kaynımı aradım. Aslında şöyle oldu, komşum Emine geldi. “Mehmet abi otobüsten koşarak indi, başınızda iş mi var merak ettim.” dedi. Başta otobüsten inenin o olduğunu anlamamış. Çok kalabalıkmış otobüs, koşanı görmüş ama arkadan tanıyamamış. Sonra camdan görmüş “Gülerek koşuyordu.” dedi. “Herhalde birini gördü dedim ama, otobüsten inenler şarkı söylüyordu, kahkaha atıyordu dediler. Onlar öyle deyince utandım tanıyorum diyemedim.” diye anlattı. “Gelince haber et, aklımız kalmasın.” dedi. O öyle deyince korktum annesini aradım, haberim yok deyince abisini aradım onun da haber yok.

-Sonra seni arayıp sordular mı?

-Evet annesi köyde, bugün gelecek meraktan öldü kadın. Abisi gece geldi, gitti takıldığı kahveleri aradı. Sabah tekrar geldi, şimdi yine aramaya çıktı. Bana da polise gelmemi o söyledi.

Emniyet müdürü “Biz ilgileneceğiz, sen de haber alırsan bizi haberdar et.” diye gönderdi Safiye’yi. Ardından komşu Emine’yi ve otobüs şoförünü ifadeye çağırttı. Otobüs şoförü grantuvalet girdi içeri. Sağ bileğine iğde çekirdeğinden yapılmış bir tespih geçirmiş, sol kolu güneşten iyice bronzlaşmış, kaşının biri sürekli yukarıda duran adam Emniyet müdürünün karşısında biraz kabadayı bir duruşla oturdu. “Valla müdürüm…” diye başlayıp olanı biteni tüm detaylarıyla, müdürü sıkacak kadar uzun uzun anlattı. Adamın nerede bindiğini ya da otobüste dikkat çeken bir şey yapıp yapmadığını bilmiyordu. Şoförden işe yarar bir bilgi çıkmayacaktı. Ardından Komşu emine girdi içeri. Çiçekli bir etek giymiş, etekle uyumlu kazağının üzerine yaz mevsimi olmasına rağmen yün bir yelek geçirmişti. Anadolu kadını sıcağı severdi. Yazmasını düzeltip müdürün karşısına oturdu. Şoför kadar uzun konuşmadı. Mehmet abisi için korktuğunu, inşallah sağ salim ortaya çıkacağını dillendirip çıktı.

Savcı, Mehmet’in koşarak girip de çıkmadığı sokaktaki evler için arama emri çıkardı. Tüm evler didik didik arandı ama Mehmet’i bulamadılar. Sokakta hiç kimse onun koşarak girdiğini görmemişti. Yağmur yağdığı için herkes evdeydi ama bir Allah’ın kulu da camdan yağmuru izlememişti.

Nasıl olmuşsa, Mehmet’in kayıp haberi, otobüsten koşarak inip kaybolduğu ve katil olmasından şüphelenildiği yerel kanallara ulaşmıştı. Mobese görüntüleri sızmış, günde üç öğün haberlerde servis edilir olmuştu. Savcı Mehmet’in iş arkadaşlarının hepsini ifadeye çağırdı. İlk olarak adaşı Mehmet Nuri geldi. Mehmet’in kaybolmasına duyduğu hayreti dile getirdi, ortalıktan kaybolması için bir nedeni olmadığını söyledi. “Abdestli namazlı değildir ama dürüst adamdır Mehmet, kimseye yan gözle bakmaz, karıncayı incitmez. Katil olması imkânsız. Hatta cinayeti duyunca yemekte konuştuk. “Allah çoluğumuzu çocuğumuzu korusun, devir çok kötü.” dedi. Hiç öyle olayla ilgisi var gibi değildi.” dedi. Fabrikanın aşçısı “Günah diye yemek artırmaz, çöpe lokma atmazdı. Yiyemediği elmayı portakalı çantasına koyar, eve götürürdü. Bir gün bile yemeğin tuzu az, yağı çok demedi. Töbe adam öldürecek biri değil Mehmet.” diye devam etti. Mehmet’i her gün evden alıp eve bırakan servis şoförü “Hiç geç kalıp da servisi beklettiğini bilmem. Kul hakkından çok korkardı. “Benim yüzümden başkaları duraklarda fazla beklemesin.” derdi. Bu adam cana kıyabilir mi hiç?” dedi. Savcı Mehmet’le ilgili olabilecek herkesle görüştü. Ne Mehmet’ten iz buldu ne de Mehmet’in katil olabileceğine dair bir şüphe. Ardından maktülün tüm yakınları ile görüştü. Kimse Mehmet’i tanımıyordu. Mehmet’in telefonu maktülde kayıtlı değildi ve Mehmet koşarak girdiği sokaktan çıkmadığı günden beri telefonu kapalıydı. En son sinyal o sokakta alınmıştı ama ne Mehmet ne de telefon bulunamamıştı. Günler, haftalar, aylar geçti. Safiye bıkmadan usanmadan her gün adliyeye, emniyete Mehmet’ten bir haber var mı diye sormak için gitmeye devam etti.

Emniyet müdürü, çok huyu olmadığı halde, randevusuz geldi bir gün savcının odasına. Elinde tuttuğu telefonda biriyle konuştuğu ve içeri girince konuşmayı yarım bıraktığı belliydi. “Sayın savcım, az önce bir ihbar aldık. Bir kadın aradı ve katilin kocası olduğunu söyledi. Hemen ekipleri verdiği adrese yönlendirdik. Adamı kahvaltı sofrasında yakaladık.” dedi. Savcı gözlerini ayırarak “Mehmet mi?” diye sordu. “Hayır!” dedi emniyet müdürü. Katilin Mehmet olmamasına seviniyor muydu yoksa üzülmüş müydü belli olmuyordu. Elindeki telefondan bir ses gelince savcıdan gözüyle izin alıp telefonu kulağına aldı. “Safiye Hanım geldi müdürüm.” dedi polis memuru. Emniyet müdürü savcıya baktı, “Ne diyelim, eşini sormaya gelmiş?” diye sordu. “Toplantıda olduğumu söyleyin. Mehmet dosyası kapandı.” dedi savcı.