Sakine, 7'den Irak

Fatma Ünsal

Yediden nefret ediyorum. Bir kere asal sayı. 1’den ve kendisinden başka kimsesi yok. Yalnız. Kibrinden tek takılıyor. 1’i de zayıf gördüğünden yanında tutuyor bence. Asal sayıların topunun Allah müstahakkını versin topunun! Aslında beşi de sevmesem olurdu ama onunla çok bir şey yaşamadım. Bir de Amasya’nın plakası 05. Kıyamadım. Ama yedi öyle mi? Uğursuz.

Sabah kalkınca yüzümü ya altı kere yıkarım en fazla ya da sekiz kere. Telaşlanınca odayı bir kere iki kere üç kere…sekiz kere turlarım da yedi kere turlamam. Benim sayılarım 1-2-3-4-5-6-8-... diye ilerler. Dünya yediyi kabul etti diye kabul edemem. O varsa ben yokum. Ben varsam o yok. Annem beni yedi kere öpemez, tipini beğendiğim bir oğlana yedi kez bakamam. Geçtiğim yollardan yedi kez geçmemişimdir. Altıda bırakıp başka alternatifler bulmuşumdur. Sevgiye bahane bulunmaz, derler. Sevmemeye de bulunmaz. Gerçi bahanem var. Anlatırım. Az daha kinimi kusunca.

Neden seveyim? Hayatımda en sevdiğim varlıklardan birini, kardeşimi yedinci ayda kaybettim. Hem de yedinci ayın yedisinde. Hem de 2017’de. Yıllarca yolunu beklediğim nişanlımdan 2007’nin 7 Mayıs’ında ayrıldım. Evden çıkmayı pek sevmem. Bir kere arkadaşlarımla gezeyim diye heveslendim. Süslendim püslendim. Boyadım boyadım yüzümü, kendimi İbiş’e çevirdim. Aynaya baktım kıkırdadım. Ama yine de hevesle kendimi attım sokağa. Hava rüzgârlı mı rüzgârlıydı. Savurup duruyordu beni oradan oraya. Poşet gibi uçacaktım az kalsın. Zayıf olanlar beni anlar. Gerisinin anlaması zor. Yolun ortasında kaldım. Karşıya geçmekte epey zorlandım. Tam geçtim derken bir motosikletli bana çarpmasın mı! O bir yana ben bir yana. Hemen toplandılar tabii başımıza. Sağ bacağım kırıldı. Bereket, motosikletli çocukta bir şey yoktu ama o da kendine gelir gelmez üstüme yürüdü: “Teyze, önüne baksana öldürecektin ikimizi de!” diye. Ahali dur, etme bacağı sakatlanmış baksana dedi de durdu. “Teyze senin bacındır ulan!” diye bağırdım can havliyle peşinden. Bana acıyanlar da ilgilenmez oldular o zaman. Ambulans gelene kadar suratsızca beklediler başımda. Yine aylardan temmuz, yine günlerden 17. Yediyi ben neden seveyim? Neyine güveneyim?

Benim teselli edilecek tarafım yok. Sevmekten bahsetsem herkes en cesaret dolu cümleleriyle dikilir karşıma. “Sevgi iyileştirir.” “Sevgi çoğaltır.” cart curt. Sevmemek de iyileştirir. Kalp denmezdi o zaman hislerin organına. Dönen, dönüp duran anlamında. Dönüp duracak ki kan aksın öyle değil mi ya? Nefret-sevgi, nefret-sevgi ve hayat.

İş mülakatı için evden çıkmam lazım. Ama çıkmak iyi bir fikir değil, biliyorum. Mart’ın 7’si. Mülakat zamanını haber veren sekretere sekizinde gelsem diye ısrar ettim. Telefondan ses gelmedi bir süre. Bıkkın, metalik, siyah ceketli, saçları nizami kadın sesi, “Hanfendi belirttiğimiz tarihte gelemeyecekseniz üzgünüm sizin için.” dedi. Yalan. Telefonu kapatır kapatmaz, “Çattık ya geri zekâlı.” demediyse adımı değiştiririm. Mecbur kabul ettim, ne yapayım başka? Ama neticeyi tahmin etmek zor değildi. Olmayacaktı. Bu iş de olmayacaktı.

Güzelce hazırlandım. Üstümü başımı akşamdan hazırlamıştım. Böyle önceden hazırlayınca sanki yardımcın var da hemencecik hazırlanmışsın gibi kolay oluyor. Sanki o ütüyü ben yapmadım. Dün akşamdı hâlbuki. Zaman, ne güzel unutturuyor. Ne güzel avutuyor. Canım benim. Kahvaltı yapmadım, annem ısrar etti ama karnım doluyken otobüste midem bulanıyor. Şoförler de fren yapmıyor mübarek, uzay mekiğini yerinden oynatır gibi hareketler çekiyorlar. Sağ adımla, sağ adımla diye bağırdı peşimden annem. Sağ adımla, bismillahla. Basamaklardan saya saya bismillah, bismillah bismillah… Tam altı kere. Altıdan sonra bir daha bismillah bismillah bismillah…Bir altı daha. Böyle böyle durağa geliyorum. Bugün ayın 7’si. Olmayacak biliyorum. Olmayı bırak, ölmeden dönebilsem bari eve. Otobüs geliyor: 657. Hay numarana. Buna binmeyecektim buna binmeyecektim. Tedirginlikle oturuyorum. Sakin ol Sakine sakin ol Sakine.

Besim Süleyman Caddesi’nden sapıyor. İyi, sapsın. Buradan galiba altıncı kez geçtim. Epeyce devam ediyor. Duruyor, kalkıyor, duruyor, kalkıyor. Yedi kere. TÖVBE ESTAĞFURULLAAAH çekiyorum yüksek sesle. Herkes dönüp bana bakıyor. Şoför aynadan kaşının üstünden beni görmeye çalışıyor. “Ne oldu hanfendi? İnecek miydiniz?” diye soruyor. “Yedi kere dur kalk yaptın diye telaşlandım.” nasıl diyeyim? “Yok bir şey.” diyorum. “Estağfurullah çekiyorum da.” Gözünü indirmeden otobüsü sürmeye devam ediyor. Estağfurullah çekmek hangi suçlar kapsamında?

Kâzım Karabekir Bulvarı’na dönecek. Mecbur. Ama buradan altı kere geçtim. Bununla yedi olur. Sabahtan beri yedi yedi yedi. İşte hazırlandı, eyvah dönecek. “HAYIR!” diye bağırıyorum. Herkes yine dönüp bakıyor, şoför çattık ya mı dedi? Bulvar’a yöneldi, AÇ KAPIYI AÇ AÇ diye bağırıyorum. “Durak mı var da?” diye kızıyor. “AÇ DEDİM KAPIYI SANA!” diye deliriyorum. Yolcular korkuyor, içlerinden bir kadın, “Aç efendi aç, delirmiş bu baksana. Üstümüze saldırır maldırır.” deyince zınk diye durduruyor otobüsü. Tüm kapılar toslayarak açılıyor. Arka kapıdan fırlayıp iniyorum. Otobüs uzaklaşıyor, millet cama yapışmış bana bakıyor. Dikiz aynasından şoför de bakıyor, eminim. Kim bilir ne saydırıyor? Umurumda mı? Değil.

Oh. Çok şükür oh. Yola çıkmam hataydı zaten. Yedinci kez bulvardan geçseydim ölürdüm herhâlde. O an aklıma geliyor, yedi miydi acaba? Üşenmeyip sayıyorum. Hayır, yedi değil. Sekizinci kez olacakmış bu. Yedi kere zaten geçmişim. Yolun ortasında bir de buna yanıyorum. Taksi çağırıyorum mecbur. Apar topar yetiştiriyor beni. “Kaç lira?” “700.” diyor. “Hay alacağın paraya!” diye kızıyorum. İçimden.

Mülakat yerine varıyorum. Elime bir sıra sayısı tutuşturuyorlar: 8. Rahatlıyorum. Öteden çaycı elinde çay tepsisiyle geliyor. Şarkı mı söylüyor o? Sesi de bed üstelik. Geliyor geliyor tam yanımdan geçerken sendeliyor üstüme tepside ne varsa…Yandım Allahlar havada uçuşuyor, adam mahcubiyetten ağlayacak. Hemen lavaboya götürüyorlar beni. Temizle temizle çıkmıyor. Yapış yapış bir kahverengilik, canım kıyafetlerimde yer ediniyor. Çay kahve kokusu da cabası. İçeri çağrılıyorum derken. Üstüme başıma bakış atıyor müdür olacak adam. Ondan önce davranıp, “Sizin çaycının hüneri.” diyorum. “Tepemden tepsiyi aktardı da.” Sivime bakıyor, bomboş. Bana bakıyor, lekeler asık surat. Saate bakıyor: 12.08. “Öğle yemeği vakti.” diyor. “Siz en iyisi mi yarın gelin. Öğle sonu ofiste olmayacağım.”

Saat: 12.08. Yerimden kalkıyorum. Önünde kahvesi var. Sakince alıyorum kupayı, adam şaşkın şaşkın bana bakıyor. Sonra tepesinden usul usul… “Hanımefendi, hanımefendi.” sesiyle kendime geliyorum. Saat: 12.09. İçim geçmiş azıcık. “Yarın gelin yarın.” diyor. “Hayır.” diyorum. “Yarın ayın 8’i. Ben artık sekizden nefret ediyorum.” Şaşkın bakışları arasında çıkıyorum odasından. Çaycıyla göz göze geliyoruz. Ben artık çaycılardan da nefret ediyorum. Bana sıra veren sekreter kızla bakışıyoruz. Ben ondan da…Burada çalıştığı belli yüzü temiz, takım elbiseli oğlanla göz göze geliyoruz. Ben artık bu çocuktan da…Yok, bunu düşüneceğim.