Dükkan el değiştirdikçe ben de patron değiştiriyordum. Dükkan da dükkanın içinde bulunduğu arasta da hevese binaen girişilen teşebbüslerin akametiyle cephe cephe değişiyordu. Denilebilir ki Gogıl Meps daima bizim çarşıdaki değişimle meşguldü. Yeni trentler yeni ihtiyaçları, bu ihtiyaçlar yeni hevesleri, heves denen ur da yeni girişimler, yeni tabelalar, yeni vitrinler, yeni komşular, yeni kiracılar getiriyordu. Her yeni kiracının elinde de türlü çeşit meslekler ediniyordum. İndirilip yenisi takılan tabelalar altında değişmeyen tek şey, Fevzi abinin dükkan üstündeki şahsi mülkiyeti ve açılan yeni işletmeye benim eleman olarak dahil olmamdı.
Bu sefer, yola kadar uzanan sundurmanın profil iskelesine mal sahibi Fevzi abi kendi tabelasını monte etti: “Şenyuva Emlak.” Halıcı Ferhat’tan kelepire düşürdüğü Kilis işi halıyı da yazıhanesinin duvarına astı. Halının muska motifi, Körfez gecelerini sesi ve yorumuyla dalgalandıran assolist Gülsima ablanın topuk iziyle menevişlenmişti. Böylelikle de Ferhat abinin uzaktan uzağa bir tutku beslediği Gülsima ablanın sahne afişi asılı olan duvar büsbütün mahrum kalmamıştı bu divadan.
-Hadi yine iyisin bizim kızan, dedi gözlüğünü burnunun üstüne sürerek Fevzi Abi. Şimdi de emlakçı oldun. Fena mı, ben dükkanda durup müşteriye muamele çekeceğim, sen adamları alıp daireleri gezdireceksin.
Üzerine iki tur paket lastiği geçirilmiş bir kart destesi verdi elime:
-Bizde her şey resmi.
Açıp tek tek gözden geçirdim desteyi: PTT maaş kartı, sodekso yemek kartı, toplu taşıma abonman kartı. Bir de adım ve ünvanım yazılı yaka kartı. “Emlak Tanıtım Personeli, Sebati Demir Baş.”
Eski kiracılardan Tatlıcı Tombik’in yamağıyken öğrendiğim usulle lokma döktüm emlak dükkanının açılışı için. Vücudu et, kan ve kemikten ziyade platin ve yürüteçle ayakta duran muhtar elleri titreyerek kurdeleyi kesti. Makası elime tutuştururken,
-Hasbelkader muhtarlığı Fevzi’nin dükkana taşırsak seni de ihtiyar heyetine alırız, dedi.
Halıcı Ferhat’ın kamyonetinin altından sağ çıkmasaydı, Fevzi abi benim adımın da genç kontenjanı namına yazılı olduğu listeyle muhtar olacaktı zaten.
Tam seccadeyi havada ufak bir çevirmeyle salıp kıble istikametinde yere sermeyi öğrenmişken, Ferhat abi de işini gücünü hal yoluna koymuşken muhtar halı taşıyan kamyonetin tekerlekleri altında kalmıştı. Körfez Gazino’sundan getirilen assolist Gülsima ablanın aynı kamyonetin kasasına serili Kilis halısı üstünde söylediği şarkılarla açılan dükkan, bu kazadan sonra kan parası uğruna haraç mezat elden çıkarılıp kepenkleri ardında kararmıştı. Yine de bu işten bana mesleki tecrübeden başka, bir İsfahan kilim ve eklem çıkıklarını tamir etme becerisi kalmıştı. Muhtarın zıpçıktı torununun, kazadan sonra dükkan önünden her geçişinde gözümün içine doğru salladığı parmağındaki çıkığı, Halıcı Ferhat’tan öğrendiğim usulle -havanda dövülmüş zeytinle ovalayarak- yerine ben takmıştım.
-Misafirlere çay kap gel Sebati, diye seslendi Fevzi abi.
Lokma kuyruğu dağıldıktan sonra yazıhanesine aldığı muhtar ve muhtarın torununu kast ediyordu misafir demekle. Pasajın girişindeki ocaktan üç çay, kendime de süka alıp getirdim. Çay tabaklarını tek elime dizip getirdiğimi görünce muhtar beri gelsin muradıyla aklına gelen lafını geri tutamadı:
-Elinde maharet var ama kafada iş yok senin, Fevzi abinden kiralayıp açsaydın ya buraya bir işyeri.
-Eli pratik maşallah, burası bi ara kafeyken tek elinde on bir tane çay boşunu topluyordu. Böyle yumak gibi, diye benim yerime cevap vermiş oldu Fevzi abi. Halbuki daha önce Şipka Pilavcısında garsonluk yaparken öğrenmiştim sofrayı tek elimde taşıdıklarımla kurmayı.
-Benim daireleri de satıversin bakalım.
Hakikaten cama, Fevzi abinin daire ve dükkanları dışında astığımız ilanlardan ikisi muhtarın kan parasını işletip aldığı dairelerdi.
Böylelikle -getir götürünü yaptığım mütercim-tercüman Asım beyin deyişiyle kurikulum vitaye’me- emlakçılık da ilave olmuştu işte. Esasında buna otobüs muavinliği tecrübesi de eklenebilirdi. Kiralık ev arayan müşterilere daireleri göstermeye gidip gelirken bir muavin kadar otobüs mesaim olmuştu. 65 yaş üstü ücretsiz şehir içi ulaşım hakkına sahip vatandaşlar arasında seyahat eden tek genç olduğum için, erinilen, takat getirilemeyen, zorluk çekilen her müşkülü benim halletmem bekleniyordu. “Yavrucum şu kartımı okutur musun. Hanımın bebek arabasına bi el at bakalım delikanlı. Genç, düğmeye bas bakalım. Şoföre sorsana parkuru geçtik mi? Beyefendi, amcaya sesleniverir misin, kartını basmadı. Tamam, sen al bas!”
“Arkalara doğru ilerleyelim!” Şoförün cam hazneden yükselen komutuna, önce şoför mahalline sonra zaten dolu olan arka sahanlıklara ilgisizce göz atıp tekrar önlerine bakarak mukabele etti ihtiyar yolcular. Birkaç kişi üzerine yüklendiğini ayağını ya da kauçuk tutamacı tutan elini değiştirmekle yetindi. Ayaktaki kalabalık şöylece bir dalganıp olduğu yerde kaldı. Otobüsün hantal vücudu, içindeki yolcuları oldukları yerde geriye yaslayarak durak cebinden çıktı. Öksürüğünü sökmeye çalışır gibi yokuşu çıkmaya başladı. Az evvel binen dede, şoförü yolculardan ayıran cam kapıdaki deliklere eğildi, yokuşun sonundaki durağı işaret etti:
-Kaptan, durakta indir beni!
Yanımda, elinde on ikili paket suyla dinelen dede de ön kapıya doğru yöneldi. Diğer tarafında, oturan bir teyzenin eliyle tuttuğu, ineceklere yol açmak kendine çektiği sonra tekrar koridora sürdüğü pazar arabası. Orta ve arka kapı açıldı: tıss.
-Kıymetli yolcular, kıymetli yolcular, inerken arka kapıyı kullanalım lütfen, kıymetli yolcular.
-Önden binen mi var sanki, aç şu kapıyı! Durak bomboş.
O ne? Halıcı Ferhat! Napıyor lan burada bu? Yengeyle elele. Aha Gülsima abla yanındaki. Vay abim benim be. Parmaklarında yüzüklerle züccaciye dükkanından çıktılar. Işıltılı gözlerle koşar adım yola doğru geliyorlardı. İnip ikisine de bir selam versem, herhalde beklerdi müşteri, daire kaçmıyor ya.
Şoför ön kapıyı açmamakta ısrar ederken, yanımda inmeye hazırlanan amca yolundan çekilmem için omzuma yükleniyordu. Amcaya sarılıp ayaklarını yerden kestim, etrafımda dönüp öbür tarafa bıraktım. Koridora bakan iki yandaki koltuklara abanıp yükselerek turnike vazifesi gören pazar arabasının üstünden atladım. Ayağım yolumun üstündeki bir bastona takıldı, dizimle de bir domates ezdim sanırım. Neyseki yaşlı adamı düşmeden tutup doğrultmayı başardım. Ön kapının merdivenlerindeki mesele çözülmüş olmalıydı ki kapandığını işittim. Ayaktaki ihtiyar çiftin arasını açıp atıldım ki orta kapı kapandı. Tepedeki hidrolik düğmesini çevirip amortisörü boşaltırken harekete geçti otobüs. Ellerimi kapı kanatlarının arasındaki süpürgeliklere geçirdiğim gibi kendimi dışarı attım. Kaldırımda, açılan bir halı rulosu gibi yuvarlanırken otobüsün içinde ilerleyen Ferhat abiyle göz göze geldik. Gülsima ablaya dirsek attı beni göstererek. Bir dükkan tabelasının otobüs camındaki yansıması girdi araya. Bir an sonra da yüzlerindeki kahkahayla belirip gözden kayboldular.