"Hayatı yavaşlatmak," diye düşündü, "mümkün mü acaba?" Sabah uyanmak, aheste aheste çıkmak yataktan, bir kuğu gibi süzülmek evin içinde. Hiç çalışmamak, ihtiyaç duymamak paraya. Mala, mülke, şöhrete, şaşaaya. Nasıl desem, hayatın, 21. yüzyılın beraberinde getirdiği tüm mecburiyetlere direnmek. Mümkün mü? İşte böyle bir hayat yaşamak, belki bir köy evinde kendi domatesimi biberimi ekmek istiyorum. Aman ne romantik. İlk kez senin aklına geldi, bravo Züleyha. Ne yapayım? Çok yoruldum. Öyle yoruldum ki... Durmak, geri çekilmek, nefes almak istiyorum. Soran yok. Arayan da. Üstüme geliyor duvarlar. 9-5 işimden istifa etmek istiyorum. Ağlamak istiyorum. Ve yazmak. Evet - Belki sadece "kötüyüm" yazmak. Ve o da yazsın istiyorum. "Nasılsın?" yazsın. Nasılım? Sahi nasılım? İyi değilim. Sen sorar mıydın beni? Keşke sorsan.
İstifa edemediğim 9-5 işime giderken otobüste tuttuğum tutamak. Tutamaç. Tutunak.
***
Yazdıklarım da zihnim gibi bulanık bu sıralar. Dergi editörlüğü mü yapmak istendi küçük Züleyha? Peki küçük Züleyha mı yönetmeli büyük Züleyha’nın hayatını? Büyük Züleyha. Büyük dergi editörü - yok, olmadı. Derginin büyük editörü Züleyha. Yok, yok. Derginin editörü büyük Züleyha. Keşke hayat Avrupa Yakası dizisi kadar eğlenceli olsa. Mesaj yok. Boşa bekliyorsun kızım. Boşa bekliyor, sabah 8’de o metroya boşa biniyor, boşa gidiyorsun o dergiye. Etrafımı saran anlamsızlık bulutunu dağıtsam... İstiyor muyum gerçekten bunu? Anons: "Lütfen can güvenliğiniz için sarı çizgilerin gerisinde bekleyin."
***
Otobüsteyim, henüz 4 durak var. Trafiği de hesaba katarsak en az 20 dakika. 20. Yazıyla yirmi. Yalnızyirmi. Kulağımda Şenceylik’ten bir şarkı çalıyor. “Bitse de her şey, ayrılsa da yollar…” Bitti mi her şey sahi? Bitse mi ya da? Bilmiyorum. I don’t know. Sadece yavaşlamak, durmak istiyorum. Bu otobüs dursun istiyorum. İnsanlar, herkes, her şey dursun; kalbim hatta, aklım, bedenim. Dursunlar. Durun. “Durun!” diye bağırmak istiyorum. Dilimin bağıracağı bozulmuş. İçimin feryat edeceği, kalbimin haykıracağı bozulmuş. Boğazın üstündeyiz. Tüm dünyanın hayran olduğu bu deniz manzaralı kıtalar köprüsünde insan kalabalıklı bir otobüs yolculuğu yapmak. Altın kafeste yaşamak yani. Tekrar ara sokaklara giriyoruz. Neden bilmem, bir farklı geliyor bugün bu sokaklar , evler gözüme. Yarı uykulu annelerinin elinden tutmuş okula giden çocuklar. Hepsine acıyarak bakıyorum. Kendime acıyarak bakıyorum. Daraldım. Çok daraldım. Daha iki durak var. Küçük, dar, belli ki yoksul bir mahalleden geçiyoruz. Bahçeli, üç katlı bir apartman görüyorum. Bahçede yaşlı bir amca çapa yapıyor. Zihnimin de havalanması gerek. Ne diyorum? Keşke diyorum, bu amca zihnimi de çapalasa. Gittikçe yaklaşıyoruz bu binaya. Huzur Apartmanı. Bu olsa adı. Ben böyle koydum, artık bu binanın adı "Huzur." Yaklaşınca fark ediyorum, adı Manolya imiş apartmanın. Olsun yine de huzurlu. Yine de huzurlu. Az ileride durakta duruyor otobüs. Hışmeler, pardon inebilir miyimler, müsaade eder misinizler havada uçuşuyor. Duruyorum. Otobüsün camları, kapıları, insanları üstüme üstüme geliyor sanki. Durun. Nolur durun, n’olur. Şoför hareket etti. "Durdurur musunuz arabayı, inemedim." Ne? İnemedim mi? Daha bir durak var. Ağzımdan çıkanlara şaşırıyorum. Şoför bir iki söylendikten sonra duruyor. Koşarak iniyorum otobüsten. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece bu huzurlu, sakin mahalleye iniyorum. Koşarak.