- Yeliiiz, hadi be kızım yaa! Yarım saattir seni bekliyorum.
- Tamam kankaa, ne söylendin yaa. Valizimi kapatıp geliyorum hemen.
- Hala valiz mi hazırlıyorsun yani?
- Valla kanka üşümeyi hiç sevmiyorum biliyorsun. O yüzden ne alsam ne almasam bilemedim.
- Tamam tamam hadi bekliyorum.
Üşümekten bu kadar korkmanın yersiz olduğunu düşünürken benim de terlemekten çok hoşlanmadığım geldi aklıma. Hoşlanmamak farklı korkmak farklıydı gerçi. Korkunun altında muhakkak sebep olurdu. Acaba Yeliz’in sebebi neydi? Liseden beri arkadaşız ve birbirimizin çoğu şeyini biliriz. Ama bazen ona dair merak edip de soramadığım, sorsam da cevabını alamadığım şeyler oluyordu. Zihnimden bu düşünceler geçerken camı tıklattı Yeliz. ‘Ben geldiiim’ dedi neşeli sesiyle. Valizi bagaja koyup koltuklarımıza geçtik. Yeliz telefonunu bluetoothla bağlayıp oluşturduğu yolculuk müzikleri listesini açtı.
- Yine kürkünü giymişsin kanka.
- Aaaa ayıpsın. O benim can yoldaşım. Bu soğuktaki en yakın dostum. Hem bir şey diycem yaa. Seninle seyahat etmeyi çok sevdiğim için ses etmedim ama bu soğukta evimizde mis gibi otursak daha iyi değil miydi kızım ya?
- Yaa Yeliz, sen demedin mi bunaldım hastaneden. Doktorların şişirilmiş egoları şişirdi beni. Hafta sonu bari kaçsak bir yerlere diye.
- Dedim, dedim de canım yakın bir yerlere gideriz diye düşünmüştüm. Dağın başına kayak yapmaya gitme gibi parlak bir fikirle geleceğini, ben de canım arkadaşımı reddedemeyeceğimi bilemezdim tabi.
- Hahahah. Canım benim ya. Ağustos’ta TUS var biliyorsun. Ben de biraz moral depolayıp dönünce direkt sınava çalışmaya başlarım diye düşündüm.
- Tabiii doktor hanımcım, sen de haklısın. Benim öyle dertlerim yok şükür. Bir de insanlar biz hemşireleri doktor yardımcısı gibi görmeseler daha iyi olacak. Ya da hasta bakıcı.
- Ah be kanka, boş ver insanları. Söylenenlere bakacak olursak ohooo. Hadi aç şu müziğin sesini, bakalım keyfimize.
Yeliz yüksek sesle şarkılara eşlik ederken ben de yola çıkmadan önce yaptıklarımı içimden tekrar ederek kaygılarımı yatıştırmaya çalışıyordum. Birkaç sefer uzun yola çıktım ama bu şehre ilk defa gidiyordum. Benzini fulledim, araba zaten yeni sanayiden çıktı, telefonun şarjı da full, internet paketimi de yeniledim. Navigasyona baktım göz ucuyla. Bir saatlik yolu geride bırakmışız bile. Yeliz bir taraftan şarkı söylerken bir taraftan da bana atıştırmalık veriyordu. Bir süre sonra ses gelmemeye başladı. Uyuyakalmış meğer. O kadar masumdu ki uyurken. Bir de sadece uyuduğu zaman ortaya çıkan bir hüzün vardı yüzünde. Uyanıkken onu neşesiyle maskeliyordu sanki. Birini böyle ailen gibi tanımak ve bağ kurmak çok başka. Bu yüzden midir bilmiyorum ona karşı kendimi sorumlu hissediyorum. Bir tıkırtıyla düşüncelerim dağılıyor. Arabada her zamankinden farklı bir ses duyuyorum. Bir anda kaygılı tarafım hâkim olacakken kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Zaten kısa bir süre sonra ses kayboluyor. Artık dağ yollarına girdik. Kuş uçmaz, kervan geçmez dedikleri bir yoldayız. En korktuğum bölümü burası yolculuğun. Burayı da atlatırsak yol bitmiş sayılacak. Aslında şu manzarada çok huzurlu olmalıydım. Çünkü en sevdiğim arkadaşımla, kar manzaralı bir yoldayım ve araç kullanmayı da çok seviyorum. Üstelik kış lastikleri de takılı araçta. Yani bayan kaygılı olarak kafama takacağım bir şey yok gibi şimdilik. Ama içimi tekrar bir endişe kaplıyor ki çok geçmeden o tıkırtı tekrar geliyor. Arkadan da çok yüksek bir ses geliyor. Sanki çığ sesi gibi. Şimdi hiç zamanı değil güzel arabam diye söylenirken arabam duruyor ve olduğu yerden bir milim bile ilerlemiyor. Hiç anlamam ama motora bakıyorum. Sonra içerden telefonu alayım da chatgbt ye sorayım derken bir sürprizle daha karşılaşıyorum. Telefon çekmiyor. Daha az önce çekiyordu. Navigasyon beni bu yola getirdi. Şimdi nasıl çekmiyor. Aklım almıyor gerçekten. Başımı iki elimin arasına alıp düşünürken Yeliz uyanmış, kürküne sarılarak yanıma geliyor.
- Kanka çok soğuk. Niye durduk burada? Uykunu getirdim di mi yaa? Gece uyuyamamıştım. Normalde yolda uyuyamam hiç.
- Yok yok uykum gelmedi de. Araçtan bir anda anlamsız sesler gelmeye başladı. Ve durdu. Burada dağ başında. Telefon da çekmiyor. Hiç araç da geçmiyor gibi. Özür dilerim, ben ısrar ettim kış günü yola çıkmaya seni. Her şeyi ayarlamıştım oysa. Hiç aksilik yok gibiydi.
- Kanka dur, sakin ol, dedi Yeliz. Ama bunu derken bile dudak kıvrımlarından onun da korkmaya başladığını hissediyordum. Ama korktuğunu belli etmemeye çalışarak şöyle dedi:
- Neyse ki saat daha erken. İlla ki geçer birileri burdan. O zamana kadar bir şeyler atıştıralım, hareket edelim. Vücut ısımızı düşürmeyelim doktor hanım. Belli belirsiz gülümseyerek söylüyordu tüm bunları.
Birkaç saat bekledik. Sohbet ettik. Anılarımızdan bahsettik. Sanki unutmuştuk yolda kaldığımızı. Sonra Yeliz kol saatine baktı. Bir anda
- Ben bunu daha önce yaşamıştım. Ve sonu hiç güzel bitmiyordu dedi. Ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Dondum kaldım. Yeliz duygularını saklardı hep. Sonra kendime gelip arkadaşıma sarıldım. Kurtulacağımızı söyledim. Ve biraz yürüyüp ilerde yol ayrımı ya da herhangi bir şey var mı ona bakalım dedik. Aracın önüne ve arkasına reflektör koyup yola çıktık. Biraz da ısınmamız lazımdı. Vakit ikindiye yaklaştıkça hava soğumaya başlıyor bizim de vücut ısımız düşüyordu. 1 km’den biraz fazla yürüdük ama hiçbir iz yoktu. Aracın yanına dönüp biraz da geriye yürüyelim dedik. Yeliz kürküne iyice sarılmıştı. Yüzüne baktığımda beyaz olan teni daha bir soluk geldi bu sefer. Geriye yürüdük, yürümesek daha iyiydi sanki. Çünkü bu yürüyüş umut kırıntısı dahi bırakmamıştı. Çığ düşmüştü bizden sonra yola. Yeliz’e duyduğum sesten bahsetmemiştim ama korktuğum başımıza gelmişti işte.
Ama asıl korktuğum bu değildi. Asıl korktuğum Yeliz’di. Az önce hıçkırarak ağlaması çok korkutmuştu. Şimdi de çok sessizdi. Yolun kenarına oturdu ve
- Biliyor musun kanka. Bu senaryoyu ben yıllar öncesinde yaşamıştım. Dağın başı ve çok soğuktu yine. Ve yine yolda kalmıştık. Annem, babam ambulansın gelmesini bekleyememişti. Donarak ölmelerini izledim onların. Kardeşimle birbirimize sımsıkı sarılmıştık ambulans bizi aldığında. O da hastanede öldü. Bir ben dayanmıştım soğuğa. Ama artık dayanamıyorum. Çok üşüyorum. Ben donarak ölmek istemiyorum. Daha da kötüsü senin donarak ölmeni görmek istemiyorum. Bu sefer ambulansa yetişen sen ol olur mu? Dedi. Ve yanındaki büyükçe bir taşı kafasına vurmaya başladı. Duyduklarımdan ötürü şoka girmiştim. Kendimi üzerine attım birden ve elini tuttum.
- Yeliz, nasıl dayandın arkadaşım bunca acıya kendi başına. Yetiştirme yurdunda büyüdüğünü biliyordum ama hikayeni hiçbir zaman soramadım. Canım arkadaşım benim, diye sarılarak ağlamaya başladım. Gözyaşlarımız birbirine karıştıkça biraz ısındık gibi oldu ama gerçekten benim de elim ayağım buz kesmeye başlamıştı.
- Kankam, canım arkadaşım. Bak ikimiz de biliyoruz hipotermiyi. Belki daha dayanırız. Ama burada hiç ses seda yok. En yakın arkadaşın olarak senden rica ediyorum. Bana izin ver kendimi öldüreyim. Üzerimdeki kıyafetleri al ve yürü. Kilometrelerce yürüyebilirsin biliyorum. Kendim de donmak istemiyorum, seni de öyle görmek istemiyorum. Her iki türlü de yaşayamam zaten. Allah aşkına, senden son isteğim bu. Ve tekrar bir anda kendine taşla vurmaya başladı. Ama bu sefer asla durduramadım. Bir süre boğuştuk. Derken yukarıdan bir kaya parçasının sallandığını ve üzerimize düşmek üzere olduğunu gördüm. Yeliz’i çekebilirdim ama çekmedim. Kendim çekildim. Yeliz’i öldürdüm. İstediğini yaptım. Ama diğer isteğini yapamazdım. Çünkü ben de bu şekilde yaşayamazdım. Yattım arkadaşımın yanına, elini tuttum. Huzurla uykuya daldım.