Bir Taşla İki İnsan

Meryem Betül Dikbaş

İçtiği son çayın bardağını masaya bıraktı yavaşça. İzmaritlerle doldurduğu küllüğün yanına ücretini sıkıştırıp kalktı. Bir karar vermiş olmanın rahatlığıyla yürüdü. Verdiği kararı içinde iyice sindirmeye çalıştı. Elini cebine attı, kalan parasına baktı. Bu sefer kazandırıp kazandırmayacağı belli olmayan iddaa oynamayacaktı. Artık kaybetme ihtimali olan şeylerden uzak duracaktı. Hayatını düzeltecekti. Tatlıcıya girdi, baklavanın fiyatına baktı, yarım kilo tulumba aldı. Elinde tatlı poşeti, içinde umutlar, kalbinde heyecanla yola koyuldu. Bir zamanlar anahtarla girdiği, iki yıldır önünden bile geçmediği evine geldi. Kirasını ödemediğine ve burada yaşamadığına göre artık evi sayılmazdı gerçi. Sağlı sollu renk renk güllerin arasından geçerek avluya geldi. Merdivenlerdeki saksı çiçekleri karısının eski neşesine kavuştuğunu gösteriyordu. Evin önünde kırık ayağı taşla desteklenmiş bir masa ve iki sandalye vardı. Hayalinde üçüncü sandalyeyi de ekleyip mutlu bir aile tablosu kurdu. Ama şimdilik durmalıydı. Vakti geldiğinde tekrar gelecek, karısıyla barışacak, kızının gönlünü alacak, masaya üçüncü sandalyeyi ekleyecekti. Merdiven duvarına yaslanmış pembe bisikletin sepetine tulumba poşetini koydu. “En kısa zamanda yeniden birlikte” yazdı, görünmeden çıktı.

İçi umutla dolu bir şekilde arkadaşının evine döndü, anahtarla kapıyı açtı, kendi odasına geçti. Yatağın üstüne gelişigüzel fırlatılmış kıyafetlerin üstüne uzandı. Bir müddet tavanla bakıştı. Karısının, kızının siluetleri belirdi tavanda. Yüzünde bir gülümsemeyle kalktı, odaya baktı. Karısının rengârenk çiçeklerle süslediği bahçenin tersine gri, soğuk ve dağınıktı odası. Perdeyi bile açmamış olduğunu fark etti. Güneşin batmasına az kalmıştı, yine de kalktı perdeyi açtı, odayı havalandırdı. Odasını topladıkça kafasını da topladığını hissetti. Mutfağa geçti, ocağa çay koydu. Ortalığı temizledi, karısının bahçesinden kopardığı iki gülü masaya bıraktı. Radyodan bir şarkı açtı.

Arkadaşı eve geldiğinde gördüğü manzaraya önce şaşırdı, sonra şarkıya eşlik etti. Bu değişikliğin sebebini sorunca anlattı. Bu sefer talihinin güldüğünü, kumarda çok para kazandığını, bir dükkân açıp her şeye sıfırdan başlayacağını söylerken gözleri parlıyordu. Söylediği yalana kendi inanacaktı neredeyse, ama arkadaşı şüpheli gözlerle bakıyordu. Kumarda kaybedecek dahi parasının kalmadığını ikisi de biliyordu. Ama doğruyu söyleyemezdi. Akşam hırsızlığa gideceğini söylese kırk yıllık arkadaşım demez ihbar ederdi. Hele hırsızlığa kendisinin aracı olduğunu bilse… Utanıyordu arkadaşından, gözlerini kaçırıyordu konuşurken. İki yıl önce tüm parasını, malını, işini, ailesini kaybettiğinde arkadaşı evini açmıştı, ekmeğini paylaşmıştı. Kumarı bırakma sözü vermişti, her defasında kendine inanarak. Ama bir bağımlının sözü Firavun’un tövbesi gibiydi, arkadaşı bunu çok iyi biliyordu. Yine de arkadaşını kurtlar sofrasına atmak istemiyordu. İki yıl önce onu intihar girişiminden kurtardığında kendi kendine söz vermişti, ne olursa olsun bu kapı ona hep açık olacaktı.

Çay çoktan demini almıştı. İki bardak çayla masaya oturdular. İki arkadaş bu masada ne çok çay içmiş, ne çok dertleşmiş, ne çok kavga etmişlerdi. Beraber içtikleri son çay olduğunu biliyorlarmış gibi baktılar birbirlerinin gözüne. Çaydanlıktaki çay hiç bitmesin istiyordu bir yanı. Öbür yanı hemen işi halledip paraya kavuşmak istiyordu. Heyecanlandı bunu düşününce. Saatine baktı, arkadaşıyla vedalaşıp evden çıktı.

Arkadaşının annesinin bakıcılık yaptığı eve gidiyordu. Ev sahibi kadın yaşlı ve hastaydı. Bir haftalığına hava değişikliği olsun diye şehir dışına kardeşinin yanına gitmişti. Çok altını vardı. Evin anahtarı arkadaşında da olduğu için kopyalatıp yerine koyması zor olmadı. Fırsat bu fırsattı. Yaşlı kadın, ölüme ramak kalmış, çoluk çocuğu yok, paraya ihtiyacı mı var sanki diye düşündü. Ama kendisinin o paraya çok ihtiyacı vardı. Yeniden hayat kurması için, kendini karısına ispatlamak için o parayı almalıydı. İş kurup parayı katlayınca teyzeye parasını iade etme planları yaptı kafasında. Bu yönüyle yaptığının hırsızlık olmadığına kanaat getirdi. Evin yakınında üst üste sigara yaktı bu düşüncelerle. Son izmaritin üzerine basarken tüm cesaretini topladı, kararlı bir şekilde eve girdi. Önce kadının odasını kontrol etti telefonunun feneriyle. Eve daha önce gelmişliği olduğu için zorlanmadı. Odada kimse yoktu, derin bir nefes aldı. Hızlıca altınları aramaya koyulmuştu ki odanın ışığı yandı. Çekmeceden kafasını kaldırdığında arkadaşıyla göz göze geldi. Panikledi:

“Senin ne işin var burada?”

“Kumarda para kazandığına inanmamı beklemiyorsun herhalde. Seni öyle iyi tanıyorum ki kafanda gezen tilkiler bana haber ediyor. Ama bu paraya dokunmana izin vermeyeceğim. Bu para benim ve annemin hakkı. Annem bu kadının bakıcısı değil kuması. Zamanında çok çektirmişler babamla ikisi anneme. Annem de beni alıp kaçırmış. Babamın ölüm haberiyle özgürlüğümüze kavuştuk. Babamın resmî nikâhlı karısı bu olduğu için annem olarak görünüyor. Öldüğünde tüm mal varlığı bana kalacak anlayacağın.”

Duydukları karşısında şok olmuştu. Kurtuluş için sarıldığı ipin kesilmesine izin veremezdi. Hele böyle saçma bir intikam hikâyesi için. İş kurduğu, patron olduğu, evine döndüğü, karısıyla barıştığı, kızıyla oynadığı sahneler canlandı gözünün önünde. Hayalleri yıkılmıştı, ama pes etmedi. Arkadaşı da kendisi kadar kararlıydı. Telefonu çıkarıp polisi aramakla tehdit edince kendini kaybetti. Etrafına baktı. Yatağın yanında kadının teyemmüm yaptığı taşı aldı, sertçe arkadaşının kafasına vurdu. Arkadaşının kafasından kanlar, kendinden pişmanlık aktı. Daha önce gördüğünü sandığı bataklığın dibine doğru gidiyordu. Ne yapacağını bilemedi. Arkadaşının inlemelerini duymamak için elleriyle kulağını kapattı, sırtını döndü. Hızlı hızlı nefes aldı. Bir müddet öylece bekledi. Kulağını açtığında inlemeler devam edince taşı birkaç kere daha vurdu. Halı kıpkırmızı olmuştu. Sakin kalmaya çalıştı. Altınları aradı, bulamadı. Evin altını üstüne getirdi. Yoktu hiçbir yerde. Hayatını düzeltmek isterken daha da batırmış olmasını sindiremedi. Teyemmüm taşını da yanına alıp evden çıktı. Sahile indi. Taşı boynuna bağlayıp, karanlık denizin serin sularına bıraktı kendini.