İlk darbe Mehmet’in yanağına denk geldi. Yumuşak bir dokunuştu, öper gibi, sever gibi. Mert’in gözyaşları, indirdiği bu darbeye eşlik ediyordu. Elindeki taş acımasızca vurmak için hazırken elleri sanki taşı engelliyordu. Mehmet’in sonu olacak taş kendi elinde olduğu halde Mehmet’e kendini siper etmek istiyordu. Havada ikinci vuruş için hazır bekleyen eli aşağıya düştü. Kafasını iki yana salladı.
“Yapamayacağım.”
Yaklaşık altı ay önce onlara verilen gizli görevi kabul ettiklerinde işlerin bu noktaya geleceğini ikisi de tahmin edemezdi. Yaşadıkları yeraltı şehrinden çıkış yolu aramakla görevlendirildiler. Senelerdir kimse gün yüzü görmemişti. Güneşin sıcaklığını sadece anlatılan hikayelerden biliyorlardı. Gökyüzünün maviliği ise hayal edemeyecekleri kadar uzaktı onlara. Hayatta olan son nesil bile zar zor hatırlamaktaydı. Bazı günler ateş etrafında toplanılıp hikayeler anlatılırdı. Bu hikayeler güzel başlardı. Güneşli günlerden, çiçek açan ağaçlardan bahsedilir, kuş cıvıltıları eşliğinde yapılan piknikler ilk heyecanla anlatılırdı. Herkes ilgiyle dinler yukarıya çıkabilmek için can atardı. Sonra hikayeler değişirdi. Farklı farklı yaratıkların yeryüzünde hakimiyet kurmaya başlaması bozulan düzenin ilk adımıydı. Bu yaratıklar zamanla çoğalmış ve büyümüşler, insanlara yer kalmamıştı. Tüm milletler çözüm arayışına girmişlerdi ama kimse kimseye yardım etmek niyetinde değildi. Her koyunun kendi bacağından asıldığı bir hikayeydi bu. Herkes modern zaman Nuh’un gemisini inşa etmeye çalışıyordu. Ama bu gemiye binecek olanlar inananlar değil parası olanlardı. Ekonomik anlamda refah içinde olan bir grup Mars’a gitme ve yerleşme planları yapmaya başlamışlardı. Buna gücü yetmeyecek olan diğerleri içten içe onların Mars’ta uzaylılar tarafından yenmesini istiyorlardı. Sonra haberlere konu olsunlardı ve herkes rahat bir nefes alsındı. Sonrası bilindik sözler. “Bakın para her şey değil. İyi ki paramız yok.”
Dünya üzerinde herkes ne yapacağız ne edeceğiz diye birbirini yerken dünya nüfusu hatrı sayılır bir oranda hızla azalmıştı. Sonuç olarak kimsenin birbirini yemesine gerek kalmamıştı. Geçen bu sürede insanlar, canavarların yerin altıyla pek ilgilenmediklerini fark etmişler, bu fark ediş geriye kalan insanların birçoğunun kurtulmasını sağlamıştı. Çoğu ülkede yer altı şehirleri vardı zaten. Hızla oralara yerleşmeye başladılar. Tüm düzeni ayarladıktan sonra ise bir daha asla yukarıya çıkmadılar.
Hikayenin bilinen kısmı buydu. Mehmet ve Mert’e gizli görev veren kişiler ise bu hikayenin uydurma olduğunu, gerçeğin çok daha başka olduğunu düşünüyorlardı. Ama kimsenin bunu sesli söylemeye cesareti yoktu. Yukarıda canavarlar yok demekle dünya düzdür demek aynı şeydi.
Mert emniyet görevlisiydi. Hem mesleki hem kişisel merak olarak yukarıya gönderilmeyi defalarca talep etmiş ama her seferinde yüksek mahkeme tarafından reddedilmişti. Gelen bu teklifle beraber merakı yeniden canlanmış yukarıya çıkmak için can atmaya başlamıştı. Ama onunla iletişime geçen insanlar hemen yukarı çıkılmasını değil öncelikle yeraltındaki iç işlerinin araştırılmasını istiyordu. Mert ise bu konuyla ilgili çok tedirgindi. Yukarı çıkmanın aşağıda yakalanmaktan daha güvenli olduğunu düşünüyordu. Yeraltında kurallar çok netti. İhanet ölüm demekti. Yine de merakına engel olamadı ve verilen görevi kabul etti. Mehmet için ise Mert’in görevi kabul etmesi yeterli olmuştu. Birlikte dikkat çekmeden araştırmalara başladılar. Zaten yakın arkadaş oldukları için birlikte sık görülmeleri bir tehlike arz etmiyordu.
Mert, Mehmet’in dikkatinin son zamanlarda çok dağınık olduğunu fark etmişti ama sorularına cevap bulamıyordu. Derken bir gün kafeteryada görev hakkında önemli bir konuda konuşurken Mehmet’in bakışlarının odaklandığı yeri keşfetti. Orada çalışan Esra’nın da bu bakışlara karşılık veriyor olmasıyla duyguların tek taraflı olmadığını anladı. İçinden Mehmet’i sarsıp kendine gel demek geçse de o an hiçbir şey yapamadı. Muhtemelen hiçbir şey yapmadığı bu an için sonradan çok pişman olacaktı.
Bir akşam vakti Mehmet ile kafeteryada buluşmak için odasından çıkarken mesai arkadaşları Mert’in etrafını çevrelediler. Gözaltındaydı ve sebebini merkeze gidene kadar söylemeyeceklerdi. Mert oraya gittiğinde Mehmet ile göz göze geldi. Mehmet’in kafasını mahçubiyet ile eğişinden konunun Mehmet ile alakalı olduğunu anladı. Mehmet’in sorgusu bitince onunki başladı.
“Mehmet ile ne zamandır arkadaşsın? Son zamanlarda dikkatini çeken bir şey oldu mu? Son zamanlarda Mehmet’in etrafından güvenilir olmayan birilerini gördün mü? Mehmet sana hayatının son birkaç ayı ile alakalı neler anlattı? Sen de mi onlarla işbirliği içindesin?”
Son soruyla birlikte Mert işin ciddiyetini çok iyi anlamıştı. Sorulara hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi cevap verdi. Hayır hiçbir şey fark etmemişti, son soruda bahsedilen iş birliğinin ne olduğunu bile anlamamıştı. Karşısındaki mesai arkadaşına biraz da espriyle karışık takıldı. Ama onun ciddiyeti bozmaya niyeti yoktu. Biraz daha sorularla terlettikten sonra birkaç saat içinde kararın verileceğini söyleyip Mert’i gözetime aldılar. Orada Mehmet ile çok kısa da olsa başbaşa kalma fırsatı yakalamıştı.
“Mehmet nasıl yakalandın?”
“Esra.”
“Benden haberleri var mı?”
“Hayır.”
“Ahhh Mehmet nasıl kurtulacağız bu işin içinden?”
Sessizlik.
Birkaç saat sonra verilen karar ikisine de okundu. Mehmet kesin olarak vatan hainliğinden suçlu bulunmuş, Mert ise kesin olarak masum bulunamamıştı. Hâlâ üzerinde şüpheler vardı. Bu şüphelerin ortadan kalkması için Mehmet’in cezasını Mert gerçekleştirecekti.
Birbirlerine baktılar. İkisinin de gözleri dolmuştu. Mert bu karara itiraz edecek oldu ama biraz daha bu davranışına devam ederse onun da Mehmet ile aynı suçtan ceza alacağı noktasında çok net konuştular. Mehmet kafasını öne eğmişti. Tüm çarelerin tükendiği belliydi. İçten içe sadece bir mucize olmasını ve cezanın ölüm olmamasını diliyorlardı. Bir mucize olmadı. Ceza Mert’in ona verilecek bir taşla Mehmet’i öldürmesi olarak belirlendi. Sadece Mehmet’e değil Mert’e de ceza. Tüm halka arkadaşınızı iyi seçin minvalinde gözdağı.
Bir saat sonra yüksek mahkemenin gözetiminde küçük bir alana götürüldüler. Mert’in eline bir taş verildi. İlk on dakika Mert taşı kaldıracak kuvveti kendinde bulamadı. En fazla bir kilo olabilecek taş elinde elli kiloya dönüşmüştü. Mehmet’in hadi artık bakışlarından sonra ilk darbe için hazır olabildi.
İlk darbe Mehmet’in yanağına denk geldi. Yumuşak bir dokunuştu, öper gibi, sever gibi. Mert’in gözyaşları, indirdiği bu darbeye eşlik ediyordu. Elindeki taş acımasızca vurmak için hazırken elleri sanki taşı engelliyordu. Mehmet’in sonu olacak taş kendi elinde olduğu halde Mehmet’e kendini siper etmek istiyordu. Havada ikinci vuruş için hazır bekleyen eli aşağıya düştü. Kafasını iki yana salladı.
“Yapamayacağım.”
Yüksek mahkeme de sabırsızlanmaya başlamıştı. Mert’i de yanında ölüme sürüklemek istemeyen Mehmet koştu sarıldı arkadaşına. Birkaç dakika bu şekilde ağladılar. Sonra Mehmet Mert’i teselli etti. Bunu hak ettiğini, görevin gizliliğine yeterince sadık kalmadığı için bunların başına geldiğini ama kendisinin yeryüzü için devam etmek zorunda olduğunu söyledi.
“Şimdi beni düşmanın bil. Ben senin ayağına dolanmış bir engelden başka bir şey değilim. Beni ortadan kaldır ve devam et.”
Mehmet yeniden Mert’den bir adım uzaklaştı ve gelecek olan taşı gözleri kapalı beklemeye koyuldu. Mert ise her ne kadar ikna olmasa da yapmak zorunda olduğu şeyi biliyordu ve bunu uzatmanın sadece Mehmet’e zarar vermek olacağını fark etmişti. Mesleği gereği vücudun hangi noktalarının zarar görmesinin ölümcül olduğunu biliyordu. “Seni seviyorum arkadaşım, hoşçakal.” dedikten sonra vücudun o bölümlerini hedef alarak vuruşları hızla gerçekleştirdi. Bunu yapmak zorunda olsa da taşla vuran ellerinden tiksindi. Üzerine sıçrayan kandan, onlara bu görevi getirenlerden tiksindi. Karşısında onları izleyen insanlardan, onu bu caniliğe sürükleyen ve artık hayatta olmayan Mehmet’ten ama en çok kendinden tiksindi. Gözlerini kapattı. Mehmet’in son haline bakamadan odadan çıktı.
Bitkindi. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Ellerindeki kanlara baktı. Yıkamaya bile hâli yoktu. Yeraltında artık nefes bile almak istemiyordu. O an düşünmeden verdiği bir kararla yeryüzüne çıkan gizli yola yöneldi. Bu yolu birkaç yıl önce keşfetmişti ama kullanmaya cesaret edememişti. İçindeki hissizleşme onun korkaklığını da yok etmişti. Yol çok uzun değildi. Uzun olmayan bu yolda hiçbir şey düşünmedi. Yürüdükçe tüm hisleri daha da köreliyordu.
İşte gelmişti. Şu kapağı kaldırdıktan sonra artık yeraltında olmayacaktı. Tüm gücüyle yuvarlak kapağı yukarıya doğru ittirdi. İlk gökyüzünü gördü. Gökyüzünde bazı parlak şeyler olsa da yeraltından daha karanlıktı. Gece dedikleri bu olmalıydı. Yukarıya çıktı. Bir ses duymayı umuyordu ama hiçbir şey duyamadı. En kötü ihtimal olarak canavarların onu daha yukarıya çıkmadan yiyebileceğini düşünmüştü ama onlardan da bir iz yoktu. Belki de gerçekten canavarlar onlara anlatılan hikayeler kadardı. Eğer böyleyse şu ana kadar yaşadıklarının bir anlamı olurdu. Bu ihtimale sıkıca tutundu ve yürümeye başladı. Etrafta yıkık dökük yapılar vardı. Neredeyse ayakta duran hiçbir bina yoktu. Bitkiler her yanı sarmış vaziyetteydi. Beş dakika kadar yürümüştü ki gökyüzünde bir hareketlenme gördü. Ne olduğunu anlamaya çalışırken arkasındaki yolda da benzer bir hareketlenme fark etti. Hayatında ilk defa gördüğü ama hikayelerden tanıdık gelen değişik yaratıklar, gözünün seçebileceği bir mesafeye gelince anladı. Canavarlar gerçekti.