Yusuf; günebakan çiçeklerini ve onu, biricik yoldaşını çok seviyordu. Babası at, eşek tüccarıydı. Çorum’dan yedeğinde alnında sakarı olan bir tayla döndü bir gün. Kiremit rengi tüyleri, gün ışığı vurdukça daha da kızarıyordu hayvanın. Annesi, babasının yanında bu tayı görünce sinirlenmişti: “Ne demeye getirdin bunu? Saman baharı ancak çıkarır. Bir boğaz daha. Sal yılkılığa ya da sat hemen.” diye çıkışınca babasının bacağına sarılmış: “Satma baba satma. Yılkılıkta zaten ölür. Satma, ona ben bakarım. Yiyeceğini de bulurum. Size yüklüğü olmaz.” diye babasına güvence vermişti. Adam biraz düşündü, Yusuf’un kara gözlerindeki heyecanı söndürmek istemediğinden olsa gerek kabul etti. Annesinin canı sıkılmıştı ama o da mecbur sesini kesti. Tay; ahırın ufak bir köşesini, Yusuf’un kalbininse tamamını kapmıştı. Bir gün tayın kulağına adını da üfledi Yusuf: Kabaoğuz.
Yusuf büyüdü, tay büyüdü. Yusuf gıdım gıdım uzadı, tay günden güne hızla serpildi. Yusuf her gün daha çok bağlandı taya, tay her gün aynı oranda belki daha fazla bağlandı Yusuf’a. Hani insan ve hayvan ayrımını bilmese dıştan görenler, hareketlerine bakarak bunları kardeş sanabilirlerdi. Birbirlerini taa yürekten gelerek sevenler, zamanla birbirlerine dönüşürlerdi. Sevmek, dönüşmekti. Yusuf; eşekçi babasıyla köylere, kasabalara bazen yürüyerek baş edilecek illere gidiyor; oralarda adamın ilmini öğreniyordu. “Oku okumasına ama bizim buralardan okumuş adam çıkmıyor, görüyorsun.” demişti bir seferinde babası. Yusuf, buna iman etmişti o zaman. Evvel Allah’a, peygamberine, sonra da güvendiklerimizin cümlelerine iman ederdik. Ömür, bu iki iman arasında çalkalanırdı. Babasıyla bu yolculuklarda mutlaka yanında olurdu Kabaoğuz. Gittikleri her yerde göz koyanı olurdu ama Yusuf yanaştırmazdı kimseyi. Nice zenginler, Yusuf’un babasının aklına girmeye çalışmışlardı ama nafile. Oğlunun ilmek ilmek emeğiydi Kabaoğuz. Sadece kızılca bir at değil. Nerede otun iyisi, faydalısı var yolup yolup getirmişti Yusuf atına. İlk gün ana babasına dediği taya ben bakarım, sözünü bihakkın tutmuştu.
Emrihak vaki oldu, babası bu dünyadan daha altmışına varamadan göçtü. Yusuf, evin tek oğluydu. Evin bakımı görümü erkenden bindi omuzlarına. Annesinin ağlamaktan eli değmiyordu eve bakmaya, geçim görüm derdine. Ağlamak ağlamayı çeker, deseler de dinlemiyor; oğlunu bile gözü görmüyordu. Yani ki Yusuf, anasına da oldu bir baba. Baba mesleğini üstlendi. Eşekçiliği rahmetli babasından iyice kapmıştı. Dört bir yanı dolaşa dolaşa ekmeğinin peşine düştü. Tabii ki yanında Kabaoğuz.
“Çorum’dan dönüşte Kırkdilim’den geçmek Ezrail’i ardına takmaktır,” derdi babası. “O yüzden yolu kısaltağım diye ömrümüzü kısaltmayalım.” der yolun uzun ama tehlikesizini tercih ederdi. Nedendir bilinmez, Yusuf’un canı böyle zamanlarda da Kırkdilim’den geçmek isterdi. Atının üstünde koca koca uçurumların kenarından geçse. Şöyle aşağılara gözünün ucuyla baksa. Kabaoğuz, gram ürkmese. Kendisini ispata yeltenmek istediğinden mi yoksa adının önüne ad ulamak istediğinden mi… “Koca Yusuf, Gözü Pek Yusuf, Deli Yusuf.” Bir gün Kırkdilim’den geçmeyi kafaya koydu. Babasının yanında olmayışına ilk kez o zaman sevindi. Sevinmesinden utandı sonra. Yine de atını Kırkdilim yönüne sürdü.
Koca uçurumları görünce korktu ilkin. Yol da epey bozuktu. Taş, topraktan daha çoktu. Dönse miydi yol yakınken, yoksa yıllardır istediği maceraya teslim mi olsaydı bilemedi. Babasının dedikleri kulağına uğrayıp duruyordu. Derken o sesleri aldı, heybesinin en dibine sakladı. İlerlemeye devam etti. Kabaoğuz, rahatsız olmuşa benzemiyordu. “Hey alnı sakarım,” diye sevdi hayvanı. “Hadi, takmayalım Ezrail’i peşimize, göreyim seni.” Hayvan anlamış gibi boynunu arkaya doğru hareket ettirdi. Yelesi hafif havalandı.
Gerçekten de yarılamışlardı yolu. Aşağısı kayalık, kayalık, derin bir yar…Başlarını çevirseler yine kayalık. Görece daha geniş bir yerde durdurdu atını. Heybesinden suyu, ekmeği aldı. Atı da bir köke bağladı. İçi rahattı. Babasının hayaliyle konuştu: “Gördün mü Eşekçi Rıza,” dedi. “Boynuz kulağı geçti. Nasıl da geçiyoruz bu canavar yeri? Yanımızda olsaydın ikimizin de alnından öperdin.” Babasının sesi tam itiraz edecekti ki onu da tuttu heybenin diğer gözüne sakladı. O seslerle böyle eğlenedursun, Kabaoğuz huysuzlanmaya başladı. İleri geri gidiyor, derin derin soluyordu. Sonunda bağlı olduğu kökü söktü, koşmaya başladı. Yusuf hızla kalktı, yediğini oracıkta bıraktı, hayvanın ardı sıra seğirtti. “Dur oğlum duuur! Kabaoğuz duuur!” diye ünlese de ne fayda. At, bir an duraksamadı. Deli gibi sağa sola saparak koşmaya devam ediyordu. Yusuf, geriye dönüp baktı. Ne oldu da hayvan böyle delirmişti? Konakladıkları yerden bir yılanın uzayıp gittiğini görünce meseleyi anladı.
Bir aralık, hayvan virajdan sonra kayboldu. Yusuf’un da o an kalbi durur gibi oldu. Babası yeniden ölür gibi oldu. Nefesi tıkanana kadar koştu. Virajı nihayet o da geçti. Geçti geçmesine ama çukuru görünce durdu. Kabaoğuz, çukurun öte yanında yatıyordu. Burayı geçerken ayağını kırmış olmalıydı. Yavaşça girdi çukura. Dikkatlice çıktı, vardı sonra hayvanın yanına. Kaba kaba soluyordu. Arka sol ayağından kan sızıyordu. Dokunacak gibi oldu, hayvan huysuzlandı. Kalkmaya yeltendi. O zaman daha sarpa sarardı işler. Yine de bir yolunu buldu, eliyle kolaçan etti. Birkaç yerinden parçalanmıştı kemik. O zaman gözünden bir damla yaş belirdi, yere yuvarlandı.
Burada ne ot ne su bulması mümkündü. Yine de taşların arasından cılız cılız sökün etmiş kuru otlardan üç beş demet getirdi koydu hayvanın önüne. Heybe, atın sırtından düşmemişti bereket versin. Kırbasını çıkardı, az kalan suyundan avucuna döktü, yudum yudum içirdi Kabaoğuz’a. Hayvan, gönülsüzdü. Arada dönüp bacağına bakıyordu. Yusuf, atın bacağını iki odun arasına alıp sarmayı düşündü. Böyle böyle ilçeye varırsa belki kurtarırdı hayvanı. Vakit ikindiyi de bulduğundan aklına fikir düşer düşmez odun bulmaya koştu. Bu kıraç bölgede yar kenarında yer yer çam ağaçları vardı. Öyle böyle iki odun parçası buldu.
Hayvanın yanına vardığında onun tüm vücuduyla yere uzandığını gördü. Başta öldü sandı, inip kalkan karnını fark edince rahatladı. Kuşağını çıkardı. Üstünden gömleğini çıkardı. Yumuşak olsun diye bileğin etrafında dolandırdı. Hayvan itiraz etmeden duruyordu. Onun bu kabullenişi canını sıktı. Yine de devam etti. Tahtaları biri alta biri üste gelecek şekilde tuttu, etrafına kuşağını doladı. Kabaoğuz’u ayağa kaldırmaya çalıştı. Hayvan oralı olmadı. Başını bir iki kaldırdıysa da geri yere koydu.
Yusuf, kabullenmedi ilkin. Kalktı, hiç vurmuşluğu yoktu ona. Ama yerinden kaldırması gerekiyordu. Eline değneğini aldı, başka hayvanlara salladığı Kabaoğuz’a dokundurmadığı değneğini. Gözünü kapattı vurdu. Hayvan oralı olmadı. Bir daha vurdu, bir daha. Hayvan gözü açık öylece bakarken yine oralı olmadı. “Böyle pes etmiş gibi yatacak ne var?” diye hiddetlendi. Babasının, “Atlar, artık iyileşmeyeceklerini anladıklarında vazgeçerler oğul.” diyen sesi geldi kulağına tırmandı. Vazgeçerler, vazgeçerler, vazgeçerler… Kabaoğuz da anlaşılan vazgeçmişti.
Onu burada bırakamazdı. Canlı canlı. Gece kurtlar yanına iner, canını daha da yakarlardı. Onu sırtlanıp götüremezdi. Bu izbenin izbesi yerde bir yolcu geçene kadar o da duramazdı. Gitti, Kabaoğuz’un kafasını aldı dizine yatırdı. Yelesini okşadı. Alnındaki sakarı sevdi bir süre. Taykenki zamanlarını düşledi. İçinden bir sel taşmak üzereydi. Sıktı kendini, sıktı sıktı sıktı… En sonunda taştı. Babasına da böyle ağlamıştı. Güneş, kızıl ışıklar saçmaya başlamıştı bile. Kızıl ışıklar, Kabaoğuz’un kızıl tüylerinin üzerine düşünce hangisi ışık hangisi atın rengi anlaşılmıyordu.
“Yaralı atlara onları öldürerek merhamet edebiliriz oğul. Ne tuhaf değil mi?” demişti bir keresinde babası. “Öldürmek, merhametle nasıl bir arada olur?” diye sormuştu Yusuf da. “Yaşamak yük olacaksa, birinin sırtına yük olunacaksa o yaşamak değildir.” demişti Eşekçi Rıza, sırtındaki ceketinin içinde kayboluyordu bunu derken. Kafasının içinde babasıyla konuşa konuşa kalktı. Etraftan sivri sivri taşlar yığdı hayvanın yanına. Koca taşlar. Merhamet, diyordu babası ona merhamet et. İlk sivri taşı kaldırdığında hayvan başını kaldırdı. Sonra Yusuf’un niyetini anlamış olacak ki geri yere koydu. Yusuf, taşı kaldırdı yara fırlattı ağlayarak. MERHAMET, MERHAMET sesi yardan yankılandı. Diğer taşı aldı. Başını öte yana çevirdi. Hayvanın başına isabet aldı ve fırlattı. Art arda fırlattı taşları hayvanın başına. Hayvan bir iki çırpındı, alnındaki sakar kızıla boyanmıştı. Sonra uzunca bir soluk verdi. Başı yana düştü. Yusuf da o vakit yere düştü. Yeri elleri kanayana kadar yumrukladı.
Koca bir taşı aldı, bacağına bağladı. Yarın kenarına geldi. Kabaoğuz’u orada yatıyordu, kendisi de uçurumun dibinde yatsındı. Ama anası geldi karşısına, “Allah’ın verdiği cana kıymak günah, büyük günah,” diyordu. “Namazını bile kılmazlar. Namazını bile kılmazlar. Namazını bile kılmazlar.” Namazını kılsınlardı, er kişi niyetine. Sevmekle vazgeçmek kardeşti, bunu da bilsindi Yusuf. Ömrünü atı olmadan sürüklesindi. Bir gün at gibi taşlanarak değil belki ama, yaşamak uçurumunun kenarında, ölsündü Yusuf. İnsanın kendisine merhameti de Allah’a teslim olmaktı. Bilsindi Yusuf.