Yalnız başıma mı öleceğim? Kuytu bir odada, bahçesinde solmuş bir çiçek olan bir bodrum katında. Kimsem var mı benim? Türkçe ne garip dil. Ne istiyorum ki hayattan? Sorular, asla cevap vermeden art arda sıraladığım sorular. Biri çıkıp desin ki… Kimse dokunmasın bana. Kimse. Kimse mi? Peki neden kimsem yok diye ağlıyorsun o zaman? Yorganı at üzerinden, çık yataktan, terliklerini ayağına geçir. Dışarısı yağmurlu. Umrumda değil. Üstü delikli hemşire terliklerinden giyiyorum. Evet, yağmurlu havada. Ne önemi var? Ne önemim var? Hasta olurmuşum. Ruhumun, o çocuksu ruhumun bir başına ıslanarak ağladığı o yağmurlu akşam. Kimse bir şey dememişti. Islanırsın yavrum, ince giyme dememişti. Ne diyorum ben? Ne diyorum? Kimsem yok ki kimse bir şey desin. Kendi kendime kimsecilik oynuyorum işte. Sonra kimsemyokkicilik oynuyorum. Sırasıyla kimsesiz ve kimse oluyorum. Ne çok kimse dedim, ne çok kimseyim, Pessoa gibi. “Gece erken uyuma isteğiyle intihar etme isteği aslında aynı istektir” diyordu Teive Baronu, ya da bunun gibi bir şeyler.
Fırından bir simit aldı, eve dönüp peynir ve reçelle yedi. Hayattan az bile olsa keyif aldığı anlardandı. Yemek yediği anlar. Saat 7.32. Hızlıca hazırlanıp yürüme mesafesindeki iş yerine gitmek için evden çıktı. Esslingen’in sakin sokaklarında yürüdü, 15 dakikaya iş yerindeydi. Oturdu masasına, sıkıcı belge işlerine gömüldü. Çok da keyif almadığım bu hayata devam etmek için hiç de keyif almadığım bu işi yapmam ne kadar mantıklı? Mantığı bir kenara koyuyoruz öncelikle. Mantıklı değil. Ama reçel ve simit almam lazım. Evet, reçel sev simit almak için devam ediyorum bu sıkıcı hayata. Hayatının son yıllarında kendini Oblomov gibi hissediyordu. Tübingen’deki ikinci el film ve kitap dükkanındaki her daim şık giyimli entelektüel beyefendiyle Oblomov üzerine konuştuğu günü hatırladı. “Meinen Sie wie Oblomov?” demişti. “Ja, genau! Genau wie Oblomov. Haben Sie es schon gelesen?”
O gün o sohbetin üzerine Entdeckung der Langsamkeit kitabını satın almıştı o beyefendiden. Sanki o günlerden bu yana hayatında bir yavaşlık hakimdi. Düşüncelerinde, eylemlerinde. O gün ise normalin aksine iş yerinde bir hız vardı sanki. Bir şeyler yeni gibiydi. Atmosferi, ortamın tüm enerji dengesini değiştiren bir şeyler var diye düşündü. Yan masasında yarı uyuklayarak belge tasnif eden adama neler olduğunu sordu. “Yeni bir kız var,” dedi adam, “şimdi patronun odasında ama birazdan gelir.” Biliyordu. Anlamıştı. Gelsin bakalım, tanışalım şu kızla.
Birazdan patronun odasından siyah saçlı, zayıf ve keskin bakışları olan sivri burunlu bir kadın çıktı. Bu kız olmalı, yeni gelen kişi bu olmalı, dedi içinden. Birazdan diğer tarafındaki masaya o kızın oturunca kimsesiz kendine kimse bulmuşçasına kızla konuşmaya başladı.
Adın ne? Leonie Teufel, sen kısaca Leo de. Kaç yaşındasın? 28. Nerede yaşıyorsun? Az ilerideki Türk marketinin hemen yanında. Aaaa, ben de, ne tesadüf. Evet, tesadüfe bak! Akşam bana gelsene, yemek yapar bir iki kadeh bir şeyler içeriz. Olur, akşam sendeyim. Anlaştık!
Böylece Leo’yu evine davet etti. Güneş batmak bilmiyordu. Hadi, saat 8 olsun artık. Bir şekilde saati 8 etti, 20.02’de kapı zili çaldı. “Kusura bakma Buse, geciktim.” Sorun değil, hiç sorun değil canım kimsem. Sen yeter ki gel. İçinden.
Birlikte hemen mutfağa geçtiler. Pesto soslu makarna? Das wäre perfekt! Pişirmeleri çok sürmedi ama yerken ettikleri sohbet gece yarısını buldu. Bu sırada birkaç kadeh devirmişlerdi. Leo gece yarısını biraz geçerken, hafif sarhoş, evine gitmeye hazırlanıyordu. Buse’nin yanına yaklaştı, kulağına bir şeyler fısıldadı. “Ben hep senin yanındayım, her zaman içinde, kalbinin, zihninin derinliklerindeyim.” Yarı sarhoş yarı ayıktı Buse de, gülümseyerek karşılık verdi. “Danke sehr.”
Sabah uyandığında aklından dün geceye dair çoğu an silinmişti Busenin. Sadece yataktan çok mutlu kalktığını, içinin anlamsız bir sevinçle dolduğunu duyumsadı. Sanırım artık kimsem var. Ama garip bir şekilde, yeni bir “kimse” gibi hissettirmiyor bu kız. Sanki hep vardı, oralarda, içimde bir yerlerde. İçimde bir yerlerde.
Kalktı, terlikler, simit, reçel, peynir, hazırlan, iş. İçeri girerken kalbi güm güm atıyordu. Neden bu yeni kız beni bu kadar heyecanlandırıyor? Telaşla karışık bir heyecan. Endişemi gidermeye muktedir olmayan bir neşe. Neşeli bir burukluk. Masasına oturdu. Yan masada Leo vardı. Bakıştılar, gülümseştiler, selamlaştılar. Duygusunu anlayamıyordu. Tamam, analiz etmek zorunda değilim. Tamam. İçimdeki neşeli burukluk bir rahatsızlık hissini beraberinde getiriyor. Bir huzursuzluk. Akşam bu sefer Leo’da buluşmak üzere sözleştiler. Bu sefer akşam olmasın istiyordu.
Akşam oldu.
Leo’nun evinde takılıyorlardı. İçindeki kötü hissi ve mide bulantısını bastıramıyordu. Yaşam bir anda normalin beş katı ağırlaşmıştı sanki. Omzunda hissettiği yükü taşımakta zorlanıyordu. O kötü hissettikçe Leonie ona bir kadeh daha, bir kadeh daha diyerek şarap dolduruyordu. Bu şarap makarna akşamları midesini- hayır, ruhunu bulandırmaya başlamıştı. O kadar alkolden sonra dili çözüldü sanki Buse’nin. Aklı hâlâ büyük oranda yerindeydi ama konuşmayı durduramadı bir türlü. “Ben artık yaşamak istemiyorum Leo, das kann ich nicht mehr schaffen.” Leo karşı çıkmadı, bir kadeh daha doldurdu. “Hayır,” dedi Buse, “İçmek istemiyorum artık.” “İç Buse, iç, rahatlarsın.” Hiç de bile. Rahatlamıyorum. Sanki her kadehte içimdeki bulantı katlanarak artıyor. Ben artık yaşamak istemiyorum. Bu hayatı yaşamak istemiyorum. Sessizlik. Uzun bir sessizlik. “Niçin yaşıyorsun o zaman?” “Bilmiyorum.” Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum. “Sana yardım edebilirim.” “Nasıl?” “Bekle.” İçeri gitti. Elinde bir ilaç kutusu. “Al, bu senin tüm dertlerini alacak.” “Ne ki bu? Ne bu, söylesene Leo.” Sessizlik. “Yaşam sana ağır gelmiyor muydu? İşte çözümün.” Ne demekti bu? Kendi canına kıyması için… “Kimsin sen? Neden bunu yapıyorsun? Geldiğin günden beri içimdeki huzursuzluğu açıkla bana.” “Ben senin içinden bir parçayım.” “O zaman görmek, yüzleşmek istemediğim bir parçamsın!” İstemiyorum böyle bir parça ben, istemiyorum. Yapay çiçek vazosunun dibinden bir taş aldı. Attı Leo’ya. Hayat enerjisini aldı, onu da attı. Zayıf bir taştı. Annesini, babasını aldı. Onları da attı. 23 yaşını aldı, 23 yaşındaki aşkını. Hızla fırlattı Leo’ya. Leo gitgide küçülüyordu karşısında. Buse ha babam atıyordu. Attıkça hayatındaki değerli kişileri, anları hatırlıyordu. İşte bunun için yaşıyorum dedi, hayatımda sahip olduğum güzellikler için
Sabah oldu, Buse yataktan kalktı. Yağmur yağıyordu. Botlarını geçirdi ayağına. Annesini aradı, haftalardır duymamıştı sesini. Kendine bir simit bir brezel aldı. Dolaptaki domateslerle menemen yaptı, simitle de reçel yedi. Yürüyerek işe gitti. Yanı boştu. Hatta yanında bir masa bile yoktu.