Elime kocaman bir duvar tuğlası geçirdiğim gibi olduğum yerden kalkıp koşarak en yakın arkadaşımın kafasına olanca gücümle vurdum. Taşı vurur vurmaz, kafası bir karpuz gibi ikiye yarıldı. Karpuzun yarılabilir bir meyve olması kadar, taşı onun kafasına geçirdiğimde çıkan ses, ortalığı kaplayan kızıl kanlar bana “bir karpuzu da taşla yarsaydım, ancak bu kadar tatmin olabilirdim” dedirtti.
Ritüellerin insanların hayatındaki önemini düşündüm, arkadaşım ayaklarımın dibine çoktan yığılmışken. Nar kırmak mesela. Büyük bir nar alıp da yere çaldığımızda etrafa dağılan ve ziyan olan nar tanecikleriyle hayatımıza bereket çekmenin alakası olmamalı normalde. Böyle düşünmemizin kötü bir şeyi bir kere yaptıktan sonra, bir daha yapmaya ihtiyaç duymamakla ya da kötü eylemlere daha az ihtimal bulmakla yakından alakası olabilir diye düşündüm.
Oysa arkadaşım bana yaptığı şeylerin kötülük dozunu, hiç azaltmadan arttırmamış mıydı? Kötülük yaptıkça kötülüğü mayalanmamış mıydı? Yaptıklarını yapmaya devam edip alıştıkça, kötülüklerinin kötülük olduğunu dahi düşünmeden işkencesine devam etmemiş miydi? O esnada tuğlayı hala elimde tuttuğumu fark edip arkadaşımın kana bulanmış kafasının kalan parçalarına üç kere daha aşkla…
Taşı arkadaşımın artık hiçbir şey hissetmeyen bedenine olanca hıncımla defalarca vururken çıkardığım seslerin verdiği tuhaf haz, yerini, o hazdan duyduğum utanca bıraktı aniden. Ortamda yükselen buruk kan kokusunu ve ellerimi kaplayan koyu kızıl ve hafif donuk yağ dokusunu fark edince, içimde ani bir boşluk hissettim. Duygu geçişlerimin bu kadar ansız ve birbirine zıt olması canımı sıktı. Üstelik arkadaşım, onun bedenine yönelik devam eden hıncıma karşı hayli kayıtsızdı.
Bazı insanlar işte böyledir. Bir kötülük gördüler mi aninden o kötülüğü yapan kişiyle bağlarını kesebilirler. “Bana bunu yapma” demezler, “bir kere yaptı ama bundan sonra yapmaz belki” diye ümitlenmezler ya da faili anlamaya çalışmazlar. “Bu kötülüğü bana neden yaptı?” demezler. Geçer giderler. O kötülüğe ve kötülüğü yapan özneye karşı kayıtsız bir yok sayma. Ne büyük bir dirayet! Kötülükle ne mükemmel bir başa çıkış! Arkadaşımın – anında ölerek- beni yok sayışı, beni daha da öfkelendirdi ve taşı bir kere daha bedeninin parçalanmamış herhangi bir yerine yeniden vurdum ama… Gücüm tükenmişti. Kan, irin, ne olduğu tanımlanamayan parçaların üzerine benden çıktığına hayret ettiğim bir feryatla yığıldım ve sarsılarak ağlamaya başladım. Kana bulanmış ve defalarca arkadaşımın bedenine indirdiğim ama elimden bırakamadığım tuğlaya sarılmış, göz yaşlarına boğulmuş, müthiş bir başarısızlığın içinde kıvranıyordum.
İsterdim ki devamındaki olayları da hatırlamayayım. Aklımı kaybedeyim. Kendimi emniyette ya da bir akıl hastanesinde ya da işte hapishanede falan bulayım. Öyle olmadı. Arkadaşımın bedeni ve onun başında beni bulduklarında insanların verdikleri tepkiler, bana bir cani değilmişim de mağdurmuşum gibi yaklaşıp, beni korumaya çalışmaları. Önce hastaneye, sonra emniyete alınışım, sonra akıl hastanesine sevk edilişim, sonra oradan çıkamayışım falan hepsini gördüm, yaşadım.
Bu günlerde akıl hastanesindeyim. Haftada bir doktorumla randevum var. Sürekli konuşuyoruz. Konuların kapsamı geniş. Buradan çıkmak gibi bir arzum ya da gündemim olmadığı için konuşmaları yönlendirmeye çalışmıyorum. O ne söyler ne sorarsa ben de oradan devam ediyorum. Ancak fark ettiğim şey, kimsenin beni suçlamadığı. Sanki arkadaşımın kanı kafası, saçı gözü birbirine karışırcasına katletmekte haklıymışım gibi davranıyorlar. Ses etmiyorum.
Ses etmemek burada öğrendiğim bir şey oldu daha çok. Arkadaşım da bunu iyi bilirdi. Ben de öğreniyorum. Burada kimsenin bir anı diğerini tutmuyor. Yüksekçe bir yere çıkıp söylev vermeye başlayan biri birkaç saat içinde kendini solucan zannetmeye niyetlenmiş olabiliyor. Dün seni akıl hocası olarak kabul ederek saygı gösteren bir diğeri ertesi gün sana ana avrat küfredebiliyor. Bu geçişlilik kimsenin ne övgüsünün ne yergisinin benimle alakalı olmadığını düşündürmeye başladı beni.
İyileşmek dedikleri bu mu bilmiyorum; bilmek istiyor muyum, onu da.